Kötü niyetle tescil edilen, ünlü oyuncu adına kayıtlı tanınmış markanın hükümsüzlüğü davasında Hukuk Genel Kurulunun direnme kararı incelemesi.
Özet: Davacı şirketin, dünyaca tanınmış "..." ibaresini taşıyan markasının haksız yere ve kötü niyetle davalı tarafından Türkiyede tescil edildiği iddiasıyla açtığı marka hükümsüzlüğü davasında; ilk derece mahkemesi ve istinaf mahkemesi davayı kabul ederek davalı markalarının hükümsüzlüğüne karar vermiş, ancak Yargıtay 11. Hukuk Dairesi marka hukukunun ülkesellik ilkesini vurgulayarak bu kararı bozmuş, ilk derece mahkemesinin bozma kararına direnmesi üzerine uyuşmazlık, davalının temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunun incelemesine sunulmuştur.
Hukuk Genel Kurulu         2025/280 E.  ,  2026/144 K.
    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi

    SAYISI
    : 2023/248 E., 2024/33 K.
    ÖZEL DAİRE KARARI
    : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.06.2020 tarihli ve
    2022/261 Esas, 2023/3737 Karar sayılı BOZMA kararı
    Taraflar arasındaki marka hükümsüzlüğü davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
    Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
    Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
    I. DAVA
    Davacı vekili; müvekkili şirketin Amerikalı ünlü oyuncu ...'nin çocukları tarafından kurulduğunu ve bugün dahi onlar tarafından idare edildiğini, müvekkilinin 1980'li yıllardan itibaren "..." ibaresini dünyanın bir çok ülkesinde marka olarak tescil ettirdiğini ve markanın gerçek hak sahibi olduğunu, ayrıca "..." ismini kullanma ve üzerinde yetki verme hususunda da tek yetkili olduğunu, "..." ve aynı ibareli müvekkili markalarının dünya çapında tanındığını, davalının 2010/471 25... /90448 sayılı ve her ikisi de "..." ibaresinden ibaret olan markaları müvekkiline ait markanın tanınmışlığından haksız olarak istifade etmek amacıyla kötüniyetli bir şekilde tescil ettirdiğini ileri sürerek davalı adına tescilli 2010/471 25... /90448 sayılı markaların hükümsüz kılınarak markalar sicilinden terkinine karar verilmesini talep etmiştir.
    II. CEVAP
    Davalı; usulüne uygun tebligata rağmen cevap dilekçesi sunmamış, süresinden sonra beyan dilekçesi vermiştir.
    III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
    İlk Derece Mahkemesinin 12.12.2017 tarihli ve 2016/218 Esas, 2017/273 Karar sayılı kararı ile; davacıya ait "..." ibareli markanın ünlü bir sinema oyuncusunun isminden oluşturulduğu, "..." ibaresi marka olarak ülkemizde davacı adına tescil edilmemiş ise de bir sinema karakterinin ismi olan bu ibarenin ülkemizde bilinen ve tanınan bir isim olduğu, davacının anılan ibareyi bir çok ülkede adına marka olarak tescil ettirdiği, davalının hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen aynı ibareyi tescil ettirmesinin kötüniyetli bir davranış olduğu, kötüniyetin süreyle sınırlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, davalının adına tescilli markayı kovboy resimleriyle birlikte kullanmasının davacı markasına yanaşma ve markanın tanınmışlığından haksız olarak istifade etme amacı taşıdığı, yurt dışında davacı adına tescilli olan markalarla ülkemizde davalı adına tescilli bulunan davaya konu markaların görsel ve işitsel açıdan ayırt edilemeyecek derecede benzer olduğu, davacıya ait ... ibareli marka tanınmış olduğu gibi davacının bu marka üzerinde üstün hak sahipliği de bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 2010/471 25... /90448 sayılı “...” markalarının hükümsüzlüğüne, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) kayıtlarından terkinine karar verilmiştir .
    IV. İSTİNAF
    A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
    İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
    B. Gerekçe ve Sonuç
    Bölge Adliye Mahkemesinin 18.11.2021 tarihli ve 2020/647 Esas, 2021/1398 Karar sayılı kararı ile; davacı markalarının Türkiye'de tescilinin bulunmadığı, markanın kişi adı olması sebebiyle hiçbir emtia grubuyla ilişkilendirilmeyecek derecede özgün ve ayırt ediciliğinin yüksek olduğu, davacı markasının 2009 yılı sonrası yapılan marka ve tescilleri ile dünyada yayıldığı, "..." ibaresinin sinema oyuncusu olarak Türkiye'de ilgili çevrelerde bilindiği, davacı markasının Sınai Mülkiyetin Himayesine Mahsus Milletlerarası Bir İttihat İhdas Edilmesine Dair 20... Tarihli Mukavele (Paris Sözleşmesi) kapsamında korunduğu ve tanınmış marka olduğu, davalının markayı davacının markasından haksız yararlanma amacıyla tescil ettirdiği ve dolayısıyla kötüniyetli olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
    V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
    A. Bozma Kararı
    1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
    2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile "...1.Dava, gerçek hak sahipliği, tanınmışlık ve kötü niyet vakıalarına dayalı marka hükümsüzlüğü istemine ilişkindir.
    2.Marka hukukuna egemen olan ülkesellik prensibi gereğince, tescilli bir marka sahibinin hakları ancak markanın tescilli olduğu ülke sınırları dahilinde korunacak olup başka ülkelerde marka koruması için o ülkede, ilgili mevzuatına göre de markanın tescil edilmesi gerekir. Bu bağlamda her devlet, marka hakkını, maddi ve şekli koşulları yerine getirmek kaydıyla, sadece kendi ülkesinin sınırları içinde koruyacak, yine sadece kendi ülkesinde vuku bulan ihlallerde, tecavüze uğrayan ve kendi kanunlarına göre hak sahibi olan kişinin, kendi ülkesindeki hukuk yollarını kullanmasını sağlayacaktır. Davacı yan, "..." ibareli markaları, dünyanın bir çok ülkesinde 1980'li yıllardan itibaren hükümsüzlüğü talep edilen davalı markalarının tescilli olduğu sınıflarda adına marka olarak tescil ettirmiş ise de anılan ibareyi Ülkemizde marka olarak tescil ettirmemiştir. Dosya kapsamında, davacının söz konusu işareti, davalı markalarının tescil ediliği tarihten önce Ülkemizde tescilsiz olarak kullandığına ilişkin bir delil de bulunmamaktadır. Bu nedenle, davacı yan, kural olarak yurt dışında tescilli olan "..." ibareli markalarına dayalı olarak davalının aynı ibare ve sınıfa ilişkin markaları Ülkemizde tescil ettirmesine engel olamaz. Zira ülkesellik prensibi gereğince marka sahibinin haklarının ancak markanın tescilli olduğu ülke sınırları dahilinde korunması esastır. Ancak hukukun genel ilkelerine göre kötü niyetin hiç bir şart ve durumda korunup himaye edilmesi söz konusu olamayacağından kötü niyet, ülkesellik prensibinin istinasını teşkil eder. O halde somut uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması için davalının davaya konu markaları kötü niyetle tescil ettirip ettirmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.
