Tanınmış marka sahibinin benzerlik ve karıştırılma ihtimali gerekçesiyle açtığı marka hükümsüzlüğü, tecavüzün önlenmesi ve haksız rekabet davasında temyiz kararı.
Özet: Davacı, dünyanın birçok ülkesinde tescilli ve tanınmış "..." esas unsurlu markalarının sahibi olarak, davalının "..." ibareli markasının kendi markalarıyla ayırt edilemeyecek kadar benzer olduğunu, tüketiciler nezdinde karışıklık yaratıp iltibas oluşturduğunu, marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğini ileri sürerek davalı markasının hükümsüzlüğünü, tecavüzün önlenmesini ve tazminat talep etmiş; davalı ise markasının özgün, farklı görsel unsurlar içerdiğini, emtiaların farklı olduğunu, iltibas tehlikesi bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiş, ilk derece mahkemesi ise davayı kabul etmiştir.

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 44. Hukuk Dairesi
SAYISI
: ████████ Esas, █████████ KararHÜKÜM
: Davanın kabulüİLK DERECE MAHKEMESİ
: İstanbul 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk MahkemesiSAYISI
: ████████ E., ████████ K.Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili ile katılma yoluyla davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:KARARI. DAVADavacı vekili dava dilekçesinde; dünyanın lider endüstriyel harç üreticilerinden olan müvekkilinin ticaret unvanının kılavuz unsuru olan ve adına Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde tescilli tanınmış “...” markası ile “...” esas unsurunu içeren markaların maliki olduğunu, bu markaların 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK), Türk Ticaret Kanunu ile Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi ve Ticaret Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması (TRIPS) olmak üzere uluslararası sözleşmeler ile korunduğunu, “...” esas unsurlu markalarının tescilli olduğu emtialarda ve buna bağlı olarak işbu emtiaların ilgili olduğu hizmet sınıflarında tüketiciler nezdinde tanınmışlık kazandığını, ayırt edici niteliğe haiz olduğunu, müvekkilinin “...” esas unsurlu markalarının ayırt edilemeyecek kadar aynısı ve/veya ayırt edilemeyecek kadar benzeri olan davalıya ait 2016/... sayılı “... .” ibareli markanın 17. ve 19. sınıflara dahil emtialar için tescilinin usul ve yasaya aykırılık taşıdığını, müvekkilinin “...” markası ile “...” esas unsurlu markalarını uzun yıllardan beri aralıksız olarak kullandığını, mezkur markalar üzerinde öncelik hakkını haiz olduğunu, davaya konu markanın müvekkili şirketin “...” esas unsurlu tanınmış seri markaları ile ayırt edilemeyecek kadar aynılık içerdiğini, ortalama tüketici nezdinde karıştırılma ihtimalinin yüksek olduğunu, dolayısıyla davalı şirket ile müvekkili arasında bağlantı kurulacağını, davalı şirketin müvekkili şirket adına tescilli markalarına yönelik iltibas eyleminin haksız kazanç sağlamayı amaçladığını, kötüniyetli bir girişim olduğunu, davalı kullanımlarının müvekkili şirketin marka hakkına tecavüz teşkil ettiğini ve haksız rekabet niteliği taşıdığını ileri sürerek davalı adına TÜRKPATENT nezdinde tescilli 2016/... sayılı “... .” ibareli markanın SMK’nın 5/1-ç, 6/1, 6/3, 6/4, 6/5, 6/6, 6/9 hükümleri ile 25. maddesi uyarınca hükümsüzlüğüne, davalı kullanımlarının davacıya ait 2006/... sayılı marka haklarına tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespiti ile işbu markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesine, durdurulmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına, SMK’nın 151/2-b hükmü uyarınca şimdilik 500,00 TL maddi tazminat, 10.