Anahtar kelimeler: Kıyağı Yandaş Linki Yandaşlar Httpswwwnethaberyandaslarneisterse Veriyorlar İktidarın Damadı Ödemeksizin Arı

T.C.

İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
4. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO
: ████████
KARAR NO
: █████████
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
DAVANIN KONUSU
: Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan)
İSTİNAF KARAR TARİHİ
: █████/2026
Yukarıda yazılı ilk derece mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla HMK' nın 353. maddesi gereğince dosya incelendi,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ
:
Davacılar vekili dava dilekçesinde; Davalı ... gazetesinde, diğer davalı İsmail Arı tarafından yazılan ve 17.09.2023 tarihinde https://www.....net/haber/yandaslar-ne-isterse- veriyorlar-... linki üzerinden yayınlanan "Yandaşlar ne isterse veriyorlar" başlıklı haber içeriğinde davacılar hakkında endüstri özel bölgesi adı altında her türlü kolaylığın sağlandığı, hazine arazilerinin vergi ödemeksizin teşvik alınarak tahsis edildiği, yandaş şirketlere iktidarın her türlü kıyağı sağladığı, İstanbul Özel Endüstri Bölgesi ile de Cumhurbaşkanı ...'ın damadı ... ile ailesinin sahibi olduğu ... Şirketi'ne kıyak sağlandığı şeklinde haber yapıldığını, iftira ve karalama kastının açıklığı hiçbir şüpheye yer vermeyecek ve herhangi bir özgürlük biçimi ile açıklanamayacak kadar aşikar olduğunu, ilan edilen endüstri bölgelerine ilişkin diğer şirketler arasında bir fark olmamasına ve yasal olarak aynı statüye tabi olmalarına rağmen diğer şirketler yerine özellikle davacıların kamu kaynaklarında soygun yapıyormuş gibi haberinin yapıldığını, davalıların ifadelerinin süreklilik arz ettiğini, davacıların bugüne kadar bu tip iftira ve karalamalardan elde ettiği tazminatları şehit aileleri çocuklarına burs olarak verdiklerini, zenginleşme aracı olarak kullanmadıklarını, davalının gerçeğe aykırı ifadelerle kişilik hakları zedelenen ve hakarete uğrayan davacı ... yönünden 1.000.000,00-TL, davacı ... yönünden 1.000.000,00-TL olmak üzere toplam 2.000.000,00-TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar vekili cevap dilekçesinde; Davalılardan ... Yayıncılık'ın ... Gazetesi ve gazetenin internet sitesinin sahibi, diğer davalı İsmail Arı'nın gazeteci ve davalı gazetenin muhabiri olduğunu, davacılardan ...'ın cumhurbaşkanının damadı, ... A.Ş. ise ...'ın yönetim kurulu başkanı olduğu savunma sanayisinde faaliyet gösteren ve de insansız hava aracı üreten bir şirket olduğunu, AKP döneminde kurulan endüstri bölgeleri ve de bu kapsamda cumhurbaşkanı ve iktidar partisine yakınlığı ile bilinen şirketlere tanınan imtiyazlara ilişkin haber yapıldığını, haberde eleştirilen hususun endüstri bölgeleri kurulması değil, endüstri bölgeleri ile kapsamındaki imtiyazların sıklıkla iktidara yakın şirketlere tanınması olduğunu, İstanbul Özel Endüstri Bölgesi'nde de davacılara teşvik ve imtiyazların sağlandığının açık olduğunu, huzurdaki davanın tipik bir kamusal katılıma karşı stratejik dava niteliğinde olduğunu, bu dava türlerinde toplumun haber alma hakkının kullanımını etkilemek için gazetecileri hedef almakta ve esasen oluşmayan zararları varmış gibi göstererek veya abartarak haberleri bağlamından kopararak davanın konusu saptırıldığını, manevi tazminat koşullarının oluşmadığını, dava konusu haberin toplumsal tartışmalara katkı niteliğinde olduğunu, somut olayda haberin gerçekliğine ilişkin en küçük bir tartışma olmadığını, endüstri bölgesinde faaliyet gösteren şirketlere imtiyaz ve muafiyetler tanındığının açık olduğunu, haberde kullanılan "kıyak" ifadesi olmak üzere olgusal temellerin bulunduğunu, sert eleştiri olarak nitelendirilebileceğini, davanın reddini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesince; "...Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.
