Antik kaya mezarlarının parsel dışında gösterildiği iddiasıyla tapu tescilinin yargılamasının iadesi ve kültür varlıklarının korunması kanunu kapsamında değerlendirilmesi.
Özet: Davacı vekili, 1994 yılında şahıs adına tescil edilen bir taşınmazın kadastro tespitinde, içinde bulunan iki adet antik kaya mezarının kasıtlı olarak rapor dışı bırakıldığını ileri sürerek, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 11. maddesi gereği zilyetlikle kazanılamayacağını belirtip, yargılamanın iadesi yoluyla kesinleşen tescil kararının iptali ve Hazine adına tescilini talep etmiştir; mahkeme, yetki ve görev uyuşmazlıkları sonrası Yargıtayın bozma kararı üzerine işin esasına girerek, sit haritası getirtilmesi, arkeolog bilirkişisiyle keşif yapılması ve taşınmazın sit alanında olup olmadığı, kültür varlığı içerip içermediği hususlarında rapor alınması talimatı üzerine yargılamayı sürdürmüştür.
8. Hukuk Dairesi         2025/1906 E.  ,  2026/791 K.
"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Kadastro Mahkemesi

SAYISI
: 2012/88 E., 2025/4 K.
İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak verilen karar, davalı vekili tarafından mürafaa istemli olarak ve davacı vekili tarafından ise katılma yoluyla temyiz edilmekle; dava değeri itibariyle duruşma isteminin reddine, kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1. .. ili .. ilçesi .. köyü çalışma alanında yapılan kadastro sonucu, 272 parsel sayılı taşınmaz, .. Kadastro Mahkemesinin 19.07.1994 tarihli ve 1994/37 Esas, 1994/155 Karar sayılı ilamıyla ... .. oğlu ... adına tapuya tescil edilmiştir.
2. Davacı .. vekili, .. Asliye Hukuk Mahkemesine sunduğu dava dilekçesinde; temyiz aşamasından geçerek kesinleşen .. Kadastro Mahkemesinin 19/07/1994 tarihli ve 1994/37 Esas, 1994/155 Karar sayılı kararı ile .. ilçesi .. köyü .. mahallesinde bulunan 2.9 05... miktarındaki 272 parsel nolu taşınmazın davalı ... .. oğlu ... adına tapuya tesciline karar verildiğini, ancak söz konusu karara dayanak yapılan fen bilirkişisi raporunda taşınmaz içerisinde bulunan 2 adet antik kaya mezarının kasten taşınmazın dışında gösterildiğini, raporu tanzim eden fen bilirkişisi .. hakkında kasten gerçeğe aykırı rapor tanzim etmiş olması nedeniyle Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını, ancak yapmış oldukları şikayet hakkında zaman aşımı süresinin geçmiş olduğundan bahisle takipsizlik kararı verildiğini, 2863 sayılı Kanunun 11. maddesi gereğince taşınmaz içerisinde lahit mezarlar bulunması nedeniyle zilyetlikle kazanılmasının mümkün olmadığını, karara dayanak yapılan bilirkişi raporlarına kasten gerçeğe aykırı olarak tanzim edildiğini ileri sürerek, yargılamanın iadesi yolu ile Kaş Kadastro Mahkemesinin 19/07/1994 tarihli ve 1994/37 Esas, 1994/155 Karar sayılı ilamın iptali ile 272 parsel sayılı taşınmazın ... adına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
3. Kale Asliye Hukuk Mahkemesinin 15/07/1999 tarihli ve 1998/152 Esas, 1999/68 Karar sayılı ilamıyla, "davaya bakmakla görevli mahkemenin Kale Kadastro Mahkemesi olduğu" gerekçesiyle dosya Kale Kadastro mahkemesine gönderildikten sonra, bu mahkemenin 17/01/2000 tarihli ve 2000/1 Esas, 2000/1 Karar sayılı kararıyla yetkisizlik kararı verilerek dosya Kaş Kadastro Mahkemesine gönderilmiş olup, Kaş Kadastro Mahkemesince karşı yetkisizlik kararı verilmesi üzerine Yargıtay 20. H.Dairesinin 14/12/2000 tarihli ve 2000/9782 Esas, 2000/10566 Karar sayılı ilamıyla, yetkili mahkemenin Kaş Kadastro Mahkemesi olduğu belirlenerek dosya bu mahkemeye gönderilmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece (Kaş Kadastro) Mahkemesinin, 22.08.2011 tarihli ve 2008/512 Esas, 2011/198 Karar sayılı kararı ile yetkisizlik kararı verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
İlk Derece (Kaş Kadastro) Mahkemesinin yukarıda belirtilen 22.08.2011 tarihli ve 2008/512 Esas, 2011/198 Karar sayılı kararına karşı davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulması üzerine Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 15.02.2012 tarihli ve 2012/690 Esas, 2012/1275 Karar sayılı ilamıyla, "yargılamanın hükmü veren mahkeme tarafından yapılması gerektiği" gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararı bozulmuştur.
İlk Derece Mahkemesince, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda; ".. İli .. İlçesi .. Köyü'nde bulunan 272 parsel sayılı taşınmazın .. Kadastro Mahkemesi'nin 19.07.1994 tarikli 1994/ 37... /155 karar sayılı ilamı ile ... .. oğlu ... adına tapuya tesciline karar verildiği, davacı .. ..'sinin sunduğu dilekçeyle mahkemenin 1994/37 Esas, 1994/155 Karar sayılı kesinleşen dosyasında davaya konu olan 272 parsel sayılı taşınmaz içerisinde 2863 sayılı Yasa'ya göre korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı niteliğinde 2 adet antik kaya mezarı bulunduğunun Kale Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 1998/12 Değişik İş sayılı dosyası ile tespit edilmesine karşın, kesinleşen dosyada teknik bilirkişi olan .. 'ın kasıtlı olarak keşif rapor ve krokisinde antik kaya mezarlarını 272 parsel sınırları dışında gösterdiğini öne sürerek, HMUK'nun 445. maddesi gereğince yargılamanın yenilenmesi yoluyla kesinleşen hükmün kaldırılarak taşınmazın ... adına tescilini talep ettiği, mahkemece yapılan yargılama sonunda verilen davanın reddine dair önceki kararın Yargıtay16. Hukuk Dairesi'nce, ' işin esasına girilerek sit haritasının getirtilmesi, mahallinde arkeolog bilirkişi ile keşif yapılması, taşınmazın sit alanında kalıp kalmadığı ve içinde korunması gerekli kültür varlığının bulunup bulunmadığı hususunda rapor alınması, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 11. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinin 30.05.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5663 sayılı Kanunla değişik hükmüne göre koruma kurullarınca birinci grup olarak tescil ve ilan edilen kültür varlıklarının bulunduğu taşınmazlar ile birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazların zilyetlik yoluyla iktisap edilmeyeceği ve bu değişikliğin kanunun geçiçi 7. maddesine göre kadastrosu devam eden taşınmazlar ile devam eden davalarda da uygulanacağı hususları ile bu davanın da yargılamanın iadesi davası olmakla birlikte devam eden dava niteliğinde bulunduğu olgusunun göz önünde bulundurulması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre hüküm kurulması ' gereğine değinilerek bozulduğu, bozma ilamı doğrultusunda işin esasına girilerek usulüne uygun keşif icra edildiği ve keşif sonrası sunulan 29/06/2021 havale tarihli teknik bilirkişi raporunda, 1 51... nolu parselin (eski 272 parsel) tamamının 1. Derece Arkeolojik Sit ve Doğal Sit alanında kaldığının belirlenmiş olduğunun beyan edildiği, davacı ve davalı beyanları, yapılan keşif, keşifte dinlenen mahalli bilirkişiler, yapılan keşif sonucunda teknik bilirkişilerden alınan hüküm kurmaya ve denetime elverişli rapor içeriğine ve özellikle Arkeolog bilirkişisi heyetinin 27/05/2021 havale tarihli raporuna göre, 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu gereğince dava konusu taşınmazların .. Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 07.11.1989 tarih ve 532 sayılı kararı ile 1. Derece Arkeolojik ve Doğal Sit Alanı olarak olarak belirlendiğinin, dava konusu 1 51... parsel yer aldığı .. Mevki, .. Antik Kenti ile birlikte .. Özel Çevre Koruma Alanı 1. Derece Doğal ve Arkeotojik Sit Alanı ile Kentsel ve Arkeolojik Sit Alanı sınırları içerisinde kalmakta olduğunun anlaşıldığı, bilindiği üzere 'Sit alanlarının' tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan ... ve ... kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlar olduğu, 2863 sayılı yasanın 5/1. Maddesi uyarınca ' Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzelkişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir. ' hükmü uyarınca, dava konusu taşınmazların zilyetliğinin ve özel mülkiyete konu edilmesinin sit açısından sakınca yaratacağı ve doğal görünümünü bozacağı dikkate alınarak söz konusu yerlerin devlet malı olması gerektiği, her nekadar önceki celselerde plansız alanlar yönetmeliği kapsamında ifraz ve tevhid işlemlerinin yapılıp yapılamayacağı amacıyla işlem tesis edilmiş ise de yönetmeliğin tapu kaydı oluşmuş taşınmazlar açısından söz konusu olabileceği, mevcut yargılamanın yenilenmesi talebi ile birlikte kesinleşmiş bir tapu kaydından söz edilemeyeceği, dolayısı ile yönetmeliğin işleyişinin mevcut davaya konu olamayacağının anlaşıldığı" gerekçesiyle, davacı Hazinenin yargılamanın yenilenmesi talebinin kabulü ile Kaş Kadastro Mahkemesinin 19.07.1994 tarihli ve 1994/37 Esas, 1994/155 Karar sayılı ilamının kaldırılarak, dava konusu 1 51... (eski 272) parsel sayılı taşınmazın beyanlar hanesine "1-1. Derece Arkeolojik sit alanında kaldığından korunması gereken kültür varlığıdır. 2-1.Derece doğal sit alanında kaldığından korunması gereken kültür varlığıdır." şerhlerinin yazılması suretiyle, taşınmazın 2.905,00 metrekare miktar ve tarla vasfıyla ... adına tapuya tesciline karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
1. Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; hükmün bozulmasını talep etmiştir.