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir. Davacı vekili, 23.02.2021 tarihli dilekçesi ile maddi tazminat talebini 30.000,00 TL’ye yükseltmiştir.II. CEVAPDavalı vekili cevap dilekçesinde, müvekkili şirkete ait olan markanın, beyaz zemin üzerine, farklı renk kombinasyonu ve özgün yazım tekniği ile yazılmış olan “... ” sözcük unsurları ile farklı renk tonları ile dizayn edilmiş elmas figüründen oluşan şekil/logodan oluştuğunu, ayırt edici gücü yüksek karma bir marka olduğunu, davacı tarafa ait markanın ise, beyaz zemin üzerine, özgün yazım tekniği içeren ve siyah puntolarlar ile yazılmış olan “...” sözcüğünden ibaret olduğunu, markada başkaca sözcük ve/veya logoya yer verilmediğini, bu halde her iki markada ortak olarak yer aldığı iddia edilen “.../...” ibareleri arasında, gerek tertip tarzı, renklendirme tekniği, gerek markadaki konumları bakımından bariz farklılıklar bulunduğunu, müvekkili şirket tarafından koruma altına alınmak istenen ibarenin bir bütün olarak “... ” ibaresi olduğunu, taraf markaları arasında görsel, işitsel ve anlamsal benzerlikten söz edilemeyeceğini, 17. ve 19. mal ve hizmet sınıflarında yer alan emtialar bakımından hizmet veren şirketlerin kullanıcılarının bilinçli tüketicilerden oluştuğunu, bilinçli tüketici algısı göz önüne alındığında markalar arasında iltibas tehlikesinin bulunmadığını, davacı tarafa ait markalar ile müvekkiline ait markanın aynı/aynı tür veya benzer mal veya hizmet sınıflarında yer almadığını, davacı markalarının tanınmışlık kriterlerini taşımadığını, Van İli’nde faaliyet gösteren müvekkilinin markasının başına “Van” ibaresini koyduğunu, markada yer alan “Ber” hecesinin, Kürtçede “Taş, beton” anlamına geldiğini, müvekkilinin “...” markasının tamamen özgün bir şekilde, faaliyet bölgesine ve alanına bağlı çağrışımla oluşturulduğunu, müvekkilinin marka hakkına tecavüz etmediğini savunarak davanın reddini istemiştir.III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARIİlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile her iki tarafın da aynı sektörlerde faaliyet gösterdikleri, davacı adına tescilli markaların esas unsurunun “...”, davalı adına tescilli markanın esas unsurunun ise “...” olduğu, her iki markada da benzer şekil ve sözcüklerin kullanılması, sözcük ve şeklin bir araya getiriliş biçimlerinin de benzeşmesi dolayısıyla hem fonetik, hem yazım hem de görsellik ve genel algı olarak iltibas ihtimali bulunduğu, dolayısıyla SMK’nın 6. maddesinin birinci fıkrası kapsamında hükümsüzlük koşullarının gerçekleştiği, davacının markasını pek çok ülkede tescil ettirdiği, çokça reklamını yaptığı, Türkiye pazarında da mantolama, dolgu, ısı ve su yalıtımı, cephe ve zemin uygulamaları/ kaplamaları gibi 17. ve 19. sınıfta yer alan emtialar bakımından aktif olarak kullandığı, Türkiye’de 1998 yılından beri faaliyet gösterdiği, ürünlerinin pazarlamasını ve reklamını da yoğun bir şekilde yaptığı, “...” esas unsurlu seri markaların tanınmış marka olarak nitelendirileceği, hükümsüzlüğü talep edilen “...” markasının, davacı adına tescilli tanınmış markanın itibarından haksız bir yarar sağladığı, dolayısıyla SMK’nın 6. maddesinin beşinci fıkrası kapsamındaki hükümsüzlük koşullarının oluştuğu, ilgili sektörde faaliyet gösteren yerel çaptaki firmaların bu alanda dev kabul edilecek bir firmadan ve tanınmış markalardan haberdar olmamasının hayatın olağan akışına uygun düşmeyeceği, davalı markasının, davacı adına tescilli tanınmış markanın itibarından faydalanmak amacıyla tescil edildiği, bu amaçla kullanıldığına dair ciddi emarelerin bulunduğu, davalının kendisinin de içinde bulunduğu ilgili piyasada tanınmış olan markayı bildiğinin kabulünün gerektiği, davalının “...” markasını kötüniyetli olarak tescil ettirdiği, dolayısıyla SMK’nın 6. maddesi dokuzuncu fıkrası kapsamındaki hükümsüzlüğüne karar verilebileceği, davalının ürünlerinde kullandığı ambalaj ile davacı adına tescilli 2006/... sayılı şeklin aynı denebilecek kadar benzerlik içerdiği, davalının, davacı adına tescilli markayı 19. sınıf emtiaları dahil olan sıva çeşitlerinde ve 17. sınıf emtialarına dahil olan dolgu malzemelerinde kullandığı, her ne kadar davacının 2006/... sayılı markası 17. sınıfta tescilli değilse de, faaliyet gösterdiği alandaki hacmi ve davacı firmanın tanınmış marka olduğu göz önünde bulundurulduğunda, davalı kullanımlarının SMK’nın 29. maddesinin birinci fıkrası atfıyla 7/2(a), 7/2(b) ve 7/2(c) hükümleri