    3.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun ( YHGK) 29.06.2022 tarih, 2020/11-699 E., 2022/1093 K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere, gerek 556 sayılı KHK’da gerekse de 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nda hangi hâllerde kötü niyetli marka başvurusunun söz konusu olduğu belirtilmemiştir. Ancak genel olarak kötü niyetli marka başvurusu; hak sahibi olmadığını bilmesine rağmen dürüstlük kuralına aykırı şekilde tescil için başvuruda bulunulması veya başvurunun tescil ettirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda başvuru sahibinin markanın aynısının veya benzerinin bir başkası tarafından kullanıldığını bilmesi veya bilmesi gerekmesi hâli, kötü niyetin varlığında önem kazanmaktadır. Örneğin, gerçek hak sahibi olmamakla birlikte başkasının ticaretinde kullandığı tescilsiz bir işareti, kendisinin hak sahibi olmadığını bile bile tescili için başvuruda bulunan kimse kötü niyetli sayılacaktır. Yine başkası tarafından kullanılan bir markanın aynısını veya benzerini bilerek ve haklı bir neden olmaksızın sırf rakibini engellemek amacı taşıyan engelleme markaları kötü niyetli marka başvurusu olarak değerlendirmelidir. Ayrıca başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme ve marka ticareti yapmak ya da şantaja yönelik başvuruda bulunmak ve tescil ettirmek de kötü niyetli olarak kabul edilmelidir. Görüldüğü üzere kötü niyetli marka başvurusu hâli her somut olay kapsamında ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Bu kapsamda marka hükümsüzlüğü davalarında kötü niyet iddiası ileri sürülmüş ise 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi gereğince kötü niyetin korunması söz konusu olamayacağından her somut olayın özellikleri göz önüne alınarak açıkça kötü niyetle gerçekleştirildiği belirlenen marka tescilinin hükümsüzlüğüne karar verilmelidir.
    4.Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya dönülecek olursa, İlk Derece Mahkemesince, davacı yana ait "..." ibareli markanın ünlü bir sinema oyuncusunun isminden yaratıldığı, "..." ibaresi ülkemizde davacı adına marka olarak tescil edilmemiş ise de bir sinema karakterinin ismi olan bu ibarenin ülkemizde bilinen ve tanınan bir isim olduğu, davacının bu ibareyi bir çok ülkede adına marka olarak tescil ettirdiği, davalının hiç bir zorunluluk bulunmamasına rağmen bu ismi davacı şirketle ilgili olan mal ve hizmetlerde marka olarak tescil ettirmesinin kötü niyetli bir davranış olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Ancak İlk Derece Mahkemesince tanınmışlığa gerekçe olarak gösterilen hususlar davacı markalarına ilişkin değil ünlü aktör ...'nin dünya ve ülkemizdeki ününe ve tanınmışlığına ilişkindir. Adı geçen aktörün ünü ve tanınmışlığı, sözü edilen aktörün isminden yaratılan davacı markalarına mal edilemez. Tanınmışlık olgusunun, marka hukukunda kabul edilen genel prensipler gereğince ayrıca ispatlanması gerekir. Bu bağlamda, davacı adına tescilli markalarının dünyanın bir çok ülkesinde tescilli olup kullanılması bu markaların Ülkemizde de tanındığını kabul için yeterli değildir. Ancak aksi kabul edilse dahi Dairemizin 01.03.2021 tarihli 2020/1726 E., 2021/1838 K. sayılı kararınında da belirtildiği üzere kötü niyete ilişkin başka bir emare olmaksızın salt tanınmış markanın aynı veyahut benzerinin tescil edilmesi kötü niyetin varlığını kabul için yeterli değildir. Kötü niyetin kabulü için bunun yanında, yukarıdaki (4) numaralı bentte de ifade edildiği üzere başvuru sahibinin, markayı gerçekte kullanma amacı olmaksızın engelleme, şantaj ve para koparma gibi amaçlarla tescil ettirdiğinin ispatlanması gerekir.
    5.Hemen belirtmek gerekir ki dosya kapsamında, davalının davaya konu "..." ibareli markaları gerçekte kullanma amacı olmaksızın engelleme, yedekleme veyahut şantaj amacıyla tescil ettirdiğine ilişkin bir delil bulunmamaktadır. Tersine davalının davaya konu markayı tescilli olduğu sınıflarda kullandığı hatta bu markaları çeşitli mecralarda reklam faaliyetlerine konu ettiği anlaşılmaktadır. Bu hale göre, davalının davaya konu markaları kötü niyetle tescil ettirdiğinin kabulü mümkün olmayıp aksi yöndeki İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemeleri gerekçeleri isabetli bulunmamıştır.
    6.Bu itibarla, İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemelerince, davacının, ülkesellik prensibi gereğince, yurt dışında tescilli olan "..." ibareli markalarına dayalı olarak davalının aynı ibare ve sınıfa ilişkin markaları Ülkemizde tescil ettirmesine engel olamayacağı, kötü niyet iddiasının ise ispatlanamadığı gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak karar verilmesi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur.
    B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
    İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
    VI. TEMYİZ
    A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
    Direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
    B. Temyiz Sebepleri
    Davalı vekili temyiz dilekçesinde; davacı markalarının ülkemizde tescilinin bulunmaması nedeniyle Paris Sözleşmesinin 1. mükerrer 6. maddesi kapsamında markaların tanınmışlığının değerlendirileceğini ve Özel Daire bozma ilâmında belirtildiği üzere ülkemizde davacı markalarının değil ... isimli oyuncunun tanındığını, markanın tanınmışlığına dair bir ispatın olmadığını, davacı markalarının yurt dışında tescilli olduğu emtialarda da tanınmış olmadığını, kötüniyetli marka tescili gerekçelerine konu kovboy figürlerinin dava konusu marka üzerinde olmadığını, kötüniyete bağlı hükümsüzlük gerekçelerinin tescil öncesinde de var olması gerektiğini, davacının Türkiye’de markasal kullanımının da bulunmadığını, kötüniyetin varlığı için aranan marka yedekleme, marka ticareti ve şantaj gibi kriterlerin de müvekkili açısından gerçekleşmediğini, hatta davacının uzun zamandır süregelen müvekkili faaliyetlerine sessiz kaldığını belirterek direnme kararının bozulmasını istemiştir.
    C. Uyuşmazlık
    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davalıya ait 2010/471 25... /90448 sayılı “...” ibareli markaların tescilinin kötüniyetli marka tescilleri olarak kabul edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
    D. Gerekçe
    1. İlgili Hukuk
    1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 90. maddesi
    2. Sınai Mülkiyetin Himayesine Mahsus Milletlerarası Bir İttihat İhdas Edilmesine Dair 20... Tarihli Mukavele'nin (Paris Sözleşmesi) 2/1, 6/1. maddeleri ile 1. mükerrer 6. maddesi
    3. Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’nü Kuran Anlaşma’nın eki Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Sözleşmesi'nin (TRIPS) 16/2 ve 3. fıkraları
    4. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (MÖHUK) 23/1. maddesi
    5. 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (556 sayılı KHK) 3, 6, 7, 8, 9, 35/1 ve 42/1. maddeleri
    6. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 2. maddesi
    2. Değerlendirme
    1. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
    2. Bu doğrultuda öncelikle "ülkesellik ilkesi" üzerinde durulması gerekir. Bir devletin egemenliğinin gereği olarak ülkesinin sınırları içinde münhasır, asli ve tam bir yetkiye sahip olması ülkesellik ilkesinin temeli ve gereğidir. Zira ülkesellik bir devletin egemenlik haklarıyla doğrudan ilgilidir.