2. Davacı ... vekili katılma yoluyla sunduğu temyiz dilekçesinde; vekalet ücreti verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Dava, yargılamanın iadesi istemine ilişkin olup, taraflar arasındaki uyuşmazlık, eldeki davada yargılamanın iadesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.
Eldeki davada, davacı ... vekili tarafından sunulan 17.11.1998 tarihli dilekçe ile HMUK 445. maddesi kapsamında yargılanmanın yenilenmesi talebinde bulunulmuş ve raporu hükme esas alınan fen bilirkişisi ...'ın raporunda kasıtlı olarak gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu iddia edilmiştir.
Yargılamanın iadesi davasına konu kararda hükme esas alınan raporu düzenleyen fen bilirkişi ... hakkında, Kaş Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ceza soruşturması neticesinde, ceza zamanaşımı süresinin geçmiş olması nedeniyle takipsizlik kararı verilmiş olmakla, 1086 sayılı HMUK'nin 445. maddesinin 10. bendinin son fıkrasında ve 6100 sayılı HMK'nin 374. maddesinin 2. fıkrasında yazılı '... delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya mahkumiyet karar verilememiş ...' olma koşulu gerçekleşmiş olduğundan, yargılanmanın yenilenmesi sebeplerinin varlığının, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispatlanması gerekmektedir.
Dava konusu 1 51... (eski 272) parsel sayılı taşınmazın, Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 07.11.1989 tarih ve 532 sayılı kararı ile 1. Derece Arkeolojik ve Doğal Sit Alanı olarak olarak belirlendiği ve taşınmazın yer aldığı Kate Mevki, Simena Antik Kenti ile birlikte .. Özel Çevre Koruma Alanı 1. Derece Doğal ve Arkeotojik Sit Alanı ile Kentsel ve Arkeolojik Sit Alanı sınırları içerisinde kaldığı, .. mevkiindeki .. Mezarı, Ev ve Kule'nin bulunduğu alanın korunması gerekli taşınmaz kültür varlıkları olarak tescil edildiği hususları tartışmasızdır.
Yargılamanın iadesi davasının yargılaması sırasında mahallinde yapılan 12/10/2015 tarihli keşifte, ilk derece mahkemesince, dava konusu taşınmazın içinde 2 adet evin var olduğu, etrafının duvarlarla çevrili olduğu ve güneyinde bulunan kaya içindeki mezarlıkların yapılan duvarın içinde bulunduğu gözlemlenmiştir.
Dosyada mevcut, bilirkişiler .., .. .. ve .. ..'nın 29.06.1998 tarihli raporu, fen bilirkişisi .. ..'in 19.11.2015 tarihli raporu ve jeodezi ve fotogrametri bilirkişisi ... ..'ın 21.06.2021 tarihli raporuna göre, dava konusu taşınmazın güneyinde bulunan iki adet kaya mezarının bir kısımlarının dava konusu 1 51... parsel (eski 272 parsel) sayılı taşınmazın içinde kaldığı belirtilmesine rağmen, yargılamanın iadesi istemine konu kadastro tespitine itiraz davasına ilişkin dava dosyasında hükme esas alınan raporu düzenleyen fen bilirkişi ...'ın 10.04.1990 tarihli bilirkişi rapor ve krokisinde ise, taşınmazın batısında komşu taşınmaz içinde bulunan lahit mezarın gösterildiği, ancak taşınmazın güneyinde bir kısımları taşınmazın içinde bulunan iki adet kaya mezarının hiç gösterilmediği anlaşılmakta olup, bu haliyle bilirkişi ...'ın kasten gerçeğe aykırı rapor düzenlediği ve eldeki davada yargılanmanın yenilenmesi sebebinin varlığının ispatlandığı kabul edilerek yapılan değerlendirmede;
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak, mevcut deliller takdir edilerek karar verildiğine, uygulanması gereken hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığına, bozma ilamına uyulmakla taraflar lehine ve aleyhine kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin yeniden incelenmesine hukukça imkan olmadığı gibi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) geçici 3. maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 maddesi ile 439. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerin biri de var olmadığına göre, İlk Derece Mahkemesi kararında yazılı gerekçeler ile 2863 sayılı Kanun'un 5, 11... . maddeleri ve dosyaya kazandırılmış olan 23.06.2021 tarihli arkeolog - sanat tarihçi bilirkişi raporunda yer alan "... Dava konusu 1 51... parselin yer aldığı .. Mevkii, .. Antik kenti ile birlikte .. Özel Çevre Koruma Alanı 1. Derece Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı ile Kentsel ve Arkeolojik Sit Alanı sınırları içerisinde kalmaktadır..." şeklindeki ibare de dikkate alındığında, temyizen incelenen karar usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararının ONANMASINA,
Harçtan muaf olduğundan Hazineden harç alınmasına yer olmadığına,
615,40 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 116,60 TL'nin temyiz eden davalıdan alınmasına,
1086 sayılı Kanun'un 440/I maddesi gereğince Yargıtay ilamının tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yoluna başvurulabileceğine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
11.02.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Somut olayda uyuşmazlık Kadastro Mahkemesince kesinleşen ilamla davalı adına tapuya tescil edilen taşınmaz bakımından yargılamanın yenilenmesi koşullarının oluşup oluşmadığı ve yine bu bağlamda taşınmazın tümünün ... adına tapuya tescil edilmesinin hukuka uygun kabul edilip edilemeyeceği hususlarına ilişkindir.
Sayın Çoğunluk yargılamanın yenilenmesi koşullarının oluştuğunu kabul etmiş, ayrıca yeniden yapılan yargılama sonucunda taşınmazın tümünün ... adına tescili yönündeki İlk Derece Mahkemesi hükmünü isabetli bularak onanmasına karar vermiştir.
Aşağıda açıklamış olduğum nedenlerle Sayın Çoğunluğun bu görüş ve kararına katılmam mümkün değildir:
Bilindiği üzere, bir uyuşmazlık karara bağlanıp verilen hükmün kesinleşmesinden sonra aynı taraflar arasında, aynı konuda ve aynı dava sebebine dayanılarak yeni bir yargılama yapılamaz. Bununla birlikte gerek (mülga) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HMUK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) hükmün kesinleşmesinden sonra aynı konuda yeniden yargılama yapılması yasağını mutlak olarak kabul etmemiş ve iadeyi muhakeme (yargılamanın iadesi) kurumunu düzenleme altına almıştır. Bu kapsamda HMUK'un 445 ve devamı maddeleri ile HMK'nın 374 ve devamı maddelerinde yargılamanın iadesine dair etraflı hükümler yer almaktadır.