uyarınca marka hakkına tecavüz teşkil ettiği, davalının, kendi adına tescilli “... ” markasını davacının ürünlerine ayniyet derecesinde benzer bir ambalajlama ve davacı adına tescilli “şekil” markasını ihlal ederek pazarlamasının, davacının “şekil” markasının bilinirliği için harcadığı emekten haksız bir şekilde yararlanmasına neden olduğu, dolayısıyla davalının ürünlerinde davalı adına tescilli “şekil” markasının kullanılması 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 55/l(a) hükmü uyarınca haksız rekabet teşkil edeceği, davacının SMK’nın 151/2-b hükmü gereği tazminat talep ettiği, davalı tarafından 10.07.2017- 20.03.2019 tarihleri arasında “...” ibareli marka kullanılarak yapılan satışlar sonucu kesilen 9 adet fatura bedelinin 95.049,46 TL olduğunun muhasip bilirkişi tarafından tespit edildiği, davalının eylemi haksız olduğundan, manevi tazminat isteminin yerinde görüldüğü gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm, davalı vekili tarafından istinaf edilmiştir.IV. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARIBölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının “...” ibareli seri markalarının tanındığını ispatladığı, davalının “... ” markasının davacı markaları ile benzerlik içerdiği, SMK’nın 6. maddesinin birinci, dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince hükümsüzlük koşullarının oluştuğu, ancak davalı markasının kötüniyetli olarak tescil edildiğine yönelik somut deliller bulunmadığı, ayrıca davacı markasının tanınmışlığının tespit edildiği, tanınmış markaların genişletilmiş korumadan faydalanacağı, davacının faaliyet gösterdiği alandaki hacmi ve tanınmış marka olduğu göz önünde bulundurulduğunda davacı adına tescilli 2006/... sayılı “...” markasının 17. sınıfta tescilli olmasa da bu şeklin 17. sınıf emtialarda izinsiz kullanılmasının, davacının ambalajlama ve ticari sunumunun taklit edilmesinin marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet teşkil edeceği, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararının bu yönden usul ve yasaya uygun olduğu, ancak maddi tazminat yönünden taleple bağlı kalınarak 30.000,00 TL maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken talep aşılmasının yerinde görülmediği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne, ██████████ tescil numaralı “... ” ibareli markanın hükümsüzlüğüne ve sicilden terkine, davalı kullanımlarının davacıya ait 2006/... tescil numaralı marka haklarına tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespiti ile işbu markaya tecavüzün ve haksız rekabetin önlenmesine ve durdurulmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına, bu suretle işbu tecavüze konu ürünlere ait ambalajlarının kullanıldığı emtialara, her türlü tanıtım ve reklam materyallerine ve sair vasıtalara, tespit edilecek adreslerde ve bulundukları mahallerde, gümrük ve antrepolarda, her çeşit nakliye araçlarında el konulmasına, toplanmasına ve kararın kesinleşmesine müteakip masrafı davalıya ait olmak üzere imhasına, maddi tazminat talebinin kabulü ile 30.000,00 TL’nin dava tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, manevi tazminat talebinin kabulü ile 10.000,00 TL’nin dava tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.V. TEMYİZA. Dava ve Hukuki NitelendirmeDava, marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, durdurulması, sonuçlarının ortadan kaldırılması, davalı markasının hükümsüzlüğü ile sicilden terkini, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.B. Değerlendirme ve Gerekçe1.İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi aynı Kanun'un 369/1 hükmü ve 371. maddesinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.2.Mahkemece davalının kullanımlarının marka hakkına tecavüzün yanı sıra haksız rekabet de oluşturduğu benimsenerek tescilli markanın kümülatif olarak korunması cihetine gidilmişse de; bilindiği üzere kümülatif koruma, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını aynı anda taşıması halinde o mevzuatların tamamı ile korunabilmesidir. Yani, bir fikri ürünün birden çok mevzuatın koruma şartlarını taşıması halinde hak sahibinin her bir yasal düzenlemeye birlikte dayanarak koruma talebinde bulunması ve mahkemelerce de eş zamanlı olarak her bir mevzuat hükümleri ile hak sahibinin tatmin edilmesidir (SULUK, Cahit/ KARASU, Rauf/NAL, Temel; Fikri Mülkiyet Hukuku, Ankara 2022, s. 20-21). Diğer bir ifade ile somut davada olduğu gibi markanın izinsiz kullanılmasının hem marka hakkına tecavüz davasına, hem haksız rekabet davasına konu edilmesi ve mahkemece de her iki müessese kapsamında taleplerin kabul görmesi kümülatif koruma olarak tanımlanmaktadır.Tescilli haklar bakımından ise ilke olarak sadece ilgili özel düzenleme uygulama alanı bulacaktır. Bununla birlikte özel düzenlemede haksız rekabete ilişkin hükümlerin uygulanacağına ilişkin açık bir hüküm bulunması halinde yine haksız rekabete dair düzenlemelerin de devreye gireceği tartışmasızdır.Somut olay bakımından Dairemizin eski uygulamasına esas teşkil eden mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı TTK) 57. maddesinin beşinci fıkrasında ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarının iltibasa meydan verebilecek surette kullanılmasının da haksız rekabet hallerinden olduğu düzenlenmişti. Bu kapsamda tescilli marka ve tasarım haklarının bu şekilde kullanılmasının marka ve tasarım hakkına tecavüz ile birlikte haksız rekabeti de oluşturduğu, anılan haklara tecavüz ve haksız rekabetin kesiştiği alanda hem özel hükümler hem de haksız rekabet hükümleri ile kümülatif korunması gerektiği Daire uygulaması haline gelmişti. Başlangıçta kümülatif korumanın benimsenmiş olması, 6762 sayılı TTK’da yer alan bu düzenlemeden kaynaklanmaktaydı. Ancak 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK’da, 6762 sayılı TTK’da değinilen hükmün yerine getirilen 55. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin 4. alt bendinde, “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibaresine yer verilmemiştir. Anılan iki hüküm karşılaştırıldığında 6762 sayılı TTK’nın 57. maddesinin beşinci fıkrası “Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarıyla iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” şeklinde olmasına rağmen, yerine ikame edilen 6102 sayılı TTK’nın 55. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin 4. alt bendi “Başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almak” şeklindedir.Görüldüğü üzere yeni hükümde “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” ibaresine yer verilmemiştir. Bunun temel nedeni; tescilli işletme adı ve ticaret unvanının 6102 sayılı TTK’nın 50. ve 53. maddeleri arasındaki hükümlerle düzenlenmesi ve dolayısıyla özel koruma getirilmesidir. 6102 sayılı TTK’nın 55. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4. alt bendinin gerekçesinde eski hükümden ayrılmanın nedeni “Anılan ayırt edici işaretlere ilişkin karıştırılma koşul, hüküm ve sonuçlarıyla birlikte kendi özel kanun hükmünde kararnamelerinde, yani 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK'da, 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında KHK'da, 555 sayılı Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında KHK'da ve unvanla ilgili olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Burada tekrar edilmeleri hem gereksizdir, hem de yorum güçlüklerine sebep olmaktadır. Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden gerekli görülemez” şeklinde ifade edilmektedir. Bu kapsamda belirtmek gerekirse, kanun koyucunun haksız rekabete ilişkin eski ve yeni hüküm bağlamında anılan gerekçelerle eski hükümden ayrılması ile kümülatif koruma yönünden yukarıda belirtilen özel hükümlerin getirilmesi tescilli marka ve tasarım ile tescilsiz tasarımın tıpkı faydalı model ve patent hakkı gibi sadece 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) kapsamında korunmasını yeterli bulduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle artık, 