Basın özgürlüğü, demokratik toplumun temel taşlarından biri olup, Anayasa'nın 28. maddesi ile Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum, halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır.
Ancak günümüz medya ortamında, bu klasik basın özgürlüğü tanımı ve kapsamı yeni zorluklarla karşı karşıyadır. Özellikle dijital medyanın yaygınlaşması ve haber üretim-tüketim hızının artmasıyla birlikte, manipülatif kolaj tekniği olarak adlandırılabilecek yeni bir gazetecilik pratiği ortaya çıkmıştır. Bu teknik, farklı olay ve olguların bağlamından koparılarak bilinçli şekilde yeniden kurgulanması ve bu yolla gerçekliğin çarpıtılması riskini barındırmaktadır.
Basın özgürlüğünün modern yorumu, bu yeni zorluklara karşı dengeli bir yaklaşım gerektirmektedir. Basının;
1. Olayları izleme, araştırma ve değerlendirme,
2. Toplumu bilgilendirme, öğretme ve aydınlatma,
3. Kamuoyu denetimi sağlama
gibi temel işlevleri, manipülatif kolaj tekniğinin yarattığı riskler gözetilerek yerine getirilmelidir.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda, bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiğinde, temel ölçüt kamu yararıdır. Ancak günümüzde kamu yararı kavramı, üretken bireylerin topluma katkısını da içerecek şekilde geniş yorumlanmalıdır. Özellikle teknoloji, savunma sanayi gibi stratejik sektörlerde faaliyet gösteren kişi ve kurumlar hakkındaki haberlerde, eleştiri sınırlarının belirlenmesinde bu husus gözetilmelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihatlarında vurgulandığı üzere, ifade özgürlüğü sadece lehte olan veya zararsız kabul edilen "haber" ve "düşünceler" için değil, aynı zamanda devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden haber ve düşünceler için de geçerlidir. Ancak bu özgürlük, özellikle dijital çağda, manipülatif kolaj tekniğinin yarattığı tehlikelere karşı bazı güvencelerle dengelenmelidir:
1. Haber ve yorumlarda bağlamın korunması zorunluluğu
2. Seçici kolajlamanın önlenmesi için çoklu kaynak kullanımı
3. Algı yönetimi yerine kanıta dayalı gazetecilik pratiklerinin teşviki
4. Üretken bireylerin toplumsal katkısının gözetilmesi
Basın organları bu işlevlerini yerine getirirken özellikle:
- Yayının gerçek olması
- Kamu yararı bulunması
- Toplumsal ilginin varlığı
- Konunun güncelliği
- Özle biçim arasındaki denge
kriterlerini gözetmeli ve bu kriterleri modern medya ortamının gereklilikleri ışığında yorumlamalıdır.
Modern medya ortamında manipülatif kolaj tekniği, hukuki literatürde "Hakların Kötüye Kullanılması" (Abuse of Right) kapsamında değerlendirilmesi gereken yeni bir tehdit olarak ortaya çıkmaktadır. Temel gazetecilik unsurlarını (...) içermeyen, bağlamından koparılmış haberleştirmeler, basın özgürlüğünün kullanımı değil, tam tersine basın sorumluluğunun ihlali niteliğindedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesi de "Hakların Kötüye Kullanılması Yasağı" ile bu durumu açıkça yasaklamaktadır.