    3. Marka üzerindeki hak, mutlak bir hak olup sahibine markanın başkası tarafından kullanılmasını yasaklamak da dahil inhisari hak ve yetkiler ile malvarlıksal (maddi) menfaatler ve sınırlı manevi haklar sağlar (Ünal Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul, 5. Baskı, 2012, s. 381). Marka hukukunda da ülkesellik ilkesinin geçerli olduğu görülmektedir. Şöyle ki, Türkiye'nin de taraf olduğu Paris Sözleşmesi'nin 2/1. maddesi; "Birlik üyesi ülkelerden birinin vatandaşları, sınai hakların korunmasıyla ilgili hususlarda, diğer Birlik ülkelerinin kanunlarınca kendi vatandaşlarına tanınan veya bundan sonra tanıyabileceği bütün menfaatlerden bu sözleşme ile özel olarak sağlanmış olan haklara halel gelmemesi kaydıyla yararlanacaktır. Sonuç olarak, bu kişiler haklarına herhangi bir şekilde tecavüz edilmesine karşı, o ülke vatandaşlarına yüklenen kural ve işlemlere uymak şartıyla, onların sahip olduğu aynı koruma ve kanuni yollardan yararlanacaktır" hükmünü ve 6/1. maddesi ise "Ticari markaların başvuru ve tescil koşulları, her bir Birlik ülkesinin, yerel yasaları ve mevzuatıyla belirlenecektir" hükmünü haizdir. Anlaşıldığı üzere bir sınai mülkiyet hakkının korunmasının, korumanın istendiği ülke hukukuna tabi olması ülkesellik ilkesinin bir sonucudur. Yine iç hukukumuzda MÖHUK'un "Fikrî mülkiyete ilişkin haklara uygulanacak hukuk" başlıklı 23/1. maddesinde fikrî mülkiyete ilişkin hakların hangi ülkenin hukukuna göre koruma talep ediliyorsa o hukuka tâbi olacağı düzenlenmiş; dava tarihi itibariyle somut olaya uygulanması gereken 556 sayılı KHK'nın 3. maddesinde ise KHK'nın öngördüğü korumanın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ikametgahı olan veya sınai veya ticari faaliyette bulunan gerçek ya da tüzel kişilerce veya Paris Sözleşmesi yahut TRIPS hükümleri dahilinde başvuru hakkına sahip kişilerce elde edileceği, 556 sayılı KHK kapsamına girmemekle beraber, Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki kişilere kanunen veya fiilen marka koruması tanımış yabancı devletlerin gerçek ya da tüzel kişilerin de karşılıklılık ilkesi uyarınca Türkiye'de marka korunmasından aynı şekilde yararlanacakları düzenlemesine yer verilmiştir.
    4. Markaların korunması kural olarak, gerek 556 sayılı KHK'nın 6 ve gerekse de 10.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu'nun (SMK) 7. maddesi gereğince tescil yoluyla elde edilir. Bu husus 556 sayılı KHK’nin 6. maddesinde “Bu Kanun Hükmünde Kararname ile sağlanan marka koruması tescil yoluyla elde edilir” şeklinde belirtilmiştir ki buna “tescil ilkesi” denilmektedir.
    5. Bu itibarla, markanın sahibine sağladığı haklar kural olarak tescil ile oluşur ve üçüncü kişilere karşı da marka tescilinin yayını tarihinden itibaren hüküm ifade eder (556 sayılı KHK, md. 9/3). "Markaların korunmasının ülkeselliği ilkesi" olarak adlandırılan bu durum, her ülkenin kendi sınırları içerisinde ve mevzuatına göre tescil edilmiş bir markayı koruma siyasetinin bir ifadesidir. Buna göre tescilli bir marka sahibinin hakları ancak markanın tescilli olduğu ülke sınırları dahilinde korunacak olup başka ülkelerde marka korumasının temin edilmesi için koruma istenen ülke mevzuatına göre aranan şartların sağlanıyor olması gerekir. Her devlet marka hakkını, kendi iç mevzuatı uyarınca öngörülen maddi ve şekli koşulların yerine getirilmesi kaydıyla, sadece kendi ülkesinin sınırları içinde koruyacak, yine sadece kendi ülkesinde vuku bulan ihlallerde tecavüze uğrayan ve kendi kanunlarına göre hak sahibi olan kişinin, kendi ülkesindeki hukuk yollarını kullanmasını sağlayacaktır. Bu itibarla kural olarak, yurtdışında önceden tescilli olsa bile Türkiye’de tescil edilmemiş bir markaya karşı Türkiye’deki tescilli marka korunacaktır.
    6. Önemi nedeniyle belirtmek gerekir ki, ülkesellik ilkesinin çok katı şekilde uygulanması bireylerin hak kaybına uğramalarına neden olabileceği gibi oldukça zayıf uygulanması veya tamamen yok sayılması da devlet egemenliğinde zafiyete neden olabilir. Bu kapsamda tescilli markaların ülkesel olarak korunması ilkesinin birtakım istisnaları bulunmaktadır ki, Paris Sözleşmesinin 1. mükerrer 6. maddesi ile TRIPS'in 16/2 ve 3. fıkralarında da belirtilen tanınmış markalar ile kötüniyetli marka tescili hâli, koruma sağlanması için gerekli görülen tescilin ve dahi ülkesellik ilkesinin istisnasını teşkil eder. Bir başka anlatımla, Türkiye'de tescili bulunmamakla birlikte Paris Sözleşmesine taraf ve TRIPS'e üye ülkelerden birinde tanınmış bir markanın benzer sınıflarda koruma talep edilebilmesi mümkün olmakla birlikte, aleyhinde koruma talep edilen markanın kötüniyetli bir tescile dayanması hâlinde de korunması istenen markanın Türkiye'de tescil edilmiş olması şartı aranmayacaktır.
    7. Bu noktada, uyuşmazlığın kapsamı ve ülkesellik ilkesinin istisnalarından biri olması itibariyle kötüniyetli marka tesciline değinmek gerekir. Şöyle ki "kötüniyetli tescil" veya "kötüniyetli marka başvurusu" kavramlarından ne anlaşılacağı mevzuatımızda açıkça düzenlenmemiştir. Gerçekten de 556 sayılı KHK’da kötüniyete açıkça bir tescil engeli olarak dahi yer verilmemiş; sadece 556 sayılı KHK’nın 35/1. maddesinde mutlak ve nispi ret nedenlerinin yanında, ayrıca itiraz nedeni olarak öngörülmüştür. Anılan madde “Tescil başvurusu yapılmış markanın 7 nci ve 8 inci madde hükümlerine göre tescil edilmemesi gerektiğine ilişkin itirazlar ile başvurunun kötü niyetle yapıldığına ilişkin itirazlar ilgili kişiler tarafından marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılır” hükmünü haizdir. Buna göre, bir marka başvurusunda mutlak veya nispi ret nedenlerinin varlığı mevcut olmasa dâhi marka başvurusu kötüniyetle yapıldığı takdirde ilgili kişiler marka başvurusuna itiraz edebileceklerdir.
    8. Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 35/1. maddesi gereğince kötüniyet itirazının ilgili kişiler tarafından ileri sürülmesi ve bu talebin TÜRKPATENT tarafından ret veya kabul şeklinde karara bağlanması gerekmektedir. Görüldüğü üzere TÜRKPATENT, kötüniyetli marka başvurusuna karşı resen hareket etmemekte, bu yönde yapılacak bir itiraz üzerine inceleme yapmaktadır. Bu nedenle kötüniyet itirazı, nispi veya mutlak ret nedenleri açısından değerlendirildiğinde, itiraz üzerine harekete geçilmesi nedeniyle nispi ret nedeni olarak kabul edilmelidir.