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara dayalı açılan davalarda, tescilli sınai haklar bakımından sadece özel kanun olan SMK hükümleri uygulanabilecek olup TTK'nın haksız rekabet hükümlerinin anılan özel hükümler yanında ve aynı anda uygulanması söz konusu olamayacaktır. Diğer bir ifade ile bu kapsamda kümülatif koruma uygulanmayacaktır (NOMER ERTAN, Füsun/HELVACI, Mehmet/KAYA, Arslan/ÜLGEN, Hüseyin; Ticari İşletme Hukuku, İstanbul 2022, s. 356 vd.; ARKAN, Sabih; Ticari İşletme Hukuku, Ankara 2024, s.363).Bu açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde, davacı marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti ile önlenmesi taleplerinde bulunmuş, davalı ise davanın reddini istemiştir. Davacının ihlal edildiğini iddia ettiği marka hakkı TÜRKPATENT nezdinde tescilli olup SMK ile getirilen özel hükümler haksız rekabet hukukunu da kapsayacak şekilde ve haksız rekabete göre daha üstün koruma getirerek düzenlendiğinden, tescilli markanın koruma alanı ile haksız rekabetin koruma alanının kesişmiş olduğu dava konusu olayda, yalnızca özel hükümler uygulama alanı bulacağından, özel hükmün yanında haksız rekabete ilişkin hükümlerin uygulanmasını gerektirir herhangi bir kanun hükmü de olmadığından, özel kanunla birlikte eş zamanlı olarak haksız rekabet hükümlerinin de uygulanmasının hukuki dayanağı bulunmamaktadır.Hal böyle olunca, Dairemizin daha önceki bazı kararlarında da benimsediği üzere (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 14.03.2022 gün ve █████████-1852 sayılı, yine 22.04.2021 gün ve ███████-3054 sayılı kararları) somut olay bakımından, SMK ile haksız rekabet hükümlerinin birlikte uygulanmasını gerektiren kümülatif korumanın uygulama alanı kalmadığı gözetilerek talebin, haksız rekabetin tespiti ve men'ine dair kısmı yönünden ret kararı verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden HMK'nın 370/2 hükmü uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının düzeltilerek onanması gerekir.VI. SONUÇ
: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bent uyarınca davalı vekilinin Bölge Adliye Mahkemesi kararına yönelik temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesinin hüküm fıkrasının (4) numaralı bendinde yer alan “...ve haksız rekabet....”, “.....ve haksız rekabetin....”, 8/a bendinde yer alan “....ve haksız rekabete....” ve 8/d bendinde yer alan “...ve haksız rekabete...” ibarelerinin çıkartılarak kararın bu haliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcı davacıdan peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde davalıya iadesine, 23.10.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.K A R Ş I O YSayın çoğunlukla ortaya çıkan uyuşmazlık; haksız rekabet hukuku hükümlerinin fikrî mülkiyet hukuku hükümleriyle birlikte uygulanıp uygulanmayacağı (Kümülatif Koruma) noktasında toplanmıştır.Kümülatif koruma ilkesi “mevzuattaki birden fazla hükümle korunabilme” anlamına gelmektedir. Bu durumda, bir kişinin gerçekleştirdiği fiilin birden çok hükmün koruma kapsamında olması halinde, hak sahibinin bu hükümlerden dilediğine başvurabilmesine kümülatif koruma denilmektedir. Fikri haklar bakımından kümülatif koruma ilkesi ise, bir fikri ürünün birden çok kanuni düzenlemenin şartlarını taşıması halinde, hak sahibine her koruma yoluna başvurma yetkisi tanınmasıdır. Bu ilke kapsamında bir kümelenmenin meydana gelmesi için mevcut bir fikri mülkiyet korumasına ek olarak haksız rekabet korumasının var olması gerekir. Kümülatif koruma ilkesinin söz konusu olduğu halde hak sahibi seçme zorunluluğuna tabi olmayıp şartlarını taşıması koşuluyla hukuki sebeplerden birine, birkaçına veya tamamına bu ilke kapsamında dayanabilmektedir.Diğer yandan, taleplerin yarışması hali ile taleplerin seçimlik olması hali birbirinden tamamen farklıdır. Taleplerin seçimlik olması halinde hak sahibine aynı vakıa bakımından öngörülen birbirinden farklı ve birden fazla yaptırımdan birini seçme imkanı tanınmaktadır. Taleplerin yarışması veya