Esasında kesin hükme bağlanmış olan bir davaya bakılamayacağına ilişkin kuralın en önemli istisnası yargılamanın iadesi yoludur. Yargılamanın iadesi; bazı ağır yargılama hatalarından ve noksanlarından dolayı, maddi anlamda kesin hükmün sona ermesini ve daha önce kesin hükme bağlanmış olan bir dava hakkında yeniden yargılama ve inceleme yapılmasını sağlayan olağanüstü bir kanun yoludur. Zira karar kesinleşmiş olsa dahi bazı yargısal hatalar çok ağır olabilir. Bu ağır ve kabulü zor hataların, kararın kesinleşmesinden sonra anlaşılması halinde dahi kararı ayakta tutmaya çalışmak; toplum vicdanını derin bir şekilde zedelediği gibi hukuk düzenine duyulan güveni de ortadan kaldırabilir (HGK'nin 03.12.2025 tarihli ve E.2025/2-520, K.2025/769 sayılı kararı).
Bu yol her ne kadar HMUK ve HMK'nın kanun sistematiği içerisinde kanun yolları arasında düzenlenmiş olsa da konuyla ilgili 31.03.1937 tarihli ve 1/ 13... .05.1956 tarihli 8/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarında da belirtildiği üzere daha çok bir dava olarak kabul edilmektedir. Yargılamanın iadesi yolu esasen; kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş olan mahkeme kararlarının yasada belirtilen özel nedenlerin gerçekleşmesi hâlinde, aynı yargı yerinde yeniden incelenmesine, yargılama yapılmasına ve karar verilmesine olanak sağlayan olağanüstü yargılama yöntemi şeklinde tanımlanabilir (HGK'nin 03.12.2025 tarihli ve E.2025/2-520, K.2025/769 sayılı kararı).
Yargılamanın iadesi sebepleri, hukuk usulü kanunlarımızda (HMUK'un 445. ve HMK'nın 375. maddeleri) sınırlı olarak sayılmıştır. Bunun dışındaki bir sebepten dolayı yargılamanın iadesi yoluna gidilemez. Bir başka anlatımla, maddede sayılan yargılamanın iadesi sebepleri kıyas yolu ile genişletilemez.
Davaya bakan hakimin yargılamanın yenilenmesi davasında her şeyden önce davanın dinlenilebilirlik (mesmu) koşullarının mevcut olup olmadığını kendiliğinden araştırması gerekir. Bu husus kamu düzenine ilişkin olduğundan, davanın her aşamasında hakim tarafından resen gözetilmelidir. Hakimin daha önce bu koşulları denetlemeyi ihmal etmesi davacı lehine kazanılmış hak oluşturmaz. (HGK'nin 28.01.2015 tarihli ve E.2014/1-1340, K.2015/794 sayılı kararı).
Somut olayda ... vekili tarafından sunulan 17.11.1998 havale tarihli dilekçe ile HMUK 445. maddesi kapsamında yargılamanın iadesi talebinde bulunulmuştur. Dilekçede davalı ... adına tapuya tesciline hükmedilen 272 parsel bakımından .. Kadastro Mahkemesince yapılan keşfe istinaden rapor sunan ve raporu hükme esas alınan fen bilirkişisi ...'ın raporunda kasıtlı olarak gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu iddiası dile getirilmiştir.
HMUK'un 445. maddesinde yargılamanın iadesi nedenleri tahdidi olarak sayılmıştır. Bunlardan biri de anılan maddenin birinci fıkrasının (5) numaralı bedinde yer alan "Ehlihibrenin kasten hilafı hakikat ihbaratta bulunduğunun hükmen tahakkuk etmesi" halidir. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca bu bentteki hal sebebiyle yargılamanın iadesinin istenebilmesi, bu sebebin kesinleşmiş bir ceza mahkumiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Ancak delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya karar verilememiş ise ceza mahkemesi kararı aranmaz. Bu takdirde yargılamanın iadesi sebeplerinin varlığının, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerekir. Aynı mahiyette düzenlemenin HMK'nın 375. maddesinde de yer aldığı görülmektedir.
Bu itibarla somut olayda ilk olarak yargılamanın iadesi istemine konu iddianın sübut bulup bulmadığı üzerinde durulmalıdır. Bu kapsamda yargılamanın iadesi için bilirkişinin kasıtlı olarak hakikat hilafına aykırı beyanda bulunduğunun (rapor verdiğinin) kuşkudan uzak biçimde sabit olması gerekmektedir. Esasında bilirkişinin bu nitelikteki eylemleri ceza kanunlarımızda da suç olarak düzenlenmiştir.
Bu çerçevede mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (765 sayılı TCK) 290. maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 286. maddesinin birinci fıkrası, bu suçu düzenleme altına almıştır. Buna göre adliye huzuruna davet olunarak hakikata mugayir rey ve malümat veren ehli hibre hakkında yalan tanıklığa ilişkin ceza hükmü uygulanacak, bu eylemi yapan bilirkişi üç aydan üç seneye kadar hapis ile cezalandırılacaktır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda (5237 sayılı TCK) da benzer bir hükme 276. maddede yer verilmiştir. Anılan maddenin (1) numaralı fıkrasında; yargı mercileri veya suçtan dolayı kanunen soruşturma yapmak veya yemin altında tanık dinlemek yetkisine sahip bulunan kişi veya kurul tarafından görevlendirilen bilirkişinin gerçeğe aykırı mütalaada bulunması halinde üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.
Her iki yasal düzenleme ile yaptırıma bağlanan eylem, yargı mercileri tarafından görevlendirilen bilirkişinin kasıtlı olarak gerçeğe beyan ya da mütalaada bulunması veya rapor tanzim etmesidir. Burada suçun manevi ise unsuru kasttır. Buna göre bilirkişi; bilerek ve isteyerek gerçeğe aykırı beyanda bulunmalı, yargı makamlarını kasıtlı şekilde yanlış karar vermeye yönlendirmelidir. Bu bağlamda bilirkişilerin eksik veya yetersiz inceleme sonucunda hatalı rapor vermeleri ya da bilgisizlik, tecrübesizlik gibi sebeplerle rapor ve mütalaalarının yanlış olması suçun oluşumu için yeterli değildir.
Kanun koyucu hukuk yargılamaları bakımından bilirkişinin gerçeğe aykırı beyanda bulunmasının yargılamanın iadesi sebebi olarak kabul edilmesini de yalnızca bu durumun kasıtlı olması haline bağlı kılmıştır. Bu çerçevede HMUK'da Ehlihibrenin kasten hilafı hakikat ihbaratta bulunması yargılamanın iadesi nedeni olarak kabul edilmiştir. HMK'da da yargılamanın iadesi için bilirkişinin hükme esas alınan husus hakkında kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun sabit olması şart koşulmuştur.
Bir başka anlatımla hukuk sistemimiz içinde bilirkişilerin gerçeğe aykırı beyan, mütalaa veya rapor sunmaları ceza kanunlarımızda suç olarak düzenlenmiş, aynı zamanda hukuk usulü kanunlarımızda da yargılamanın iadesi nedeni olarak kabul edilmiştir.
Kural olarak bu durumun yargılamanın iadesi sebebi sayılması ancak bilirkişinin kasıtlı şekilde gerçeğe aykırı beyan, mütalaa veya rapor verdiğinin ceza mahkemesince verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmüyle tespit edilmesi halinde mümkündür. Bununla birlikte, kanun koyucu hem HMUK'da hem de HMK'da delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya karar verilememiş ise ceza mahkemesi kararının aranmayacağını; bu takdirde yargılamanın iadesi sebeplerinin varlığının, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerektiğini hüküm altına almıştır.
Somut olayda ... vekili tarafından fen bilirkişisi ... hakkında -yargılamanın iadesi dosyasına konu dava dosyasında- kasıtlı olarak gerçeğe aykırı rapor düzenlediği iddiasıyla Kaş Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulduğu görülmektedir. Bu kapsamda sunulan 25.09.1998 tarihli dilekçeyle, bilirkişinin kadastro davasında sunduğu rapor ve krokisinde; Likya dönemine ait mezar yerlerinin 272 parselin dışında kaldığını belirttiği ifade edilmiştir.