    9. Tescil edilmiş bir markanın hükümsüzlük hâlleri 556 sayılı KHK’nın 42. maddesinde düzenlenmiş olup 556 sayılı KHK’nın 42/1-(a) maddesinde aynı KHK’nın 7. maddesinde sayılan mutlak ret nedenleri; 42/1-(b) maddesinde ise aynı KHK’nın 8. maddesinde sayılan nispi ret nedenleri hükümsüzlük hâlleri arasında belirtilirken; kötüniyetli tescil ayrı bir hükümsüzlük nedeni olarak sayılmamıştır. Ancak 556 sayılı KHK'nın 42. maddesinde düzenlenmemiş olsa da tescil başvurusunun kötüniyetle yapılmış olması hâli genel hüküm ve temel prensip niteliğindeki TMK'nın 2. maddesi gereğince kötüniyetin korunması söz konusu olamayacağından, başlı başına bir hükümsüzlük nedeni olarak öğreti ve uygulamada benimsenmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 16.07.2008 tarihli ve 2008/11-501 Esas, 2008/507 Karar ve 17.06.2021 tarihli ve 2017/11-25 Esas, 2021/778 Karar sayılı kararları). Nitekim bu benimseme aynı zamanda 556 sayılı KHK'nın marka hakkının korunmasına ilişkin genel sistematiğine de aykırı düşmemektedir. Zira 556 sayılı KHK'nın 42/1-(a) maddesinde yer alan “Tanınmış markalarla ilgili hükümsüzlük davalarının tescil tarihinden itibaren 5 yıl içerisinde açılması gerekir. Markanın tescilinde kötü niyet varsa iptal davası süreye bağlı değildir" hükmünden de anlaşılacağı üzere 556 sayılı KHK'nın amacı her hâlükarda kötüniyetli tescillerin önlenmesidir. Bununla birlikte 556 sayılı KHK’nın mehazını oluşturan 89/104 sayılı Avrupa Birliği Marka Yönergesi’nin 3/2. maddesi ve 40/94 sayılı Topluluk Marka Tüzüğü’nün 51/1-(b) maddesinde de kötüniyetli marka tescil başvurusu, mutlak ret ve hükümsüzlük nedeni olarak düzenlenmiştir. Bu durumda, gerek öğreti ile uygulamada ve gerekse de mukayeseli hukuk ve mehaz Avrupa Birliği mevzuatında yer alan hükümler itibariyle, marka hukukundaki ülkesellik ile başvuru ve tescilde öncelik ilkelerinin yanında ayrıca başvuru ve tescilde kötüniyetin himaye edilmemesine ilişkin temel ilkenin de aynen korunduğu anlaşılmaktadır.
    10. Hemen belirtilmelidir ki; 10.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren SMK'nın 6/9. maddesinde, kötüniyetle yapılan marka başvurularına itirazın nispi ret nedeni olduğu açıkça düzenlenmiştir. Ayrıca hükümsüzlük hâllerinin düzenlendiği SMK’nın 25. maddesinde nispi ret nedenlerinden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme tarafından markanın hükümsüzlüğüne karar verileceği de belirtilmiştir. Bu kapsamda kötüniyetli tescil 556 sayılı KHK döneminde öğreti ve uygulama ile hükümsüzlük nedeni olarak kabul edilmiş iken SMK ile birlikte artık açıkça hükümsüzlük hâli olarak düzenlenmiş bulunmaktadır.
    11. Öte yandan 556 sayılı KHK’da ve SMK’da hangi hâllerde kötüniyetli marka başvurusunun söz konusu olduğu belirtilmemiştir. Ancak genel olarak kötüniyetli marka başvurusu; hak sahibi olmadığını bilmesine rağmen dürüstlük kuralına aykırı şekilde tescil için başvuruda bulunulması veya başvurunun tescil ettirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda başvuru sahibinin markanın aynısının veya benzerinin bir başkası tarafından kullanıldığını bilmesi veya bilmesi gerekmesi hâli, kötüniyetin varlığında önem kazanmaktadır. Örneğin, gerçek hak sahibi olmamakla birlikte başkasının ticaretinde kullandığı tescilsiz bir işareti, kendisinin hak sahibi olmadığını bile bile tescil ettirmek için başvuruda bulunan kimse kötüniyetli sayılacaktır. Yine başkası tarafından kullanılan bir markanın aynısını veya benzerini bilerek ve haklı bir neden olmaksızın sırf rakibini engellemek amacı taşıyan engelleme markaları kötüniyetli marka başvurusu olarak değerlendirmelidir. Ayrıca başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme ve marka ticareti yapmak ya da şantaja yönelik başvuruda bulunmak ve tescil ettirmek de kötüniyetli olarak kabul edilmelidir (YHGK, 2008/11-501 Esas, 2008/507 Karar ve 2017/11- 25... /778 Karar sayılı kararları). Görüldüğü üzere kötüniyetli marka başvurusu hâli her somut olay kapsamında ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur.
    12. Bu kapsamda markanın dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanımının engellenmesi, markadan haksız olarak yararlanılması, gerçekte kullanılmayıp yedeklenmesi, marka ticareti yapılması ya da gerçek hak sahibine şantaj yapılması gibi marka fonksiyonlarına aykırı biçimde tescil edilmesi tanınmış markalara yönelik de olabileceği gibi yine markanın fonksiyonu dışında belirtilen kötüniyetli amaçlarla belirli bir üne sahip kişi isimlerini içermesi de mümkündür. Bir başka anlatımla, tanınmış bir markanın ya da ünlü birinin isminin markanın fonksiyonu dışında kötüniyetli şekilde marka olarak tescili hâlinde de TMK'nın 2. maddesi gereğince kötüniyetin korunması söz konusu olamayacağından, somut olayın özelliklerine göre yapılacak değerlendirmeyle markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilir.
    13. Bu aşamada tanınmış bir markanın kötüniyetli olarak tescili bakımından "tanınmış marka" kavramı üzerinde durmakta fayda vardır. Tanınmış marka kavramı ne 556 sayılı KHK'da ne de SMK'da tanımlanmış olup ilk kez Paris Sözleşmesinin 1. mükerrer 6. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan sözleşme maddesi "(1) Birlik ülkeleri, tescilin yapıldığı ülkenin yetkili makamınca söz konusu ülkede bu sözleşmeden yararlanacağı kabul olunan bir kişiye ait olduğu, aynı veya benzeri mallar için kullanıldığı iyi bilinen tanınmış bir markanın herhangi bir karışıklığa yol açabilecek bir şekilde yeniden reprodüksiyonunu, taklit edilmesini veya aslına yakın bir şekilde değiştirilmesini içeren bir markanın kullanılmasını gerek mevzuat izin verdiği takdirde re'sen gerekse ilgilinin isteği üzerine yasaklamayı ve tescilini reddetmeyi veya iptal etmeyi taahhüt ederler. Markanın elzem bir bölümünün tanınmış bir markanın reprodüksiyonundan oluşması veya bu tanınmış markayla karıştırılabilecek bir taklitten ibaret olması durumunda da, bu hükümler geçerli olacaktır.