Günümüz medyasının en ciddi sorunlarından biri, sistematik etiketleme ve araştırma etiğinin ihmal edilmesidir. İdeolojik konfor alanında hareket eden basın organları, gerçek gazeteciliğin gerektirdiği emek ve etik sorumluluktan kaçınmakta, bu durum ise toplumsal manipülasyonu kolaylaştırmakta ve demokratik tartışma zeminini zayıflatmaktadır. Özellikle dijital medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, yankı odaları (...) içinde yayılan manipülatif haberler, bireylerin savunma imkanlarını ortadan kaldırmaktadır.
Hukuk sisteminin en temel görevlerinden biri, masumiyeti korumaktır. Ancak modern medya pratiklerinin yarattığı yeni tehditler karşısında, klasik hukuki koruma mekanizmaları yetersiz kalabilmektedir. Manipülatif kolaj tekniği ile oluşturulan algı, zamanla gerçekliğin yerini almakta, dijital linç süreçleri başlamakta ve gerçeklik algısı çarpıtılmaktadır. Bu noktada hukuki çerçevenin güçlendirilmesi, basın organlarının basit enformasyon aracı olmaktan çıkıp, gerçek gazetecilik standartlarına yükselmesini sağlayacak yeni mekanizmaların geliştirilmesi hayati önem taşımaktadır.
Basın özgürlüğü, kontrolsüz enformasyon yayılımının ve temelsiz retoriğin değil, kanıta dayalı araştırmacı gazeteciliğin güvencesi olmalıdır. Bu bağlamda hukukun görevi, basın özgürlüğünü kısıtlamak değil, tam tersine nitelikli gazeteciliği ve sağlıklı kamusal tartışmayı mümkün kılacak güvenceleri sağlamaktır. Özellikle üretken insanların, karakter suikastından korunması, topluma katkılarının engellenerek toplumun yalınlaştırılmasına umutsuz bırakılmasına ve bunların kast ile sistematik yapılmasına hukukun izin vermemesi , yaratıcı potansiyellerinin bloke edilmemesi ve gelecek dönem için savunmasız bırakılmaması, hukuk sisteminin temel hedefleri arasında yer almalıdır.
"Basın özgürlüğü" soyut bir kavram olarak kalmamalı, içerik üreticilerinin ideolojik konfor alanlarından, finansal paydaşların baskısından ve grup taassubundan özgürleşmesiyle, gazete çalışanları gazete patronlarının ve yaslandığı grubun iktidarından korunmalı ve bu kapsamda Basın Özgürlüğünden daha önemli olan "..." inşa edilerek somutlaşmalıdır. Basın özgürlüğünün gerçek anlamda var olabilmesi için, içerik üreticilerinin kendi önyargılarından, grup baskılarından ve finansal bağımlılıklardan arınması; temelsiz retorik yerine kanıta dayalı, araştırmacı bir gazetecilik pratiğinin benimsenmesi gerekmektedir.
Bu hukuki ve kavramsal çerçeve ışığında somut olaya gelindiğinde; davalı ... gazetesinde, 17.09.2023 tarihinde yayınlanan "Yandaşlar ne isterse veriyorlar" başlıklı haber ve içeriği, öncelikle basın özgürlüğünün sınırları yönünden incelenmelidir.
1. Görünürde Gerçeklik Unsuru Yönünden
:
a) Haberde yer alan genel bilgi ve iddiaların incelenmesi:
- "Endüstri Bölgesi" statüsü ve yasal çerçevesi doğru aktarılmıştır
- Ruhsat, emlak ve damga vergisi muafiyetleri gerçek yasal düzenlemelerdir
- Cumhurbaşkanı'nın ek teşvik belirleme yetkisi kanunda mevcuttur
b) Özel Endüstri Bölgeleri ile ilgili yanıltıcı bilgiler:
- Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın cevabi yazısından anlaşıldığı üzere, özel endüstri bölgelerinde altyapı ve kamulaştırma maliyetlerinin tamamı başvuru sahibi tarafından karşılanmaktadır.