Kaş Cumhuriyet Başsavcılığınca 30.09.1998 tarihinde, şikayete konu eyleme ilişkin olarak zamanaşımı nedeniyle takipsizlik kararı verilmiştir. Soruşturma dosyası incelendiğinde Başsavcılık tarafından herhangi bir soruşturma işlemi yürütülmediği, yalnızca ilgili Kadastro Mahkemesi kararı ile bu kararın onanmasına dair Yargıtay ilamının dosya arasında alındığı görülmektedir. Başsavcılık kararında, suç duyurusuyla isnat edilen eylemin "765 sayılı TCK'nın 290. maddesi delaletiyle aynı 286/1 maddesine uyduğu ve bu suç yönünden dava zamanaşımı süresinin dolduğu" tespitine yer verilmiştir. ... vekilinin anılan karara yönelik itirazı da Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.10.1998 tarihli kararıyla reddedilmiş; bu suretle takipsizlik kararı kesinleşmiştir.
Bu durumda somut olayda yargılamanın iadesi talebini inceleyen İlk Derece Mahkemesinin, fen bilirkişisi ...'ın sunduğu raporda kasıtlı şekilde gerçeğe aykırı beyanda bulunup bulunmadığını belirlemesi gerekmektedir. Bu kapsamda Mahkemenin gerekçesinde bilirkişinin kasıtlı olarak gerçeğe aykırı rapor verdiği yönünde herhangi bir belirlemenin yer almadığı önemle vurgulanmalıdır. Mahkeme, dosya kapsamındaki hangi olguların bilirkişinin hatalı değil de kasıtlı olarak gerçeğe aykırı rapor düzenlediğini gösterdiğine dair hiçbir açıklamada bulunmamıştır.
Yargılama konusu dava süreci ile dosya kapsamında yer alan tüm bilgi ve belgeler dikkate alınarak Kadastro Mahkemesinde görülen tespite itiraz davasında keşfe katılan fen bilirkişisi ...'ın sunduğu raporda kasıtlı olarak gerçeğe aykırı mütalaada bulunduğunun sabit olup olmadığı incelenmelidir. Bu kapsamda davanın özelliği, yargılamaya konu olan uyuşmazlıklar, bilirkişi raporlarının içeriği, bunların hükme etkisi ve raporlardaki hataların niteliği gibi hususlar üzerinde durulmalıdır.
Somut olayda uyuşmazlık konusu taşınmaz .. ili .. ilçesi .. mahallesinde bulunan 272 parseldir. Bu taşınmazın bulunduğu yerde daha sonra uygulama kadastrosu yapılmış ve taşınmaz 1 51... parsel numarasını almıştır. 272 parsel numaralı taşınmaz, komşu 274 parsel ile birlikte kadastro tespitine konu olmuştur. Bu kapsamda kadastro ekibi her iki taşınmazın davalı ...'un zilyetliğinde bulunduğunu belirleyerek taşınmazları bu kişi adına tespit etmiştir.
Bu tespite karşı Hazinenin itirazda bulunması üzerine Komisyon tarafından yapılan inceleme sonucunda; taşınmazların arkeolojik sit alanı içinde kaldığından bahisle ... adına tespitine, bununla birlikte tutanağa (tapu kütüğünün beyanlar hanesine yazılmak üzere) taşınmazların ...'un kullanımında olduğu yönünde şerh verilmesine karar verilmiştir.
Bunun üzerine ... tarafından açılan dava ile her iki taşınmazın arkeolojik sit alanı içinde kaldığı ileri sürülerek söz konusu zilyetlik şerhinin kaldırılması talep edilmiştir.
Buna karşılık ... tarafından açılan dava ile de taşınmazın Komisyon kararıyla yapılan tespitinin iptali ile kendi adına tespit ve tesciline karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.
Anılan davalar birleştirilmek suretiyle yargılama yapılmıştır. Kaş Kadastro Mahkemesinin E.1994/37 sayılı dosyası üzerinden yürütülen yargılamada, zilyetlik olgusunun yanı sıra taşınmazların arkeolojik sit sahasında kalıp kalmadığı ve yine taşınmazlarda korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı bulunup bulunmadığı hususlarında araştırma ve inceleme yapıldığı görülmektedir.
Bu kapsamda Mahkemece 05.02.1990 tarihinde mahallinde keşif icra edilmiştir. Keşfe katılan fen ve arkeoloji bilirkişileri raporlarını sunmuşlardır.
Fen bilirkişisi ... tarafından sunulan 10.04.1990 tarihli raporda 272 parselin batısında mevcut Likya dönemine ait mezar kalıntısının bu parselin dışında olduğunun takeometrik ölçümden anlaşıldığı ifade edilmiştir. Söz konusu kalıntılar rapora ekli krokide de parselin hemen dışında gösterilmiştir.
Arkeolog bilirkişi ... tarafından sunulan 26.02.1990 havale tarihli raporda ise 2 72... parsel numaralı taşınmazların Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunca 06.02.1992 tarihli ve A-3514 sayılı kararla alınan arkeolojik sit alanı içinde kaldığı; 272 parselin kuzey cephesinde sınır teşkil eden kaya bloku üzerinde Roma Dönemine ait Likya mezar kültürü örneği bir lahit mezar anıtının yer aldığı, parsel üzerinde başkaca arkeolojik değerde eser bulunmadığı belirtilmiştir. Bilirkişi, Mahkemeye hitaben sunduğu ek raporunda 272 parselde bulunan sarnıçın kitabe, malzeme ve mimari sitil taşımadığından arkeolojik anlamda görsel kalıntı olarak tanımlanmadığını ifade etmiştir.
Öte yandan Kale Kadastro Mahkemesinin dava konusu taşınmazlarda kültür ve tabiat varlığının bulunup bulunmadığı yönündeki yazısı üzerine Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğünün 12.07.1994 tarihli cevabi yazılarıyla; dava konusu 2 72... parsel sayılı taşınmazlara ilişkin olarak yerinde inceleme yapıldığı belirtilerek Mahkemeye bilgi verilmiştir.
Anılan yazıda, Antalya Koruma Kurulunun 07.11.1989 tarihli ve 532 sayılı kararı ile "I. Derece Arkeolojik ve Doğal Sit Alanı" olarak tescil edilen bölüm içinde kalan söz konusu taşınmazlardan 272 parselin batı sınırını düzgün blok taşlarla örülmüş antik dönem duvarlarının oluşturduğu, ayrıca "parselin kuzeyinde iyi korunmuş 2863-3386 sayılı Yasa kapsamında korunması gerekli kültür varlığı olan bir adet Likya Lahti bulunduğu"; fakat parselin dış sınırına komşu olan bu eserlerin parselin içinde mi dışında mı olduğunun tespitinin kadastro fen memurunca yapılmasının daha sağlıklı olacağı belirtilmiştir.
Mahkemece yapılan yargılama sonucunda 19.07.1994 tarihinde, taşınmazların arkeolojik sit sahası içinde kaldıkları beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle ... adına tapuya tespit ve tesciline karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde taşınmazların arkeolojik sit alanı içinde olmakla birlikte bu durumun zilyetlikle iktisaba engel teşkil etmediğine vurgu yapılmış, ayrıca -yukarıda ifade edilen Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürülüğünün resmi yazısına atıf yapılarak- taşınmazlar içinde korunması gereken kültür ve tabiat varlığı ve koruma alanı bulunmadığı ifade edilmiştir.
... vekili tarafından taşınmazların kültür ve tabiat varlıkları ile kaplı olduğu iddiasıyla temyiz edilen hüküm, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 25.10.1994 tarihli ilamıyla onanmış; ... vekilinin karar düzeltme istemi de aynı Daire tarafından 27.01.1995 tarihinde reddedilmiştir.
Sonrasında Milli Emlak İdaresi yetkililerince tutulan 27.08.1998 tarihli tutanakta, mahallinde yapılan keşifte .. ili .. ilçesi .. Köyünde bulunan 2 25... parsel sayılı taşınmazlarda antik kaya mezarlarının bulunduğunun tespit edildiği belirtilmiştir.
Bunun üzerine ... vekili tarafından 03.06.1998 tarihinde Sulh Hukuk Mahkemesine delil tespiti amacıyla müracaat edilmiştir Mahkemece 08.06.1998 tarihinde yapılan keşif sırasında davacı ... vekili 272 parsel üzerinde Likya dönemine ait antik mezarların bulunup bulunmadığının tespitini talep ettiklerini dile getirmiştir. Keşfe katılan fen bilirkişi heyetince 272 parsel sayılı taşınmaz içinde yer alan antik mezarlara ilişkin kısımlar tespit edilerek 29.06.1998 tarihli rapor ve ekli krokide gösterilmiştir. Bilirkişi heyeti krokide (B) harfiyle belirtilen yerde (2) ile gösterilen lahit mezarın 1,64 m² lik kısmının, (C) harfiyle belirtilen yerde (4) ile gösterilen lahit mezarın 6,10 m² lik kısmının 272 parsel içinde kaldığı tespitinde bulunmuştur.