    (2) Böyle bir markanın iptalinin istenmesi için tescil tarihinden itibaren en az beş yıllık bir sürenin tanınması gerekecektir. Birlik ülkeleri, kullanmanın yasaklanması talebinin yapılması için gerekli süreyi
    Tanıyabilirler.
    (3) Kötü niyetli tescil edilen veya kullanılan markaların kullanımının yasaklanmasını veya iptalini istemek için süre tespit edilmeyecektir" şeklindedir. Tanınmış markalara ilişkin Türkiye'nin de taraf olduğu bir diğer önemli uluslararası metin ise TRIPS'dir. TRIPS'in tanınmış markalara ilişkin 16/2 ve 3. fıkraları ise; "2. Paris Sözleşmesi'nin (1967) 6'ncı mükerrer maddesi, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, hizmeüere de uygulanacaktır. Üyeler bir markanın tanınmış olup olmadığını tesbit ederken, markanın promosyonu sonucunda kazanılan herkesçe bilinme durumunu dikkate alacaklardır.
    3. Paris Sözleşmesi'nin (1967) 6'ncı mükerrer maddesi, markanın tescil edildiği mal veya hizmetlere benzemeyen mal veya hizmetlere de, gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır, ancak şu koşulla ki, markanın bu mal veya hizmetlerle ilgili kullanımı, bu mal veya hizmetlerle tescilli markanın sahibi arasında bir bağlantı olduğunu göstermeli ve bu kullanım şekli nedeniyle tescilli ticari marka sahibinin menfaatlerinin zarar görme olasılığı mevcut olmalıdır" hükmünü haizdir. Mevzuatımızda da 556 sayılı KHK döneminde KHK'nın 7/1-(ı) bendinde "sahibi tarafından izin verilmeyen Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesine göre tanınmış marka" başvurusu mutlak ret nedenleri arasında sayılmış, aynı KHK'nın hükümsüzlük hâllerini düzenleyen 42/1-(a) maddesinde de anılan hükme atıf yapılmışsa da KHK'nın 7/1-(ı) maddesi Anayasa Mahkemesinin 27.05.2015 tarihli ve 2015/33 Esas, 2015/50 Karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Daha sonra yürürlüğe giren SMK'nın 6/4. maddesi ise Paris Sözleşmesinin 1. mükerrer 6. maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvurularının, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedileceği şeklindeki düzenlemeye 556 sayılı KHK'dan farklı olarak nispi tescil engelleri arasında yer vermiş, 25/1. maddesinde de bu durumu hükümsüzlük nedenlerinden biri olarak saymıştır. Hâl böyle olmakla birlikte gerek somut olaya uygulanacak olan 556 sayılı KHK'nın gerek 42. maddesinde yer alan atıf ve aynı KHK'nın 8/4. maddesinde yurtiçinde tanınmış markalara yönelik korumanın devam ediyor oluşu ve gerekse de Anayasanın 90/son hükmü birlikte değerlendirildiğinde tanınmış markalar için hükümsüzlük nedeni olarak koruma mümkündür (Uğur Çolak, Türk Marka Hukuku, İstanbul, 5. Baskı, 2023, s. 472.).
    14. Öte yandan 556 sayılı KHK'nın 8/4. maddesi "Marka, tescil edilmiş veya tescil için başvurusu daha önce yapılmış bir markanın aynı veya benzeri olmakla birlikte, farklı mallar veya hizmetlerde kullanılabilir. Ancak, tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış markanın, toplumda ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarına zarar verebileceği veya tescil için başvurusu yapılmış markanın ayırt edici karakterini zedeleyici sonuçlar doğurabileceği durumda, tescil edilmiş veya tescil için başvurusu daha önce yapılmış bir marka sahibinin itirazı üzerine, farklı mal veya hizmetlerde kullanılacak olsa bile, sonraki markanın tescil başvurusu red edilir" hükmünü, aynı doğrultuda olan SMK'nın 6/5 maddesi ise "Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir" hükmünü içermekte olup anılan maddelerde Paris Sözleşmesi'nin 1. mükerrer 6. maddesi uyarınca öngörülen korumadan farklı olarak ülke içinde tanınmış markanın farklı mal veya hizmetlerde de korunabileceği ancak bunun için maddede belirtilen diğer koşulların mevcudiyeti yanında ülke içinde de belirli bir tanınmışlığa erişmiş olması şartı aranmıştır.
    15. Bu noktada tanınmışlığın ne şekilde belirleneceği, bir başka anlatımla hangi markaların tanınmış, hangilerinin toplumda tanınmışlık düzeyine erişmiş olduğunun tespiti oldukça önem arz etmektedir. Bu kapsamda 1999 yılında "WIPO (World Intellectual Property Organization-Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı) Ortak Tavsiye Kararı" adı altında bazı ölçütler getirilmiş ve bir markanın tanınmışlığında kendisinden yararlanılabilecek bazı kriterler oluşturulmuştur. Bu kriterler, bağlayıcı olmamakla birlikte uygulama ve öğretide de kabul görmektedir. Buna göre, bir markanın tanınmışlığı belirlenirken “toplumun ilgili kesiminde markanın tanınma derecesi”, “markanın kullanıldığı coğrafi alan, kullanım süresi ve yoğunluğu”, “marka promosyonlarının hedef aldığı coğrafi alan, promosyon süresi ve yoğunluğu”, “markanın tesciller veya tecil başvuruları ile korunduğu coğrafi alanın büyüklüğü”, “markanın resmî makamlarca tanınmışlığına delalet eden karar ve uygulamaları”, “markanın ekonomik değeri” şeklinde sıralanan ölçütler nazara alınarak somut olayın niteliğine uygun düştüğü ölçüde ve sunulan delillerden hareketle bir karara varılacak, bunun yanında bir markanın yurtdışında tanınmış olmasının tek başına koruma talep edilen ülkede tanınmış olduğu sonucu doğurmayacağı ve bu durumun yukarıda belirtilen nedenlerle korumanın kapsamında değişikliğe neden olabileceği de dikkate alınacaktır. Gerçekten de bu kriterler çerçevesinde bir inceleme yapılmaksızın salt markanın tescilli olduğu ülke sayısı gözetilerek yapılacak olan değerlendirmenin tanınmışlığın tespiti açısından doğru sonuç vermesi beklenemez. Zira bir marka için aynı anda onlarca ülke seçilerek tescil yapılması kolay ve kısa süreli bir işlemdir. Ayrıca tanınmışlık durağan değil oldukça değişken bir olgu olup günümüz ticari koşulları dikkate alındığında, bir markanın tescilinden çok kısa süre sonra tanınmış hâle gelmesi mümkün olduğu gibi bir kaç yıl öncesine kadar tanınan bir markanın kısa sayılabilecek bir süre sonra sıradan bir marka hâlini alması da mümkündür (Çolak, s. 481). Dolayısıyla yapılacak olan bu tanınmışlık incelemesinde, gerekli görüldüğü takdirde, teknik hususlardaki belirlemelerin yapılabilmesi için bilirkişi incelemesine de başvurulabilecektir. Öte yandan WIPO kriterlerine göre bir markanın toplumda tanınmışlık düzeyine erişmesinde dikkate alınacak toplum kesiminden kasıt, her somut olayın özelliklerine bağlı olarak değişmekle birlikte, markanın kapsadığı mal veya hizmet tipinin mevcut ve müstakbel müşterileridir (Hakan Karan, Mehmet Kılıç, Markaların Korunması 556 Sayılı KHK Şerhi, Ankara, 1. Baskı, 2004, s. 202).
    16. Değinilmesi gereken son husus ise toplumda belli bir üne sahip kişi isimlerinin kötüniyetli şekilde marka olarak tescil edilmesi hâlidir. 556 sayılı KHK'nın 8/5. maddesi "tescil için başvurusu yapılmış markanın, başkasına ait kişi ismi, fotoğrafı, telif hakkı veya herhangi bir sınai mülkiyet hakkını kapsaması halinde, hak sahibinin itirazı üzerine tescil başvurusu reddedilir" şeklinde olup SMK'nın 6/6. maddesinde de kişi isimlerine ilişkin hüküm muhafaza edilmiştir. Anılan hükme göre bir başkasına ait kişi ismini içeren marka başvuruları hak sahibinin itirazı üzerine reddedilecekse de bu yöndeki itirazların başvurunun iyiniyetli ya da kötüniyetli olup olmadığı noktasında dikkatli bir incelemeye tabi tutulması gereklidir. Aynı şekilde 556 sayılı KHK'nın hükümsüzlük hâllerini düzenleyen 42/1-(b) maddesinin yollamasıyla bir başkasına ait kişi ismini içeren markaların hak sahibi tarafından hükümsüzlüğü, açıklanan kötüniyetin varlığına dikkat edilmek suretiyle istenebilir.
    17. Tüm bu açıklamalar ışığı altında somut olay değerlendirildiğinde; davacı Şirket dünyaca ünlü oyuncu ...'in mirasçıları tarafından kurularak bu isim üzerinde hak sahibi olduğu ve bir çok ülkede aynı ibareli davalıdan çok daha eski tarihlere dayanan tescilli tanınmış markalarının bulunduğu iddiasıyla, davalının kötüniyetli şekilde oyuncu ...'in isminden ve aynı ibareli müvekkilinin tanınmış markalarından yararlanmak maksadıyla 19.07.2010 başvuru ve 19.07.2011 tescil tarihli 2010/47125 sayılı "..." ibareli marka ile 04.11.2011 başvuru ve 06.03.2013 tescil tarihli 2011/90448 sayılı "..." ibareli markayı tescil ettirdiğini ileri sürerek anılan markaların hükümsüzlüğünü talep etmiş ise de, ülkemizde davacıya ait "..." ibareli herhangi bir marka tescili bulunmadığı gibi dosyaya sunulan deliller dikkate alındığında davacının dava tarihi itibariyle ülkemizde marka kullanımının da mevcut olmadığı anlaşılmaktadır.
    18. Bu hâliyle, davacının ülkemizde tescilli markası bulunmadığı gibi tescilsiz marka kullanımı da ispatlanamadığına göre somut olayın ülkesellik ve markaların korunmasında tescil ilkesi kapsamında ele alınarak incelenmesi ve anılan ilkelerin istisnasını teşkil eden davalının davaya konu marka tescillerinin kötüniyetli olduğu iddiası üzerinde durularak bir değerlendirme yapılması gereklidir.
    19. Bu kapsamda kötüniyetin varlığını ispat yükü üzerinde olan davacı, davalının oyuncu ...'in ismi ve kendisinin "..." ibareli markalarının tanınmışlığından haksız yarar sağlama amacıyla dava konusu markaları kötüniyetli olarak tescil ettirdiği iddiasını ispata yönelik olarak; farklı ülkelerde marka tescili yapıldığına dair marka tescil belgeleri ile oyuncu ... ve kovboy temalı kupa, şapka, çakı, silah, tabanca, takı gibi eşyaların satışına dair aidiyeti anlaşılmayan yurtdışı internet sitelerinin; oyuncu ... posterlerinin, kartpostallarının ve ...'in rol aldığı filmlere ilişkin DVD'lerin satışına ilişkin Türkiye'de faaliyet gösteren dava dışı online satış sitelerinin ve yine Türkiye'de faaliyet gösteren dava dışı online dijital medya platformları ile ayrıca ... adına yapılan sosyal sorumluluk projeleri ve faaliyetlerinin görsellerini delil olarak sunmuştur. Hâl böyle olmakla birlikte taraflar arasında oyuncu ...'in gerek dünyada ve gerekse de ülkemizde isim olarak tanınmış olduğu noktasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bunun yanında, davacının bir çok ülkede "..." markasının tescilini sağlamış olması yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde tek başına markanın tanınmışlığını ispatlamaya yeterli değildir. Anılan diğer deliller de oyuncu ...'in isim olarak tanınmışlığını ispata yönelik olup aynı ibareli davacı markalarının tanınmışlığını ispata yeterli görülmediğinden, davacının markalarının ülkemizde ve dünyada tanınmış olduğuna yönelik iddiasını ispat ettiği kabul edilemez.
    20. Öte yandan davacı yukarıda belirtilen delillerin yanında, davalının kovboy temalı marka kullanımlarını gösteren görseller ibraz etmiş, davalı da bu kullanımlarını inkâr etmemekle birlikte tescil sonrası reklam faaliyetlerini gösteren delil sunmuştur. Bir başka anlatımla davalının dava konusu "..." ibareli markalarını kovboy temasıyla birlikte de olsa kullanmakta olduğu noktasında taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
    21. Bu itibarla, tüm dosya kapsamında mevcut olan deliller, davalının davacı markalarını ve oyuncu ...'in ismini dürüstlük kurallarına aykırı olarak, davacının ülkemizde tescilli olmamakla birlikte tescilsiz dahi kullanılmamış olan ve davacı adına tescilli olduğu davalı tarafından bilindiği de ispatlanamayan markalarını ele geçirme kastıyla, bu markalardan ve isimden haksız yararlanma yahut davacı tarafından ülkemizde kullanılmasını önleyerek gelecekte davacıdan bu yönde şantaj yoluyla ticari çıkar elde etmeye yönelik olarak tescil ettirdiği iddiasını ispata yeterli görülmemiştir. Bu kapsamda İlk Derece Mahkemesince, davacının markalarıyla dava dışı oyuncu ...'in isminin tanınmışlığını ayrılmaz bir bütün hâlinde görüp salt buradan hareketle; davalının oyuncu ...'in ismi ve davacı markalarının ülkemizdeki tanınmışlığından haksız yarar sağlayacağı, dolayısıyla dava konusu tescillerin kötüniyetli olduğu yönündeki kabule dayalı mütalaa veren bilirkişi heyeti raporuna itibar edilerek davanın kabulüne karar verilmesi isabetli olmamıştır.
    22. Öte yandan eldeki dava, oyuncu ...'in mirasçıları tarafından değil mirasçıları eliyle kurulduğu iddia olunan davacı Şirket tarafından açılmış olup ...'in mirasçılarının davacı şirkete oyuncunun isim hakkı üzerinde hak sahipliği tanıdıkları hususu ispatlanmış değildir. Zira dosya kapsamında isimden doğan hakların marka olarak kullanımı kapsamında bir hak devrine ilişkin soyut beyan dışında herhangi bir delil de mevcut değildir.
    23. Hâl böyle olmakla birlikte davacının, ülkesellik prensibi gereğince, yurt dışında tescilli olan "..." ibareli markalarına dayalı olarak, davalının aynı ibare ve sınıfa ilişkin markaları Ülkemizde tescil ettirmesine engel olamayacağı, kötüniyet iddiasının ise dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ışığında ispatlanamadığı gözetilerek yapılacak değerlendirme neticesinde hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.