- Dolayısıyla "Altyapı masraflarını bakanlık karşılıyor" iddiası gerçeği yansıtmamaktadır
c) "Kıyak" iddiasının değerlendirilmesi
:
- Yasal düzenlemelerin kayırmacılığa açık olduğu veya uygulamada ayrımcılık yapıldığı iddiaları meşru eleştiri konusu olabilir
- Ancak haberde
:
* Somut usulsüzlük tespiti yapılmamıştır
* Diğer başvurulara göre ayrımcılık yapıldığına dair veri sunulmamıştır.
* Kayırmacılık iddiasını destekleyecek somut olgu ve belgeler gösterilmemiştir
* İdari süreçteki olası usulsüzlüklere dair araştırma yapılmamıştır
d) Bağlamından koparılan hususlar
:
- Davacı şirket, salt iktidara/Cumhurbaşkanına yakınlık iddiası üzerinden, ilgisi olmayan farklı şirket gruplarıyla birlikte değerlendirilmiş, bu değerlendirme üzerinden kıyak aldığı sonucuna varılmıştır. Ancak bu iddia zincirinin hiçbir halkası somut verilerle desteklenmemiştir: Başvuru sürecinde herhangi bir ayrıcalık gösterildiğine dair tespit bulunmamakta, diğer başvurulardan farklı bir işlem yapıldığına dair veri yer almamakta, yasal prosedürlerin dışına çıkıldığına dair bulgu sunulmamaktadır. Kaldı ki, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın verileri, özel endüstri bölgesi statüsünün genel kriterlere uygun olarak verildiğini göstermektedir.
- Yasal prosedürler ve teşvikler, sanki sadece davacıya özel imtiyazlarmış gibi sunulmuştur
- Genel endüstri bölgeleri ile özel endüstri bölgelerinin farklı hukuki statüleri göz ardı edilmiştir.
Bu değerlendirmeler ışığında; haber içeriğinde bazı doğru bilgiler bulunmakla birlikte, özellikle davacılara yönelik iddiaların somut olgulara dayanmadığı, araştırma yapılmadan genelleme ve değer yargılarıyla manipülatif bir anlatım oluşturulduğu, bu sebeple görünürde gerçeklik unsurunu tam olarak taşımadığı kanaatine varılmıştır.
2. Kamu Yararı Dengesi Açısından
:
Mahkememiz basın özgürlüğü ile kişilik hakları arasındaki dengenin tespitinde kamu yararı kriterini şu şekilde değerlendirmiştir:
a) Haberin/Eleştirinin Topluma Sağladığı Fayda:
- Endüstri bölgelerinin tahsisi ve işleyişinin veya buna ilişkin kanunun kamuoyu tarafından tartışılması meşru bir konudur.
- Kamu kaynaklarının kullanımı ve teşvik sistemlerinin denetlenmesi basının görevlerindendir.
- Bu yönüyle haberin genel çerçevesi toplumsal tartışmaya katkı sağlama potansiyeli taşımaktadır.
b) Bireye/Kuruma Verilen Zararın Boyutu
:
- Savunma sanayi alanında faaliyet gösteren davacı şirketin "yandaş" olarak etiketlenmesi
- Yasal prosedürlerle elde edilen hakların "kıyak" olarak nitelendirilmesi
- Somut veri olmadan kayırmacılık algısı yaratılması
şirketin ticari itibarına zarar verme potansiyeli taşımaktadır.
c) Üstün Kamu Yararının Değerlendirilmesi:
- Haberde iddia edilen hususlar somut verilere dayanmamaktadır
- Eleştiriler araştırmaya değil, varsayımlara dayanmaktadır
- Kamuyu bilgilendirmekten ziyade belirli bir ideolojik bakış açısının yansıtıldığı görülmektedir
- Haberin yazılış ve sunuş biçimi, sırf zarar verme amacı güttüğü izlenimi uyandırmaktadır.