yığılması halinde ise bundan farklı olarak aynı vakıa bakımından ileri sürülen talepler birbiri ile seçimlik olarak sunulmayan ve birlikte ileri sürülebilen farklı hukuki sebeplere dayandırılmaktadır. Hakların yarışmasından bahsedebilmek için aynı talebin dayandırılan her bir sebep bakımından haklı görülmesi gerekeceği gibi bu hukuki sebepler arasında özel hüküm-genel hüküm ilişkisi de bulunmaması gerekir. Nitekim bu korumada özel hüküm-genel hüküm ilişkisi bulunmamaktadır.Taleplerin yarışması veya yığılması halinde aynı vakıa bakımından birbiriyle seçimlik nitelikte olmayan, birbirini dışlamayan, birlikte var olabilen farklı hukuki sebeplere dayanılarak talepte bulunulduğundan kümülatif koruma ilkesi gereğince taleplerin yarıştığının kabulü gerekir. Bu durumda, aynı vakıa bakımından ileri sürülen talepler birbirini dışlamayan, bir arada ileri sürülebilecek birden fazla hukuki sebebe dayandırılmaktadır.Fikri mülkiyet koruması, sahibine mutlak nitelikte tekelci yetkiler sağladığından mütecavizin fiilinden sorumlu tutulması bakımından herhangi bir sübjektif şart aranmayacak ve mütecavizin her türlü izinsiz kullanımı sorumluluğunu gerektirecekken haksız rekabet korumasında durum farklıdır. Yine fikri mülkiyet korumasının konusu bizatihi fikri ve sınai hakkın kendisi iken, haksız rekabet koruması dürüst ve bozulmamış rekabet ortamını sağlamayı amaç edinmektedir. Fikri mülkiyet koruması sadece ilgili hak sahibini koruduğundan hakkın ihlali halinde yalnızca hak sahibi dava açma hakkına sahip olacaktır. Ancak haksız rekabet koruması rakiplerin yanı sıra tüketicileri de koruduğundan hak ihlali halinde rakiplerin yanı sıra tüketiciler ve meslek örgütleri de dava açma hakkına sahip olacaktır.Özel kanunun genel kanunu bertaraf edebilmesi için hem konusunu eksiksiz düzenlemiş hem de genel kanundan daha kapsamlı ve üstün koruma sağlamış olması gerekir. Fikri mülkiyet korumasının haksız rekabet korumasını bertaraf edeceğinin kabulü halinde ise, tüketiciler ve mesleki örgütler fikri haklarda ortaya çıkan haksız rekabete karşı korunma imkanından mahrum kalacağından bu kabul yerinde olmayacaktır.Sayın çoğunluk gibi, Fikri mülkiyet korumasının haksız rekabet korumasını bertaraf ettiği kabul edilirse fikri mülkiyet korumasına dayalı olarak açılan davada koruma konusunun şartları taşımadığı gerekçesiyle özel kanun kapsamında kalmadığı sonucuna varılırsa dava genel nitelikteki haksız rekabet koruması ile desteklenemeyeceğinden tecavüz eylemi kanıtlanamamış olacaktır. Bu itibarla, haksız rekabete ilişkin genel hükümler fikri mülkiyet koruması yanında ikinci dereceden değil, doğrudan uygulama alanı bulmalıdır.Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, hak sahibinin birden fazla talebini aynı davada istemesi halinde davaların yığılması gündeme geleceğinden, ortada tek bir dava olmasına rağmen esasında talep sayısı kadar dava bulunmakta olup hakim her bir talep bakımından ayrı ayrı karar verecektir. Bu halde mahkemece her ne kadar talepler birlikte incelenecekse de, bu talepler birbirinden bağımsız taleplerdir. İşte işbu davayı diğer davalardan ayıran da bu dava türünün davacının talepleriyle değil, bu talepleri haklı gösterecek hukuki sebeplerle ilgili bir durum olmasıdır. Bu halde hak sahibi dilediği koruma modeline başvurarak zararının giderilmesini talep eder. Kümülatif koruma kapsamında davacının ihlal edilen hakkı için hem haksız rekabet korumasına hem de fikri hak korumasına birlikte başvurması halinde davacı ya fikri hak korumasına göre ya da haksız rekabet korumasına göre tek bir tazminat alabilecektir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 60. maddesine göre: “Bir kişinin sorumluluğu, birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa hâkim, zarar gören aksini istemiş olmadıkça veya kanunda aksi öngörülmedikçe, zarar görene en iyi giderim imkânı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir.” Bu hükme göre davacı talebini hangi hukuki sebebe dayandırdığını belirttiyse