    24. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; anılan ibarenin kovboy filmleriyle ünlü bir Amerikalı oyuncunun isim ve soy ismi olduğu, bu ibarenin davacı adına birçok ülkede marka olarak tescil edildiği, bilirkişi raporunda da davalının marka tescilinin kötüniyetli olarak belirtildiği, Paris Sözleşmesi gereği davacının tanınmış markalarının korunacağı ve kötüniyetli marka tescilinin ülkesellik ilkesinin uygulanmasına engel teşkil edeceği, bu nedenle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul Çoğunluğunca benimsenmemiştir.
    25. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
    26. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
    VII. KARAR
    Açıklanan sebeple;
    Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,
    İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
    Dosyanın HMK'nın 373/1. fıkrası uyarınca İlk Derece Mahkemesine, karardan bir örneğin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
    İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 11.03.2026 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
    ''K A R Ş I O Y''
    1. Sayın Çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, dosyanın mevcut durumu itibariyle davalıya ait “...” ibareli markaların tescilinin kötüniyetli marka tescilleri olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre davalı markalarının hükümsüzlüğüne karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Kanaatimizce davalı markalarının iki ayrı hukuki nedene dayalı olarak kötüniyetli marka tescili niteliği taşıdığından hükümsüzlüğüne karar verilmesi gerekmektedir.
    2. Bunlardan birincisi, davalının kişilik hakları kapsamında ünlü bir sinema sanatçısı olan ...’in ismini şöhret transferi yolu ile haksız olarak kullanmasıdır. İkincisi ise “tanınmış markanın” kötüniyetli bir şekilde kullanılması nedenine dayalı hükümsüzlük nedenidir. Aşağıda bu iki ayrı hukuki nedene dayalı açıklamalar yapılacaktır.
    3. Kişi adının izinsiz bir şekilde markada kullanılması ile ilgili olarak hukuki dayanağı (tescil tarihindeki hukuki mevzuat dikkate alındığında) 24.06.1995 tarihli ve 556 sayılı mülga Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) 8. maddesinin 5. fıkrası ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 6. maddesinin (6) numaralı fıkrası oluşturmaktadır.
    4. 556 sayılı mülga KHK’nın 8. maddesinin 5. fıkrası şöyledir:
    “Tescil için başvurusu yapılmış markanın, başkasına ait kişi ismi, fotoğrafı, telif hakkı veya herhangi bir sınai mülkiyet hakkını kapsaması hâlinde, hak sahibinin itirazı üzerine tescil başvurusu reddedilir.”
    5. 6769 sayılı Kanun’un 6. maddesinin (6) numaralı fıkrası şöyledir:
    “Tescil başvurusu yapılan markanın başkasına ait kişi ismini, ticaret unvanını, fotoğrafını, telif hakkını veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi hâlinde hak sahibinin itirazı üzerine başvuru reddedilir.”
    6. Görüldüğü üzere mevzuatımız kişinin isminin korunması, marka hukuku bağlamında özel bir düzenlemeye bağlamış ve hak sahibinin izni olmadan başkasına ait ismin kullanılmasını engelleyecek hukuki bir müessese düzenlemiştir. Bu bağlamda hak sahibi kişi, markanın tescili aşamasında bunu talep ettiğinde marka tescil edilmeyecektir. Ancak hak sahibi bunu daha sonra öğrendiğinde bir hükümsüzlük nedeni olarak bunu ileri sürebilecektir. Nitekim ünlü bir golfçü olan ...’un isminin üçüncü bir kişi tarafından tescil ettirilmek istenmesi üzerine açılan emsal davada Mahkeme “...Hâlen yaşayan ve profesyonel golf sporunun efsane ismi olan davacının isim hakkını diğer davacı Şirkete devrettiği, Şirketin tüm hisselerinin de gerçek kişi davacıya ait olduğu, gerçek kişi davacının isminin dünyanın pek çok ülkesinde tescilli olduğu ve tanınmış marka statüsünde bulunduğu, davalı Şirketin üzerinde golf simgesi olan ve golf türünü andıran iki ‘00’ şekliyle ‘T.W.’ ibaresinin marka olarak tescil ettirilmiş olmasının golf sporcusu olan gerçek kişi ismini bilmeden marka tescil ettirdiğinin kabul etmenin mümkün olmadığı, bu nedenle tescilin kötüniyete dayandığı, 556 sayılı KHK’nın 8/3 ve 42/4 maddeleri gereğince markanın hükümsüz sayılması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne” karar verilmiş, bu karar Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 11.06.2009 tarihli ve 2007/12039 Esas, 2009/7183 Karar sayılı kararıyla onanmıştır.
    7. Bu çerçevede Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin de kişi isminin korunmasına yönelik bu davada ünlü bir kişiye ait ismin ondan izinsiz kullanılmasını kötüniyete dayalı haksız bir kullanım olarak nitelendirdiği anlaşılmaktadır. Doktrinde de aynı görüş benimsenmiş, örneğin ... ..., ... ... gibi tanınmış ve toplum tarafından sevilen kişilerle aynı adı taşıyan bir kişinin, adını marka olarak tescil ettirmesi hâlinde bu kişilerin tanınmışlığından haksız yere yararlanma imkânı elde edeceği ve bu tür bir marka tescilinin kötüniyetli olarak nitelendirilebileceği görüşü savunulmuştur (YILDIZ, Ozan Ali, “Kişi Adlarının Marka Olarak Tescili” , MÜHF-HAD, Prof. Dr. Bülent Tahiroğlu’na Armağan s.742).
    8. Uyuşmazlık konusu somut olay bu çerçevede ele alındığında davalının sinema tarihinin en bilinen figürlerinden biri olan ve âdeta kovboy temasıyla özdeşleşmiş ... ismini kot markası olarak tescil ettirmesinin anılan sanatçının şöhretinden haksız bir şekilde yararlanma (şöhret transferi-free riding) niteliği taşıdığı açıktır. Davalının bu suretle hazır bir kültürel değerden ticari avantaj sağladığı, bu ismi kullanmasının tesadüf olamayacağı, bu nedenle davalı tarafın bu markayı tescil ettirmesinin kötüniyetli bir tescil olacağı ve bunun Paris Sözleşmesi uyarınca süre kısıtlaması olmaksızın hükümsüz kılınabileceği değerlendirilmektedir.
    9. Burada davacının ... değil bir şirket olduğu ileri sürülebilirse de davacı Şirketin ...’in mirasçıları tarafından kurulduğu, ve ...’in isim hakkına ilişkin yetkinin kendisinde olduğunu dava dilekçesinde ortaya koyması karşısında davacı Şirketin ismin korunmasına ilişkin talebi ileri süremeyeceği de söylenemez.
    10. Davalı markanın hükümsüz kılınması gerektiğine ilişkin ikinci hukuki dayanağı ise Paris Sözleşmesi’nin 1. mükerrer 6. maddesindeki düzenleme oluşturmaktadır. Adı geçen hüküm şu şekildedir:
    “(1) Birlik ülkeleri, yetkili makamın değerlendirmesine göre söz konusu ülkede bu Sözleşmeden yararlanma hakkına sahip bir kişiye ait olduğu kabul edilen ve aynı veya benzer mallar için kullanılan tanınmış bir markanın, karışıklığa yol açabilecek şekilde yeniden üretilmesini, taklidini veya esaslı unsurları bakımından benzerini içeren bir markanın tescilini reddetmeyi veya hükümsüz kılmayı ve kullanımını yasaklamayı taahhüt ederler.”