d) Kamu Yararı Testi
:
- Toplumsal tartışmaya yapılan katkı, seçilen yöntem sebebiyle etkisiz kalmıştır
- Kamuyu bilgilendirme amacı, araştırma eksikliği sebebiyle gerçekleşmemiştir
- Haberin üslubu ve içeriği, meşru eleştiri sınırlarını aşmıştır
Bu değerlendirmeler ışığında; endüstri bölgeleri konusunun kamusal tartışmaya açılmasında üstün bir kamu yararı bulunmakla birlikte, somut haberde veri içeriksizliği, araştırma yoksunluğu, seçilen yöntem ve kullanılan ifadeler bu amacın ötesine geçmiş, kişilik haklarına verilen zarar topluma sağlanan faydanın önüne geçmiştir. Bu sebeple, basın özgürlüğünün kamu yararı gerekçesiyle genişletilmesi mümkün görülmemiştir.
3. Öz ve Biçim Dengesi Bakımından
:
Yapılan "görünürde gerçeklik" ve "kamu yararı" değerlendirmeleri sonucunda haberin:
- İddiaların somut verilere dayanmadığı
- Araştırma ve belgelendirme eksikliği bulunduğu
- İdeal bir kamuyu bilgilendirme amacı taşımadığı
tespit edildiğinden, haberde değerlendirilebilecek meşru bir "öz" bulunmamaktadır.
Öz ve biçim dengesi, ancak gerçeklik unsuru taşıyan ve kamu yararına hizmet eden haberlerde değerlendirilebilecek bir unsurdur. Somut olayda bu ön şartlar sağlanmadığından, öz ve biçim dengesi değerlendirmesi yapılamamaktadır.
Kaldı ki, öz ve biçim dengesi aranacak olsa bile:
- Haberin başlığında kullanılan "Yandaşlar ne isterse veriyorlar" ifadesi
- Metin içinde geçen "kıyak" nitelendirmesi
- Davacının, içeriksizliği, araştırma yoksunluğuna rağmen seçilen yöntem ve kullanılan ifadeler diğer şirketlerle birlikte ele alınması
- Yasal prosedürlerin kamuoyuna "kayırmacılık" olarak sunulması
gibi tercihler, haberciliğin temel ilkelerine ve üslup gerekliliklerine aykırılık teşkil etmektedir.
4. Kusurun Değerlendirilmesi
:
Yapılan incelemeler sonucunda
:
a) Araştırma ve Doğrulama Yükümlülüğü Açısından:
- Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı verilerine başvurulmadığı
- Özel endüstri bölgeleri ile genel endüstri bölgelerinin farklı hukuki statülerinin araştırılmadığı
- Altyapı ve kamulaştırma maliyetlerinin kim tarafından karşılandığının teyit edilmediği
- Davacı şirketin başvuru ve tahsis sürecinin diğer başvurulardan farklı işleyip işlemediğinin incelenmediği
tespit edilmiştir
b) Haberin Hazırlanış Yöntemi Bakımından
:
- İddialar somut veri ve belgelere dayandırılmamış
- "Yandaş" ve "kıyak" gibi değer yargısı içeren ifadeler tercih edilmiş
- Davacı, ilgisi olmayan, içeriksizliği, araştırma yoksunluğuna rağmen seçilen yöntem ve kullanılan ifadeler diğer şirketlerle birlikte değerlendirilmiş
- Yasal prosedürler ve genel teşvikler özel imtiyaz gibi sunulmuştur
c) Özen Yükümlülüğü Yönünden
:
- Haberin içeriksizliği ile kamuyu bilgilendirme amacından uzaklaşıldığı
- Savunma sanayii gibi stratejik bir alanda faaliyet gösteren şirketin itibarını zedeleyebilecek nitelendirmeler yapılmaya çalışıldığı
- Eleştiri sınırlarının aşıldığı
- Yayın öncesi teyit ve doğrulama mekanizmalarının işletilmediği
görülmüştür
d) Kasıt Değerlendirmesi
:
Bu eksiklik ve ihmallerin;
- Sistematik bir şekilde tekrarlanması
- Basit bir araştırma ile tespit edilebilecek yanlışların düzeltilmemesi
- İdeolojik bir bakış açısıyla gerçeklerin çarpıtılması
- Haber yapma hakkının kötüye kullanılması
sebebiyle kasıt düzeyine ulaştığı değerlendirilmiştir.
Bu tespitler ışığında, davalıların kusurunun ağır olduğu ve basın özgürlüğünün sağladığı güvencelerin arkasına sığınılamayacağı sonucuna varılmıştır.
5. "Kamusal Katılıma Karşı Stratejik Dava" (SLAPP) İddiasının Değerlendirilmesi:
Davalı taraf, mevcut davanın kamusal tartışmayı engellemeye yönelik bir SLAPP davası olduğunu ileri sürmüştür. Ancak:
a) Öncelikle belirtmek gerekir ki, SLAPP değerlendirmesi ancak basın ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan bir yayına karşı açılan davalarda yapılabilir. Yukarıdaki değerlendirmelerde:
- Haberin görünürde gerçeklik unsuru taşımadığı
- Kamu yararı dengesinin gözetilmediği
- Meşru bir "öz" bulunmadığı
- Ağır kusur içerdiği
tespit edildiğinden, yayının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği sonucuna varılmıştır.
b) Kaldı ki, bir davanın SLAPP niteliği taşıdığının kabulü için:
- Davanın salt kamusal tartışmayı engelleme amacı taşıması
- Davacının asıl hedefinin eleştirileri susturmak olması
- Tazminat talebinin caydırıcı nitelikte olması
gerekir.
Somut olayda
:
- Davacıların talebi, manipülatif kolaj tekniği ile oluşturulan gerçek dışı algının düzeltilmesidir
- Endüstri bölgeleri uygulamasının genel olarak tartışılması engellenmemektedir
- Talep edilen tazminat miktarı, oluşan zararla orantılıdır
Tüm bu değerlendirmeler ışığında
: Dava konusu haber, basın özgürlüğünün sınırlarını aşmıştır çünkü
- Somut verilere dayanmamaktadır
- Araştırma yükümlülüğü yerine getirilmemiştir
- Kamuyu bilgilendirme amacından sapılmıştır
- Ağır kusur içermektedir
SLAPP iddiası yerinde değildir çünkü
:
- Yayın basın özgürlüğü kapsamında değildir
- Dava kamusal tartışmayı engelleme amacı taşımamaktadır
- Tazminat talebi orantılıdır
Bu sebeplerle
:
- Davalıların kusurlu davranışı ile davacıların uğradığı zarar arasındaki illiyet bağının bulunduğunun açık olduğu
Hukuka Aykırılık Değerlendirmesi
:
A) Davacı ... .... açısından
:
Somut olayda hukuka aykırılık şu noktalarda gerçekleşmiştir:
1. Özel Endüstri Bölgesi Statüsünün Çarpıtılması:
- 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu'nun 4/Ç maddesi kapsamındaki yasal statü göz ardı edilmiştir
- Başvuru ve değerlendirme sürecindeki objektif kriterler belirtilmemiştir
- Altyapı ve kamulaştırma maliyetlerinin başvuru sahibi tarafından karşılandığı gerçeği gizlenmiştir
- Genel teşvik sistemi, özel imtiyaz gibi gösterilmiştir
2. İlişkilendirme ve Gruplandırmadaki Hukuka Aykırılık:
- Şirket, salt iktidar yakınlığı iddiasıyla, organik veya hukuki bağı olmayan şirketlerle ilişkilendirilmiştir
- Bu ilişkilendirme hiçbir somut veriye dayanmamaktadır
- İlişkilendirmenin amacı şirketin ticari itibarını zedelemektir
- Şirketin savunma sanayiindeki stratejik konumu ve üretim kapasitesi göz ardı edilmiştir
3. Araştırma ve Belgeleme Eksikliği
:
- Bakanlık verileri incelenmemiştir
- Diğer özel endüstri bölgeleriyle karşılaştırma yapılmamıştır
- Başvuru sürecindeki objektif kriterlerin varlığı araştırılmamıştır
- İddialar somut veri ve belgeyle desteklenmemiştir.