hakim buna göre tazminata karar verir ancak belirtmediyse hakimin davacıyı zorlama yetkisi olmadığından hakim zararı en iyi giderim imkanı veren talep sebebine göre hüküm kurar. Zira tazminatın işlevi mütecavizin zararını karşılamak olup aynı haksız eylem birden fazla hukuk kuralını ihlal etse dahi oluşan zarar tektir.Sayın çoğunluk, SMK sonrası sınai hakların haksız rekabet hükümleriyle korunmayacağı yönündeki görüşünün temel dayanaklarından bir gerekçesi de, 6762 sayılı TTK’nın 57. maddesinin beşinci fıkrası ile 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a(4) hükmü arasındaki farklılığa dayandırmaktadır. Bu itibarla bu husus da incelenmelidir. 2012 yılında yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK’nın karıştırılma ihtimaline ilişkin 55/1-a(4) hükmü ve gerekçesi, -henüz SMK kabul edilmeden önceki dönemde- fikrî mülkiyet haklarının bu hüküm kapsamında korunabilirliği hususunda tereddütlere neden olmuştur. Bu tereddüt, temelde hükmün 6762 sayılı TTK’nın 57. maddesinin beşinci fıkrasına göre daha dar kapsamlı kaleme alınarak “mal, iş ürünü, faaliyet veya iş” ifadesinin tercih edilmesinden kaynaklanmıştır. Mülga 6762 sayılı TTK’nın 57. maddesinin beşinci fıkrası aynen “Başkasının emtiası, iş mahsulleri, faaliyeti veya ticaret işletmesiyle iltibaslar meydana getirmeye çalışmak veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle başkasının haklı olarak kullandığı ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtalarıyla iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak veyahut iltibasa meydan veren malları, durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun elinde bulundurmak” hükmünü haiz iken 6102 sayılı TTK’nın 55. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4. alt bendi aynen “Başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almak” hükmünü haizdir.6102 sayılı TTK’nın 55/1-a(4) hükmüne ilişkin madde gerekçesi aynen şu şekildedir: “Bu bent karıştırılmayı, yani 6762 sayılı Kanun'un 57 nci maddesinin (5) numaralı bendinde kullanılan terimle iltibası düzenlemektedir. (4) numaralı alt bendin ilkeleri ve amacı, 6762 sayılı Kanunun 57 nci maddesinin (5) numaralı bendi ile özdeş olmasına rağmen lafızda farklıdır. Ancak, bu değişiklik 6762 sayılı Kanundaki hükmün öğreti ve mahkeme kararlarındaki birikiminin feda edilmesi, uygulanamaz kabul edilmesi anlamını taşımamaktadır. Çünkü, karıştırılma (iltibas) kavramı, pozitif hukuklar üstü anlamı ve işlevi ile varlığını sürdürmektedir. MarkKHK “iltibas” yerine “karıştırılma”yı kullandığı ve bu terim öğreti ve içtihatlarda yerleşmeye başladığı için, burada da aynı terim tercih edilmiştir. Bu sebeple bentte basit ancak kapsamı geniş bir ifadeye yer verilmiştir. “Karıştırılma”, yanıltmayı, kandırmayı, yanlış algılattırmayı da kapsar. Hüküm, karıştırılmayı dış görünüş (tanıtım, takdim-görsellik) ve duyuruş (ses yönünden benzerlik) bağlamında düzenler. İç benzerlikten doğan karıştırılma (meselâ elektrik devrenin veya yarı iletken topografyasının benzerliği) hükmün kapsamı dışındadır. İç benzerlik “karıştırılma” kavramı ile tanımlanmaz. Dış görünüm koruması, takdim, şekil, tasarım ve donanım korumasıdır. Karıştırılma nesnel değerlendirmeyi gerektirir. 6762 sayılı Kanun hükmü, başkasının “ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları ile iltibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları” cümle parçasına yer vermiştir. Oysa, anılan ayırt edici işaretlere ilişkin karıştırılma koşulu, hüküm ve sonuçlarıyla birlikte kendi özel kanun hükmünde kararnamelerinde, yani MarkKHK'da, EndTasKHK'da, CoğİşKHK'da ve unvanla ilgili olarak TK'da ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Burada tekrar edilmeleri hem gereksizdir, hem de yorum güçlüklerine sebep olmaktadır. Anılan cümle parçalarının burada yer almaları, haksız rekabete ilişkin hükümlerin fikrî mülkiyete ilişkin düzenlemelerde kümülatif uygulanması yönünden de gerekli görülemez.” şeklindeki ifadeden, esasen hâlihazırda