    11. Türkiye’nin de taraf olduğu anılan Sözleşme hükmüne göre tanınmış bir markanın karışıklığa yol açacak şekilde tescil edilmesi durumunda marka sahibinin söz konusu tescili hükümsüz kılınmasını talep etme hakkı bulunmaktadır. Bunun için söz konusu markanın Sözleşme’ye taraf üye ülkelerden birinde tescilli bulunması yeterli olup davacının Türkiye’de bu başvuruyu yapması için markasının Türkiye’de tescilli olması veya Türkiye’de kullanılması gerekmez. Markanın bu anlamda ilgililerince (hitap ettiği kitlece) tanınıyor ve biliniyor olması yeterlidir. Nitekim bu husus Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.04.2000 tarihli ve 1999/9678 Esas, 2000/3001 Karar sayılı kararında şöyle ifade edilmiştir:
    “Davacı taraf, gerek dava dilekçesi ve gerekse yargılama sırasındaki dilekçelerinde, davacı Şirketin kurucusu gerçek kişi ve şirket ünvanında yer alan iki kelimenin birleşmesi ile oluşan ‘... ...’ sözcüklerinin menşei ülke olan İtalya’da 1979 tarihinde ilk defa tescil ile bilahare dünya çapında birçok ülkede tescil ettirilerek ‘tanınmış marka’ hüviyetine getirildiğini ileri sürmüştür. Gerçekten de davacı (karşılık davalı) markasının İtalya dışında, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada, Japonya, Almanya, Avusturya, Benelüx ülkeleri, İspanya, İsviçre, Yugoslavya, Portekiz, Taiwan, Singapur gibi ülkelerde tescil ettirildiği dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Dairemiz yerleşmiş uygulamasına göre, Türkiye’nin de taraf olduğu Paris Anlaşması’nın taraf olan bir ülkede tescilli tanınmış marka ve bu markalı ürünler Türkiye’ye hiç getirilmemiş olsa dâhi, sözü edilen Anlaşma’nın mükerrer 6 ncı maddesi gereğince ülkemizde himaye görecektir.”
    12. Bu çerçevede somut olay incelendiğinde davacı Şirketin ilk defa ... markasını 1981’de Avusturya’da, akabinde başta Brezilya, Çin, Almanya, İrlanda, İsviçre, İngiltere, Finlandiya, Danimarka, Fransa, Hollanda olmak üzere yirmiyi aşkın ülkede tescil ettirdiği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda davacı markasının Türkiye’de tescilli olmadığı açık olmasına rağmen yukarıda belirtilen ülkelerde tescilli olması karşısında söz konusu markanın tanınmış bir marka olup olmadığı hususunun irdelenmesi gerekir.
    13. İlk Derece Mahkemesince bu hususun tespitinin uzmanlığı gerektirdiği kabul edilerek konu ile ilgili bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Bu çerçevede Prof. Dr. ...ş, Yrd. Doç. Dr. ... ve Marka ve Patent vekili ... tarafından 03.10.2017 tarihinde düzenlenen raporda Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin tanınmış marka ile ilgili birçok kararında “...markanın birçok ülkede tescilli olmasını, marka tescil başvurularının devam etmesini, markanın reklam ve promosyon ile tanıtım çalışmalarının yapılmasını” tanınmış marka olarak kabul edilmesinde bir kriter olarak belirttiğini, davalının uyuşmazlık konusu markaları Türk Patent Enstitüsüne tescil ettirdiği 20 10... yıllarının öncesi ve sonrasında da davacı tarafından çok sayıda yabancı ülkede tescillerinin yapıldığı ve yenilendiğinin dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşıldığı, öte yandan ...’nin çok ünlü bir sinema oyuncusu olduğu ve oyuncunun yer aldığı filmlerin ülkemizde de gösterildiği, bir bütün olarak uyuşmazlık konusu dikkate alındığında dava konusu yabancı markanın Türkiye’de de davalının müracaat tarihini de kapsayacak bir biçimde uzun zamandan beri tanındığının kabulü gerektiği biçiminde mütalaada bulundukları anlaşılmaktadır. Böylece Bilirkişi Kuruluna göre dava konusu markanın davalının tescil tarihinde Türkiye’de de ilgililerince tanındığı kabul edilmiştir.
    14. Ayrıca anılan raporda ... markasının kişi adı olması sebebiyle de hiçbir emtia grubu ile ilişkilendirilemeyecek derecede özgün ve şahsa sıkı suretle bağlı, yüksek ayırt ediciliğinin bulunduğu, bu nedenle de Türkiye’de zorunlu hiçbir gerekçe olmadan markanın sinema oyuncusunun ün kazandığı görsel eşyalar üzerinde kullanılıyor olmasının iltibas tehlikesi yaratacağı belirtilmiştir. Davacının markasının dünyada yayıldığı coğrafi alan ve 2009 ve sonrası yıllarda yapılan marka tescilleri ve yenilenmeler, ... markasının sinema literatüründe bir dönemi temsil eden sinema türünün oyuncusu olması göz önüne alındığında söz konusu markanın Türkiye’de ilgili çevrelerce de bilindiğinin kabulü gerektiği, davacının markasının tanınmışlığı sebebiyle de davalının Türk Patent Enstitüsünde söz konusu markaları tescil ettirmek suretiyle davacının markasından haksız olarak yararlanmayı amaçladığı kanaatinde olduklarını bildirmişlerdir.
    15. Gerek İDM gerekse Bölge Adliye Mahkemesi de (BAM) denetime elverişli anılan bilirkişi raporundaki değerlendirmeleri benimseyerek ve davacı markasının tanınmış marka olduğunu kabul ederek davalı markanın hükümsüzlüğüne karar vermişlerdir.
    16. Kanaatimizce de bilirkişi raporunda davacı markanın dünyada coğrafi alan ve 2009 ve sonrası yıllarında yapılan marka tescilleri ve yenilemeler dikkate alındığında tanınmış marka olduğu yönündeki uzman bilirkişi mütalaasının isabetli olmadığını söylemeyi gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu veriler karşısında davacı markasının tanınmış marka olarak Paris Sözleşmesi kapsamında korunması gerektiği değerlendirilmektedir.
    17. Esasen kötüniyetli başvuruların ülkesellik ilkesinin istisnasını oluşturması, küreselleşen dünyada ve kitle iletişim araçlarındaki gelişmeler nedeniyle özellikle ticari alanda sınırların buharlaştığı ve tüketicilerin artık her türlü markayı herhangi bir coğrafi sınırlamaya tâbi olmaksızın satın alabilmesi karşısında söz konusu markanın başka ülkelerde tanındığı ancak ülkemizde tanınmadığını söyleyebilmenin anılan yeni koşullar nedeniyle çok gerçekçi bir temele dayandığını söylemek de uygun olmayacaktır.
    18. Davalı Şirketin sadece ... markasını değil başka ünlü yabancı sinema sanatçılarının da ismini ürünlerinde marka olarak kullanması hususu da dikkate alındığında gerek İDM gerekse BAM kararında benimsendiği üzere davalı markaların hükümsüzlüğüne karar verilmesinin isabetli olduğu, bu yönüyle direnme kararının onanması gerektiği görüşünde olduğumuzdan aksi yöndeki Sayın Çoğunluk görüşüne iştirak edilememiştir.