... vekili tarafından verilen 17.11.1998 tarihli dilekçeyle yargılamanın iadesi talebinde bulunulmuştur. Dilekçede 272 parsel numaralı taşınmazın davalı ... adına tespit ve tesciline dair mahkeme hükmünün ağır yargılama hataları ve noksanlıkları içerdiği ileri sürülmüştür. Bu kapsamda Mahkemece yapılan keşifte fen bilirkişisi olarak görev yapan ...'ın 272 parselin zeminde sınırlarının aplikasyonunu yanlış yaptığı, bilirkişinin sunduğu 10.04.1990 tarihli rapor ve krokide parselin güney kısmında ve tamamen parsel içinde bulunan iki adet antik kaya mezarını taşınmazın sınırları içinde göstermediği, parselin zeminde aplikasyonunun yanlış yapılması nedeniyle de arkeolog bilirkişi raporunda parsel üzerinde arkeolojik değerde eser bulunmadığının belirtildiği dile getirilmiştir. Dilekçede ayrıca fen bilirkişinin kasıtlı olarak taşınmazın güneyinde bulunan iki adet antik kaya mezarını parsel sınırları dışında kalacak şekilde aplikasyon yaptığı iddiasında da bulunulmuştur. ... vekili sonuç olarak 272 parsel numaralı taşınmazın davalı adına olan tapusunun iptali ile ... adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
Yargılamanın iadesi talebini inceleyen Mahkeme ise farklı tarihlerde taşınmaz başında keşifler icra etmiştir.
Mahkemece 12.10.2015 tarihinde yapılan keşfe katılan fen bilirkişi .. .. tarafından sunulan 19.11.2015 havale tarihli raporda; taşınmaza ilişkin ölçümlerin Tusaga Aktif Cors sistemiyle yapıldığı vurgulanarak 272 parselin kuzey batı sınırında bulunan Lahitin taşınmazın dışında kaldığı, parselin güneyinde ise iki adet kaya mezarının bulunduğu, bunlardan birinin 5,57 m² lik bölümünün, diğerinin ise tamamının (6,14 m²) parselin içinde olduğu ifade edilmiştir.
Mahkemece 26.05.2021 tarihinde yapılan keşfe istinaden jeodezi ve fotogrametri mühendisi bilirkişi ... ... tarafından sunulan 21.06.2021 tarihli raporda, dada önceden yapılan işlemlere ve sunulan raporlara dair tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Raporda ilk olarak taşınmazın I. derece arkeolojik sit ve doğal sit alanında kaldığına vurgu yapılmıştır. Bilirkişi, taşınmazın 1987 yılında yapılan tesis kadastrosunda, kadastro yapım yönteminin yerel poligonlara dayalı olarak teodolit ve mira kullanılarak yapılan takeometrik ölçüm yöntemi olduğunu belirtmiştir. Bu kapsamda parselin alan hesabı planimetre kullanılarak 2.905 m² olarak belirlenmiştir. Oysa parselin 2018 yılında yapılan uygulama kadastrosu sonucu belirlenen yüzölçümü 3.084,22 m² dir. Bilirkişi bu farklılığı açıklarken tesis kadastrosunun yapıldığı yıldaki ölçüm yöntemleri ve kullanılan ölçü aletlerinin teknolojik yetersizliklerine değinmiş, uygulama kadastrosunda ITRF-96 koordinat sistemi ve Tusaga Aktif (Cors-Tr) sistemine dayalı GPS ölçümleri yapılarak ölçü hassasiyetinin sağlandığına vurgu yapmıştır.
Raporda ayrıca daha önce verilen bilirkişi raporlarının sıhhati yönünden de bazı açıklamalara yer verilmiştir. Bu çerçevede Sulh Hukuk Mahkemesine sunulan rapordaki ölçümlerin distomat (elektronik uzaklık ölçer) ile yapıldığı ifade edilmiştir. Ayrıca tesis kadastrosu ve haritacılık teknolojisi göz önüne alındığında bu ölçümlerin tesis kadastrosu poligonlarına dayalı olarak yapıldığına ve tesis kadastrosu poligonları hatalı olduğundan bilirkişi raporunda da aynı hatanın bulunmasının doğal olduğuna dikkat çekilmiş; bu itibarla Sulh Hukuk Mahkemesine sunulan raporun değil, 19.11.2015 tarihli raporun bilim ve fenne daha uygun olduğunu belirtmiştir.
Kaya mezarlarıyla ilgili değerlendirmede ise 1 51... parsel numaralı taşınmazın kuzey doğusunda bulunan mezarın tamamımın parselin dışında kaldığı, parselin güney batısında bulunan iki adet kaya mezarının kısmen 1 51... parselde, kısmen de dava konusu 1 51... parselin içinde kaldığı tespitine yer verilmiştir. Buna göre kaya mezarlarından daha batıda bulunan (1) numaralı mezarın krokide (A) ile gösterilen 4,09 m² lik kısmının ve daha doğuda bulunan (2) numaralı mezarın krokide (D) ile gösterilen 4,17 m² lik kısmının dava konusu 1 51... parsel içinde kaldığı ifade edilmiştir.
Dolayısıyla dosya içinde farklı tarihlerde alınan bilirkişi raporlarında, incelemeye konu olan iki adet kaya mezarının 272 parsel ile olan temasları bakımından birbirinden ayrılan tespitler söz konusudur. Bu bağlamda ... tarafından sunulan 10.04.1990 tarihli raporda her iki kaya mezarının 272 parselin dışında kaldığı belirtilmiştir. Sulh Hukuk Mahkemesince yapılan tespite ilişkin raporda bilirkişi heyeti; mezarlardan birinin 1,64 m² lik kısmının, diğerinin ise 6,10 m² lik kısmının 272 parsel içinde kaldığını ifade etmiştir. Yargılamanın iadesi davasında alınan ilk bilirkişi raporunda bu kez mezarlardan birinin 5,57 m² lik bölümünün, diğerinin ise tamamının (6,14 m²) parselin içinde olduğu belirlemesinde bulunulmuştur. Son bilirkişi raporunda ise mezarlardan birinin 4,09 m² lik kısmının, diğerinin ise 4,17 m² lik kısmının dava konusu 272 parsel (1 51... parsel) içinde kaldığı tespitine yer verilmiştir.
Bilirkişi raporları arasındaki bu farklılıklar ve uyuşmazlık konusu alanların yüzölçümleri dikkate alındığında; bunların, ölçümlerin yapıldığı sırada kullanılan yöntemler ve ölçüm teknolojisindeki gelişmelerden kaynaklanması muhtemeldir. Nitekim 272 parselin 1987 yılında yapılan tesis kadastrosu sırasındaki yüzölçümü 2.905 m² iken 2018 yılında yapılan uygulama kadastrosu sonucu belirlenen yüzölçümü 3.084,22 m² dir. Bu farklılık bilirkişilerce de farklı dönemlerde uygulanan ölçü yöntem ve teknikleriyle açıklanmıştır. Dahası yeryüzünde oldukça küçük bir alana tekabül eden bu farklılıkların tecviz (kabul edilebilir makul hata) sınırı içinde kaldığı da söylenebilir.
Açıklanan bu olgular karşısında .. Kadastro Mahkemesinde görülen tespite itiraz davasında fen bilirkişi olarak görev yapan ...'ın 10.04.1990 tarihli raporunda söz konusu kaya mezarlarının 272 parselin dışında olduğunu ifade etmesinin kasıtlı olduğunu kabul etmek mümkün görünmemektedir. Bu çerçevede bilirkişinin mahkemeyi yanıltmak kastıyla bilerek ve isteyerek gerçeğe aykırı rapor tanzim ettiğine dair her herhangi bir delil veya olgu tespit edilememiştir. Dosya içindeki fen bilirkişi raporları arasında bulunan çelişkiler ve bu çelişkilerin sebebine dair bilirkişi ... ... tarafından yapılan bilimsel değerlendirmeler; bilirkişi ...'ın kaya mezarlarının parselin dışında kaldığı yönündeki tespitin kasıtlı değil, hatalı olarak yapılmış olma ihtimalini doğrular niteliktedir. Yukarıda da vurgulandığı üzere bilirkişinin bilgisizlik, özensizlik, teknik yetersizlik veya ihmal gibi nedenlerle verdiği hatalı beyan veya raporlar yargılamanın iadesi nedeni olarak kabul edilemez.
Bu itibarla somut olayda yargılamanın iadesine dair usul kanunlarımızda öngörülen koşullar oluşmadığından ... vekilinin yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine karar verilmesi gerekmektedir. Bu durumda, İlk Derece Mahkemesinin yargılamanın iadesi talebin kabulüne dair hükmü, talebin reddi gerektiği belirtilerek bozulmalıdır. Bu nedenle Dairemizin Sayın Çoğunluğu tarafından verilen hükmün onanması yönündeki kararın isabetli olmadığı kanaatindeyim.
Öte yandan biran için davacı (talep eden) ... vekilinin fen bilirkişi ...'ın kasıtlı olarak yanlış rapor sunduğu yönündeki iddiasının doğru olduğu düşünülse dahi İlk Derece Mahkemesinin taşınmazın tümünün ... adına tesciline dair hükmü hukuka uygun değildir. Bu kapsamda yargılamanın iadesi talebinde ileri sürülen iddianın, dosyadaki delillerin ve İlk Derece Mahkemesince verilen hükmün etraflı bir değerlendirmeye tabi tutulmasında yarar bulunmaktadır.
... vekili, yargılamanın iadesi talebinde bulunurken Mahkemece yapılan keşifte fen bilirkişisi olarak görev yapan ...'ın 272 parselin zeminde sınırlarının aplikasyonunu yanlış yaptığını ve sunduğu 10.04.1990 tarihli rapor ve krokide parsel içinde bulunan iki adet antik kaya mezarını kasıtlı olarak taşınmazın sınırları dışında gösterdiğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla bilirkişi raporunda kasıtlı yanlışlık iddiası yalnızca kaya mezarlarının bulunduğu alana ilişkindir. Kaya mezarlarının dava konusu 272 parsel içinde kalan bölümü ise Mahkemece nihai olarak jeodezi ve fotogrametri mühendisi ... ...'dan alınan rapor ve krokide (A) ile gösterilen 4,09 m² ve (D) ile gösterilen 4,17 m² dir.
Bu karşılık İlk Derece Mahkemesi, ... vekilinin yargılamanın iadesi dilekçesindeki iddia ve dolayısıyla talep miktarını aşarak, 272 parsel içinde kalan kaya mezarlarının bulunduğu alanı değil, taşınmazın tümünü davalı gerçek kişinin mülkiyetinden çıkartarak ... adına tescil etmiştir. Mahkemenin buna ilişkin gerekçesinde taşınmazın "arkeolojik ve doğal sit alanında kalması" olgusuna dayandığı görülmektedir. Mahkemeye göre "dava konusu taşınmazların zilyetliğinin ve özel mülkiyete konu edilmesinin sit açısından sakınca yaratacağı, doğal görünümünü bozacağı dikkate alınarak söz konusu yerlerin devlet malı olması gerektiğinden" taşınmazın ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmelidir.
Bu kapsamda ilk olarak ... vekili tarafından yargılamanın iadesi talep edilirken, taşınmazın arkeolojik ve doğal sit alanında bulunması nedeniyle zilyetlikle iktisap edilemeyeceği yönünde bir iddianın ileri sürülmediği önemle hatırda tutulmalıdır. Yargılamanın iadesine konu mesele sadece "korunması gerekli kültür varlığı olan kaya mezarlarının taşınmazın içinde olmasına rağmen dışında gösterildiği" iddiasıdır. Hazinenin taşınmazın arkeolojik ve doğal sit alanında bulunmasını yargılamanın iadesi nedeni olarak ileri sürmemesinin sebebi, kanaatimizce, iade talebine konu hükmün verildiği tarihteki yasal hükümlere göre bu durumun zilyetlikte iktisaba engel teşkil etmemesidir. Nitekim yine aynı hükümle davalı adına tapuya tesciline karar verilen -arkeolojik ve doğal sit alanında yer alan- komşu 274 parsele ilişkin olarak ... tarafından iadeyi muhakeme talebinde bulunulmamıştır.
Esasında dava konusu 272 parselin I. derece arkeolojik ve doğal sit alanında kaldığı hususu sürecin her aşamasında idari makamların ve yargı mercilerinin bilgisindedir. Nitekim, taşınmazın kadastro tespit tutanağında, bu tespite itirazın karara bağlandığı Komisyon tutanağında, dava dilekçesinde, İlk Derece Mahkemesinin taşınmazın (komşu 274 parsel ile birlikte) davalı adına tesciline dair kararlarında bu husus açıkça ifade edilmiştir. Mahkemece bu durum, gerekçeli kararda etraflıca değerlendirilmiş ve -konuya ilişkin Yargıtay içtihadına atıf yapılarak- arkeolojik ve doğal sit alanında yer almanın zilyetlikle iktisaba engel teşkil etmediği kabul edilmiştir. Mahkemece bu değerlendirmeyle taşınmazların davalı adına tapuya tesciline dair verilen karar, Yargıtay tarafından onanarak ve karar düzeltme istemi reddedilerek kesinleşmiştir.
Önemle vurgulamak gerekir ki, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun (yargılamanın iadesi kararına konu hükmün verildiği ve kesinleştiği tarihte yürürlükte bulunan) ilk halinde; arkeolojik ve doğal sit alanında kalan taşınmazların zilyetlikle iktisabını yasaklayan bir hüküm mevcut değildir. Bu dönemde Kanun'un 11. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi uyarınca yalnızca "korunması gerekli kültür ve tabiatvarlıkları ile bunların korunma alanları, zilyedlik yoluyla iktisap edilemez." Dolayısıyla 272 parselin söz konusu dava sırasında arkeolojik ve doğal sit alanında kalması sebebiyle zilyetlikle iktisap edilemeyeceği yönündeki yaklaşım hukuki temelden yoksundur.
Bu çerçevede İlk Derece Mahkemesince verilen kararda atıf yapılan -daha önce verilen bir ret kararına ilişkin- Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin bozma ilamındaki bazı tespitlerin irdelenmesi gerekmektedir. Anılan bozma ilamında "2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 11. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinin 30.05.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5663 sayılı Kanunla değişik hükmüne göre koruma kurullarınca birinci grup olarak tescil ve ilan edilen kültür varlıklarının bulunduğu taşınmazlar ile birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazların zilyetlik yoluyla iktisap edilmeyeceği ve bu değişikliğin kanunun geçiçi 7. maddesine göre kadastrosu devam eden taşınmazlar ile devam eden davalarda da uygulanacağı hususları ile bu davanın da yargılamanın iadesi davası olmakla birlikte devam eden dava niteliğinde bulunduğu olgusunun göz önünde bulundurulması" gerektiği belirtilmiştir.
Bozma ilamında da değinildiği üzere 22.05.2007 tarihinde kabul edilen 5663 sayılı Kanun ile 2863 sayılı Kanun'da önemli değişikliler yapılmıştır. Bu kapsamda Kanun'un 11. maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişiklikle "... kültür ve tabiat varlıklarını koruma bölge kurullarınca birinci grup olarak tescil ve ilan edilen kültür varlıklarının bulunduğu taşınmazlar ile birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazlar zilyetlik yoluyla iktisap edilemez." hükmü getirilmiştir. Buna göre Kanun'un yürürlüğe girdiği 30.05.2007 tarihi itibarıyla birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazların zilyetlik yoluyla iktisap edilmesi mümkün değildir.
Ayrıca kanun koyucu 2863 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 7. maddede, 11. maddenin birinci fıkrasındaki bu yeni hükmün "kadastrosu devam eden taşınmazların sınırlandırma ve tespiti işleri ile devam eden davalarda da" uygulanacağını belirtmiştir. Dolayısıyla Kanun'un yürürlüğe girdiği 30.05.2007 tarihi itibarıyla devam eden sınırlandırma ve tespit işlemleri ve derdest olan davalarda birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarının zilyetlikle iktisap edilmesi yasaklanmıştır. Bununla birlikte Kanun'da bu yeni düzenlemenin kesinleşmiş hükümler bakımından uygulanacağı yönünde bir hüküm bulunmamaktadır.
Buna karşılık Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin bozma ilamında eldeki "bu davanın da yargılamanın iadesi davası olmakla birlikte devam eden dava niteliğinde bulunduğu" yönünde bir değerlendirme yapılmıştır. Bozma ilamındaki bu değerlendirmenin yargılamanın iadesi davasının niteliğiyle bağdaşmadığı ve kanunların geçmişe yürütülmesi sonucunu doğurduğu izahtan varestedir. Aksi yöndeki yaklaşım, sonradan yapılan kanun değişiklilerinin -yargılamanın iadesi talebinde dayanak yapılarak- ileri sürülmesi yoluyla kesinleşmiş tüm hükümlerin yeniden mahkemelerce uyuşmazlık konusu haline getirilmesine neden olur.
Hukuk Genel Kurulu kararlarında da ifade edildiği üzere; toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında kural olarak her kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; yürürlük tarihinden önce gerçekleşen olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Bu ilke ile güdülen amaç; hukuki güvenliği temin etmek, kişileri ancak işlemi yaptıkları sırada yürürlükte olan kurallara göre sorumlu tutmak, böylece kazanılmış haklara saygıyı ve kazanılmış hakların korunmasını sağlamaktır. Zira hukuki güvenlik; hukuk devletinin temel taşlarındandır. Hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutumunu ve davranışlarını buna göre güvenle düzene sokabilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin uymasına bağlıdır (HGK'nın 24.05.2022 tarihli ve E.2019/14-798, K.2022/730 sayılı kararı; aynı yöndeki bir başka karar için bkz. HGK'nın 20.02.2008 tarihli ve E.2008/13-160, K.2008/147 sayılı kararı).
Esasen hukuk devletinde devlet, hukuk güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Hukuki güvenlik ilkesi kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. "Yasaların Geriye Yürümezliği İlkesi" uyarınca yasalar kural olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olamaması hukukun genel ilkelerinden "Kazanılmış Hakların Korunması" ilkesinin gereğidir (HGK'nın 24.05.2022 tarihli ve E.2019/14-798, K.2022/730 sayılı kararı).
Bununla birlikte kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnaları da vardır. Bunlardan birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Diğerini ise; kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkin kurallar oluşturmaktadır. Bu iki hâlde kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Ayrıca; yargılama hukukunu düzenleyen (usul hukukuna ilişkin) kanunlar da ilke olarak geçmişe etkilidir (HGK'nın 20.02.2008 tarihli ve E.2008/13-160 E, K.2008/147 sayılı kararı).
Yine bu ilkenin istisnalarından biri de geçmişe etkililik konusunda ilgili kanunda açık bir hükmün bulunması; başka bir ifadeyle, kanunun geçmişe etkili olarak uygulanacağına dair açık bir hükmü bizzat içermesidir (HGK'nın 17.06.2021 tarihli ve E.2017/2211, K.2021/797 sayılı kararı).
Bu açıklamalar çerçevesinde somut olay incelendiğinde, 2863 sayılı Kanun'un ilk hali uyarınca, kesinleşen mahkeme hükmüyle kişiler adına tespit ve tescil edilen taşınmazlar bakımından sonradan yürürlüğe giren bir kanun hükmüne dayalı olarak yargılamanın iadesi yoluyla mülkiyetin geçersiz sayılmasının; bir başka anlatımla 5663 sayılı Kanun ile getirilen düzenlemenin, önceden hukuka uygun şekilde kesinleşmiş mahkeme hükmüyle kişilere tapusu verilmiş taşınmazlara da şamil kılınmasının "kanunların geçmişe yürümezliği" ilkesiyle bağdaştığını söylemek mümkün değildir.
Eldeki davada 5663 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemenin kamu düzeni veya genel ahlakla ilgili olduğu da söylenemez. Dahası 5663 sayılı Kanun'da öngörülen birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanındaki taşınmazların zilyetlikle iktisap edilemeyeceğine dair kuralın derdest davaların ötesinde kesinleşmiş hükümleri kapsayacağına dair bir hüküm bulunmadığı gibi bu yönde bir çıkarım yapılmasına olanak sağlayan herhangi bir ibare de yer almamaktadır. Esasen kanun hükümlerinin yorumlanmasında dikkate alınacak temel prensiplerden biri istisna hükümlerinin dar yorumlanmasıdır. Latince "singularia non sunt extenda" olarak ifade edilen ve Roma hukukunda da kabul edilmiş olan bu ilke ...'nin 9. maddesinde de "Sıfat-ı arızada aslolan ademdir" şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla davalı adına tapuya tescilli olan taşınmazın hüküm tarihinden sonra yapılan kanun değişikliğinden bahisle geri alınması gerektiği yönündeki yaklaşım anılan Kanun'un lafzıyla açıkça çelişmektedir.
Diğer yandan İlk Derece Mahkemesinin taşınmazın tümünün ... adına tesciline dair hükmünün, temel hak ve özgürlükler bağlamında incelenmesinde de yarar bulunmaktadır. Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve ondan tasarruf etme olanağı veren bir haktır (... Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017).
Somut olayda davalı adına tapuda kayıtlı olan taşınmazın bu kez ... adına tescil edilmesinin, mülkiyet hakkına yönelik mülkten yoksun bırakma şeklinde bir müdahale olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Anayasa'nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında, mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği belirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanunda öngörülmesi gereği ifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesi de hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini temel bir ilke olarak benimsemiştir (... Arif Madenci, B. No: 2014/13916, 12/1/2017, § 69). Dolayısıyla Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine göre mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler kanuna dayalı olmadığı sürece hukuka uygun kabul edilemez.
Kanunun varlığı kadar kanun metninin ve uygulamasının da bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebilecekleri kadar hukuki belirlilik taşıması gerekir. Bir diğer ifadeyle kanunun kalitesi de kanunilik koşulunun sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 56).
Anayasa Mahkemesine göre de hukuk güvenliği, ilke olarak kanunların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. Bu ilke uyarınca kamu yararı, kamu düzeni, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar dışında sonradan çıkan bir kanun, yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylara uygulanmaz (AYM, E.2011/74, K.2012/15, 26/1/2012).
Buna göre yukarıdaki açıklamalar karşısında davalıya ait taşınmazın kesinleşmiş mahkeme hükmüyle oluşan tapusuna değer verilmeyerek taşınmazın tümünün ... adına tesciline karar verilmesinin "kanunların geçmişe yürümezliği", "hukuk güvenliği" ve "kazanılmış haklara saygı" gibi hukukun evrensel ilke ve esaslarıyla bağdaşmadığının kabulü gerekmektedir. Dahası bu uygulama davalı gerçek kişinin mülkiyet hakkına (mülkiyeti ortadan kaldırma şeklindeki) müdahalenin kanuni bir dayanak olmadan yapılması sonucunu doğurmaktadır.
Bununla bağlantılı olarak mahkemelerin hukuk kurallarını ve özel hukuk alanına ilişkin olarak tarafların konumlarını yorumlama yetkisi, bunların Anayasa kuralları ışığında yorumlanması yükümlülüğünü de beraberinde getirmektedir. Buna göre mahkemeler, önlerindeki uyuşmazlığa uygulayacakları mevzuat hükümlerini ve diğer olguları; anayasal ilke ve güvenceleri gözeterek ve temel haklara ilişkin Anayasa Mahkemesinin değerlendirmelerini dikkate alarak yorumlamalıdır. Dolayısıyla yargı makamlarının bir hukuk kuralının veya olgusunun anlam ve kapsamını tespit ederken Anayasa'yı ve anayasal ilkeleri hesaba katmaması Anayasa'nın normlar hiyerarşisinin tepesinde yer almasını anlamsız hale getirir. Bu bağlamda Anayasa, kağıt üzerinde kalan bir metin değil yaşayan, hukuk sistemini yönlendiren, her türlü kamusal tasarrufta gözetilmesi gereken hukuki bir belgedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. ... Fatih Bulucu [GK], B. No: 2019/26274, 27.10.2022, § 76; Murat Tokar [GK], B. No: 2022/44255, 15.05.2025, § 37).
Diğer yandan İlk Derece Mahkemesince taşınmazın tümünün ... adına tescili yönünde hüküm kurulması hukuk yargılamamızın temel ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır. Bu kapsamda ... vekili tarafından yargılamanın iadesine konu edilen hususun yalnızca korunması gerekli kültür varlığı olan kaya mezarlarının taşınmazın içinde olmasına rağmen dışına gösterildiği iddiası olduğunun altı çizilmelidir.
Özel hukukta egemen olan irade özerkliği ilkesinin, medeni usul hukuku alanındaki yansımasını oluşturan tasarruf ilkesi uyarınca; yargılama sürecinin başlatılmasında, konusunun belirlenmesinde ve sona erdirilmesinde, taraf iradeleri egemendir. Medeni yargı alanında, mahkemenin bir hukuki uyuşmazlığı inceleyip karara bağlayabilmesinin ön şartı, o uyuşmazlığın taraflarca mahkeme önüne taşınmış bulunmasıdır. Diğer yandan; yargılama konusunu belirleme hakkı, davanın taraflarına ait olduğundan, davacı dava dilekçesinde mahkemece kendisine sağlanmasını istediği hukuki korumanın içeriğini açık bir şekilde ortaya koymalıdır (HGK'nin 08.10.2025 tarihli ve E.2024/7-351, K.2025/602 sayılı kararı).
Buna karşılık İlk Derece Mahkemesince, ... vekilinin yargılamanın iadesi dilekçesindeki iddia ve dolayısıyla talep miktarı aşılarak 272 parsel içinde kalan kaya mezarlarının bulunduğu alanın değil de tüm taşınmazın davalı gerçek kişinin mülkiyetinden çıkartılarak ... adına tescil edilmesine hangi hukuki zorunluluk sebebiyle karar verildiği da anlaşılamamıştır.
Dosya içinde yer alan .. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 07.11.1989 tarihli ve 532 sayılı kararı ile dava konusu taşınmazın bulunduğu .. Bölgesinde yer alan korunması gerekli taşınmaz kültür varlıkları (anıt eserler) liste halinde sayılmıştır. Buna göre .. mevkisinde bulunan kaya mezarı da listenin 26. sırasında yer almaktadır. Bunların eldeki davada uyuşmazlık konusu mezarlar olduğu kesin olarak tespit edilmemiş olsa da, kısmen 272 parsel içinde kaldığı belirlenmiş olan iki mezar bakımından, dosya içinde yer alan diğer bilgi, belge ve bilirkişi raporlarından bunların Likya dönemine ait ve bu bölgeye özgü kaya mezarı olup M.Ö. 4. yüzyıla ait olduğu ve korunması gerekli kültür varlığı niteliğinde bulunduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim bu husus arkeolog bilirkişi ... ... ve sanat tarihçi bilirkişi ...tarafından müşterek olarak sunulan 23.06.2021 tarihli raporda da ifade edilmiştir. Yine 2863 sayılı Kanun'un 6. maddesinde korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının neler olduğu sayılmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında taşınmaz kültür varlığı örneği olarak sayılan eserler arasında "kaya mezarlıkları"na da yer verilmiştir.
Bu mezarların bir kısmının 272 parsel (1 51... parsel) içinde bir kısmının ise Hazineye ait olan komşu 1 51... parsel içinde kaldığı görülmektedir.
Söz konusu kaya mezarlarının bulunduğu alanın (Mahkemece nihai olarak jeodezi ve fotogrametri mühendisi ... ...'dan alınan rapor ve krokide (A) ile gösterilen 4.09 m² ve (D) ile gösterilen 4,17 m²) bu parselden ayrılarak yeni bir parsel numarası verilmek suretiyle ... adına tescil edilmesi veya bunların Hazineye ait komşu 1 51... parsele eklenmesinin önünde hukuki bir engelin bulunduğu saptanmamıştır.
Aksine, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 05.11.1999 tarihli ve 658 sayılı İlke Kararı ile Arkeolojik Sitlerin Koruma ve Kullanma Koşulları belirlenmiştir. Buna göre I. derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmaz kültür varlıklarının mahiyetlerine tesir etmeyecek şekilde ilgili koruma kurulundan izin almak koşuluyla birleştirilmesi veya ayrılması mümkündür. Bu kapsamda .. Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 22.06.2023 tarihli ve 16188 sayılı kararında; 1 51... parsel numaralı dava konusu taşınmazın güney sınırında yer alan iki adet kaya mezarının bulunduğu kısmın ... mülkiyetinde bulunan 1 51... parsele dahil edilmesinin uygun bulunduğu belirtilmiştir.
Bu nedenle İlk Derece Mahkemesinin konuya ilişkin "Her nekadar mahkemece önceki celselerde plansız alanlar yönetmeliği kapsamında ifraz ve tevhid işlemlerinin yapılıp yapılamayacağı amacıyla işlem tesis edilmiş ise de yönetmeliğin tapu kaydı oluşmuş taşınmazlar açısından söz konusu olabileceği mevcut yargılamanın yenilenmesi talebi ile birlikte kesinleşmiş bir tapu kaydından söz edilemeyeceği dolayısı ile yönetmeliğin işleyişinin mevcut davaya konu olamayacağı anlaşılmıştır." şeklindeki değerlendirmesinin hukuki bir temeli mevcut değildir. Bu bağlamda dava konusu taşınmazın 1995 yılında kesinleşen mahkeme hükmü uyarınca davalı adına tapuya tescil edilmiş bir taşınmaz olduğu gözardı edilmez. Taşınmaza ilişkin tescil hükmü bakımından yargılamanın iadesi talebinde bulunulması da bu tapunun hukuken geçerli olmadığı şeklinde yorumlanamaz. Yargılamanın iadesi sonucunda taşınmazın bir başkası adına tesciline karar verilip bu karar kesinleşinceye kadar taşınmaz hukuken geçerli ve kesinleşmiş bir tapu kaydına haizdir.
Dolayısıyla somut olayda biran için uyuşmazlık konusu 272 parsel (1 51... parsel) bakımından yargılamanın iadesi koşullarının uluştuğu kabul edilse dahi taşınmazın iade talebine konu olan kaya mezarlarının bulunduğu kısımlar (A=4,09 m² ve D=4,17 m²) yönünden tespitinin iptaliyle bu bölmelerin yeni bir parsel numarası ile ... adına tesciline ya da Hazineye ait komşu 1 51... parsele eklenmesi yerine 3.084,22 m² olan tüm taşınmazın ... adına tesciline karar verilmesi hukuka uygun değildir.
Sonuç olarak;
i. ... vekili tarafından yapılan yargılamanın iadesi talebine ilişkin olarak bilirkişi ...'ın kasıtlı şekilde gerçeğe aykırı rapor verdiği iddiasının kesin ya da takdiri hiçbir delille kanıtlanmamış olması,
ii. İlk Derece Mahkemesince yargılamanın iadesine ilişkin talep dilekçesinde ileri sürülmeyen bir iddia ve olgunun (taşınmazın I. derece arkeolojik sit alanında kalması nedeniyle zilyetlikle iktisap edilemeyeceği) resen -ve üstelik açıkça hukuka aykırı şekilde- hükme esas alınması suretiyle hukuk yargılamasına ilişkin temel ilkelere aykırı hareket edilmesi,
iii. Yargılamanın iadesi talebine konu hükmün verildiği ve kesinleştiği dönemdeki yasal düzenlemelerin (2863 sayılı Kanun'un ilk halinin) arkeolojik sit alanında kalan taşınmazların zilyetlikle iktisabını yasaklamaması, söz konusu kısıtlamanın sonradan yürürlüğe giren 5663 sayılı Kanun ile yapılan değilikle getirilmesi ve bu hükmün -kanun metnine aykırı şekilde- daha önce kesinleşmiş mahkeme kararıyla davalı adına tapuya tescil edilmiş olan taşınmaz hakkında uygulanması suretiyle "kazanılmış haklara saygı" ve "hukuk güvenliği" ilkelerinin ihlal edilmesi,
iv. Kanun hükümlerinin hukuka aykırı olarak geçmişe sirayet ettirilmesi ve hukuk kurallarının öngörülemez biçimde yorumlanması suretiyle mülkiyet hakkına kanuni bir dayanak olmaksızın müdahale edilmesi, v. Yasal ya da idari bir engel olmamasına rağmen, taşınmazın korunması gerekli kültür varlılığı olan kaza mezarlarının bulunduğu kısımların yerine tümünün ... adına tesciline karar verilmesi suretiyle yargılamanın iadesi kurumunun niteliğiyle bağdaşmayan bir hüküm tesis edilmesi,
Nedenleriyle açıkça hukuka aykırı olan İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulması gerektiği kanaatinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki görüşlerine ve onama kararına katılmıyorum.