kümülatif koruma ilkesinin geçerli olduğu, ancak bu ilkenin varlığının da belirtilen cümle parçalarının maddede yer almalarını gerektirmediği anlamı çıkmaktadır. Dolayısıyla, gerekçedeki ifadelerin kümülatif uygulama ilkesini destekler şekilde anlaşılması ve TTK’nın karıştırılma ihtimaline ilişkin düzenlemesinin, fikrȋ mülkiyet mevzuatının yanında, ondan bağımsız olarak uygulanabileceğinin kabulü gerekir. Şu hususun özellikle belirtilmesi gerekir: Özel hukuki düzenlemelerin korudukları konu ile haksız rekabetin koruduğu konu farklıdır. Şöyle ki, bir markanın taklit edilmesi marka hakkına zarar verebileceği gibi haksız rekabete de yol açmaktadır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere ayırtedici işaretlerin ayrı ayrı sayılmamış olması, fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerle haksız rekabet hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez. (Prof. Hamdi Yasaman– Prof. Reha Poroy, Ticari İşletme Hukuku, 20. Baskı. 2024, s. 410. vd) SMK hükümlerinin yürürlüğe girmesiyle TTK.nun haksız rekabet hükümleri kadük hale gelmemiştir. Aksinin kabulü aşkın yorumdur. (Prof. Arslan Kaya- Prof. Koray Demir, Rekabet ve Haksız Rekabet Hukukunun Esasları, Baskı 2024, s.122 vd) Haksız rekabet koruması fikri haklar korumasını tamamlayan bir konumda olmayıp bağımsız ve kendi kurallarını takip eden bir koruma olduğundan haksız rekabet kaynaklı talepler fikri haklar korumasından bağımsız olarak ileri sürülür. O halde korumanın şartları mevcut olduğu halde haksız rekabet hükümleri fikri mülkiyet hukukuna ilişkin hükümler yanında doğrudan ve birinci dereceden uygulama alanı bulur (Ünal Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, 5.Bası s.37, 2012)TTK’nın karıştırılma ihtimaline ilişkin düzenlemesi, mehaz İsviçre hukukundan aynen aktarılan başkasının malları, iş ürünleri, faaliyetleri veya işleri ile karıştırılmaya yol açan önlemler almaya ilişkin 6102 sayılı TTK’nın 55/1-a(4) hükmüdür. Bu hükümle, ürünlerin kaynağı konusunda tüketicinin kafasını karıştırma ihtimali olan fiillerin engellenmesi, piyasada açıklık ve şeffaflığın sağlanması amaçlanmakta, bu suretle rakiplerin yanı sıra tüketicilerin ve toplumun da menfaatleri korunmaktadır. Piyasada oluşması muhtemel karışıklığın engellenmesi, rekabetten beklenen işlevlerin sağlanması açısından da önem taşımaktadır.Öte yandan Avrupa Birliği (AB) hukukunda da kümülatif koruma ilkesi açıkça kabul edilmiştir. Yönerge ve Tüzük Tasarısı'ndaki düzenlemelerde tasarımların marka, patent, faydalı model gibi Topluluğun fikri mülkiyet mevzuatı ile korunmasının üye ülke hukuklarındaki fikri mülkiyet mevzuatına göre ayrıca korunmalarına engel olmayacağı belirtilmiştir. Ancak, kümülatif olarak koruma üye ülke mevzuatlarına bırakılmış olup, ilkenin nasıl uygulanacağı gösterilmemiştir. SMK’nın genel gerekçesi ve madde gerekçeleri incelendiğinde, sınai mülkiyet haklarının kanunla düzenlenme ihtiyacı yanında, uluslararası sözleşmeler ve AB mevzuatıyla uyumun arttırılması ve daha nitelikli ve etkin işleyen çağdaş bir sınai mülkiyet sistemine geçişin sağlanması için mevcut sistemin revize edilmesi gereğinin ortaya çıktığı, bu çerçevede marka, coğrafi işaret, tasarım, patent ve faydalı model haklarına ilişkin önemli yenilikler getiren düzenlemelerin yapıldığı, mevcut sistemde yer almayan geleneksel ürün adı korumasının sisteme dahil edildiği ve düzenlemelerde Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması (TRIPS), Paris Sözleşmesi, yeni █████████ sayılı Avrupa Birliği Marka Direktifi ve █████████ sayılı AB Marka Tüzüğü, Patent Kanunu Anlaşmasına (PLT) uygun olarak kanunun hazırlandığı belirtilmiştir. Dolayısıyla kümülatif koruma AB müktesabına da uygundur.Sonuç olarak; Dairenin hiç değişikliğe uğramadan süre gelen görüşünde bir değişiklik yapılmasını gerektirecek hukuki bir değişiklik bulunmadığından kümülatif korumanın uygulanması gerektiği kanaatiyle kararın onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılmamaktayım.