Davacının gönderdiği para ile davalılar adına tescil edilen taşınmazın tapu iptali ve tescili talebiyle, vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasına dayalı temyiz incelemesi.
Özet: Dava, yurt dışında yaşayan davacının, davalılardan birine gönderdiği parayla adına taşınmaz alınması talebine rağmen taşınmazın davalılar adına tescil edilmesi üzerine tapu iptali ve tescil talebiyle açılmış olup, ilk derece mahkemesi, davalı (A)nın yeminli beyanıyla davacı adına taşınmaz alması için para gönderildiğini kabul ederek onun adına kayıtlı 1/2 hisseyi davacıya tescil etmiş, ancak davalı (B) aleyhindeki iddiaları inançlı işlem için yazılı delil ve (B)nin ekonomik yeterliliği gerekçesiyle reddetmiştir; davacı vekili ise temyizinde, davalı (A)nın yemin beyanının vekalet ilişkisini kanıtladığını, yazılı şekle tabi olmayan vekaletin kötüye kullanıldığını, diğer davalının da kötü niyetle hareket ettiğini ileri sürerek tüm taşınmazın müvekkili adına tescilini talep etmektedir.
7. Hukuk Dairesi         2025/3730 E.  ,  2026/1434 K.
"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi

SAYISI
: 2025/471 E., 2025/1474 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ
: Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI
: 2022/307 E., 2024/499 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; dava konusu taşınmazın müvekkili tarafından davalı ...'e gönderilen para ile alındığını ve müvekkili adına tescil edilmesi gerekirken davalılar adına tescil edildiğini, davalıların ekonomik durumlarının taşınmazın alındığı tarihte ilgili taşınmazı almak için yeterli olmayıp davalıların dava konusu taşınmazı müvekkilinin göndermiş olduğu para ile satın aldıklarını, her ne kadar davalılar ile müvekkilinin taşınmazın müvekkili/davacı adına satın alınacağı konusunda anlaşmış iseler de davalıların taşınmazı kendi adlarına tescil ettirmek suretiyle müvekkilinin mağduriyetine sebep olduklarını belirterek; dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptalini ve davacı adına tescilini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; müvekkili açısından davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, taşınmazın alımı sırasında müvekkilinin mal varlığının olmadığına ilişkin davacı iddialarının yerinde olmadığını belirterek; davanın reddini savunmuştur.
2. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının müvekkiline para göndermediğini, birikimleriyle taşınmazı satın aldıklarını belirterek, dava dilekçesindeki tüm vakıaları inkar ederek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin karar başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Davalı ...'in de kabulünde olduğu üzere dava konusu taşınmazın satın alınması için davacı tarafça para gönderildiğinin açık olduğu ve ...'in kendisine yüklenen bu yükümlülüğü yerine getirmeyerek dava konusu taşınmazın 1/2 hissesini kendi adına tescil ettirdiği, davacı tarafça herhangi bir yazılı delil sunulamamış olsa da yemin delili hususunda da az yukarıda bahsedildiği üzere ...'in talimat mahkemesi huzurunda verdiği davayı kabule ilişkin beyanlarının olduğu, öte yandan 1/2 hisse ile malik olan davalı ... yönünden ise yine inançlı işlemin yazılı delille ispatı gerektiği hususundan hareketle, kendisinin ediniminin de iş bu davacı tarafça gönderilen para ile sağlandığının söylenemeyeceği, zira para gönderme ve alma işleminin taraflarından birisi olmadığı gibi taşınmazın 1/2 hissesini alabilecek ekonomik gücü bulunduğuna dair yapmış olduğu savunmaları destekler mahiyette somut deliller sunduğu..." gerekçesiyle; ...Mahallesi, 50 31... parsel sayılı taşınmazdaki 2. normal kat, 6 No.lu bağımsız bölümdeki davalı ... adına kayıtlı 1/2 hisseli tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya tesciline, davalı ... hakkında açılan davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; öncelikle Bölge Adliye Mahkemesi kararının gerekçe içermediğini ve bu durumun anayasal ihlal olduğunu, Mahkemece verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, davalı ...'in yemin beyanı ile kendisine "vekâleten" taşınmaz alımı için para gönderildiği ispat edilmiş olup, artık inançlı işlem değil, vekâlet görevinin kötüye kullanılmasının söz konusu olduğunu, diğer davalı ...'ın da bu durumu bilerek ve herhangi bir bedel ödemeden taşınmazı kendi adına almış olup, kötü niyetli olan bu davalı adına olan tescilin yolsuz olduğunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda vekâlet akdinin kurulmasının özel bir şekle tâbi tutulmadığını, vekâlet sözleşmesinin yazılı olarak kurulabileceği gibi taraflar arasında karşılıklı iradelerin birleşmesi ile sözlü olarak da kurulabileceğini, ...'in Mahkeme huzurunda verdiği yemin beyanında ve tanık anlatımları ile müvekkili ... tarafından davalı ...'e gönderilen paranın müvekkili ...adına taşınmaz almak üzere vekâleten olduğunun ortaya çıktığını, müvekkili ...tarafından bu amaçla gönderilen paranın davalı ... tarafından kabul edilerek vekâlet ilişkisinin taraflar arasında kurulduğunu, bu aşamadan sonra davalı ... tarafından bu paranın müvekkilinin iradesi ve talimatı dışında kullanılmasının vekâlet görevinin kötüye kullanılması anlamında olduğunu, müvekkilinin yurt dışında yaşadığı için vekâlet vermek için konsolosluktan randevu almak gerekmekte olup, müvekkilce gönderilen para ile ancak 3 gün sonra davalılar adına taşınmaz satın alındığını, müvekkilinin henüz resmî vekâleti çıkaramamış olmasının vekâlet akdinin kurulmadığı şeklinde yorumlanmasının ve yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle inançlı işlem kapsamında davanın reddine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, davalılar ... ile ... (...)'in karı koca olup davacının ise davalı ... ile kardeş olduklarını, müvekkilce gönderilen para ile davalılar adına 1/2'şer hisse ile taşınmaz aldıklarını yemin esnasında davalı ...'in ikrar ettiğini, taraflar arasındaki ilişkinin ve işbu davanın tanıkla ispatının mümkün olduğunu, paranın müvekkili ... adına taşınmaz almak üzere davalı ... gönderildiğinin davalı eş ... tarafından bilinemeyeceğinden bahsedilemeyeceğini, davalıların el ve iş birliği içinde hareket ettiklerini, huzurdaki davada müvekkilinin hile ile aldatılması da söz konusu olup bu hususun da tanık dâhil her türlü delille ispat olunabileceğini, davalı ...'nin ev hanımı olduğunu, davalı ...'nin kuyumcu kartviziti olarak sunduğu belgenin delil vasfını taşımadığını, tek taraflı düzenlenebilecek imza dâhi içermeyen adi yazılı bir belge olduğunu, müvekkilinin kardeşi davalıya olan güvenini kullanarak işbirliği içinde hareket ederek müvekkilince bedeli ödenen taşınmazı kendi adlarına -hiçbir bedel ödemeksizin- tescil ettirmiş olan davalıların bu tescil işlemlerinin yolsuz olduğunu belirterek; kararın bozulmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık; şahsi hakka dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun "Usul ekonomisi ilkesi" başlıklı 30. madde hükmüne göre; "Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür."
2. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı Kanunun 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dâhil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar, yemin gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması hâlinde hâkimin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarihli ve 2014/14-516 E., 2015/2838 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır.).
İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden 6098 sayılı Kanunun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.
3. 6098 sayılı Kanunun temsil ve vekâlet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 sayılı Kanunda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 s. Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; "Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.
Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.
Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK 504/1). Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dâhi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dâhi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil, değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK'da daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK'da benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan; vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dâhi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne var ki; üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması TMK'nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re'sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
4. İnanç ilişkisi ile temsil ve vekâlet akdine ilişkin yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde; davacı taraf, dava dilekçesinde ve yargılama sürecindeki tüm beyanlarında taşınmazın satın alınabilmesi için gerekli olan paranın kendisi tarafından gönderildiğini ve taşınmazın davalılar adına değil, kendisi adına tescilini istediğini beyan etmiştir. Bu durumda, davacının taşınmazın kendi adına alınması konusunda davalıları vekil tayin ettiğinin kabulü ile uyuşmazlığın vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuki nitelendirmesine dayalı olarak incelenmesi gerekirken dava sebebinin inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil istemi olarak nitelendirilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
12.03.2026 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.