B) Davacı ... açısından
:
Somut olayda hukuka aykırılık şu noktalarda gerçekleşmiştir:
1. Kişisel ve Mesleki Kimliğin İndirgenmesi:
- Davacının mühendis kimliği ve teknolojik katkıları göz ardı edilmiştir
- Salt "damat" sıfatı üzerinden değerlendirme yapılmıştır
- Mesleki başarıları ve bilimsel çalışmaları yok sayılmıştır
- Kişisel birikimi ve kariyeri önemsizleştirilmiştir
2. Yakınlık-Kayırmacılık İlişkisinin Kurulması:
- Cumhurbaşkanı'na yakınlık, doğrudan kayırmacılık varsayımına dönüştürülmüştür
- Bu varsayım hiçbir somut veriyle desteklenmemiştir
- İma yoluyla kişilik hakları zedelenmiştir
- Mesleki kazanımları şaibeli gösterilmiştir
3. Haber Yapma Hakkının Kötüye Kullanılması:
- Eleştiri sınırları aşılmıştır
- Kişisel ve mesleki itibarı zedeleyici ifadeler kullanılmıştır
- Gerçek dışı algı oluşturulmuştur
- Kamuyu bilgilendirme amacından sapılmıştır
Her iki davacı açısından da hukuka aykırılığın ortak noktası, basın özgürlüğünün sağladığı güvencelerin arkasına sığınılarak:
- Davacılar açısından somut veriye dayanmayan iddiaların ortaya atılması
- Manipülatif kolaj tekniğinin kullanılması
- Araştırma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
- Gerçeklerin çarpıtılması
şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bu hukuka aykırılıklar, basının haber verme hakkının sınırlarını aşmış, eleştiri boyutunu geçerek kişilik haklarına saldırı niteliğine bürünmüştür.
Araştırma etiğine uyup, basının ... ilkeleri çerçevesinde görevini yerine getirerek kıyak veya usulsüzlük iddiasında bulunan bir gazeteci, normal prosedürden sapma olup olmadığını, diğer başvurulardan farklı davranılıp davranılmadığını araştırabilir. Verilen statünün amacına ulaşıp ulaşmadığı, taahhütlerin yerine getirilip getirilmediği, kamu yararı-özel yarar dengesi değerlendirilebilir.
Etkili bir araştırma için ilgili mevzuatın incelenmesi, benzer statüdeki başvuruların karşılaştırılması, resmi kayıtların ve verilerin toplanması, uzman görüşlerinin alınması ve ilgili taraflara söz hakkı verilmesi önem taşır.
Kıyak/usulsüzlük iddiası için normal prosedürün ne olduğu, hangi aşamada sapma bulunduğu, benzer başvurulardaki durum araştırılabilir. İddiaların dayanakları ortaya konabilir.
Kıyak/usulsüzlük iddiası içeren haberlerde temel amaç kamusal denetimi sağlamak, şeffaflığı artırmak ve hesap verebilirliği teşvik etmektir. Bu yapılırken hukuki sınırlar içinde kalınması ve kamu yararının gözetilmesi önem taşır.
Tazminat miktarı belirlenirken
:
- Basının ... ilkeleri çerçevesinde görevini yerine getirmesine imkan sağlanması
- Basın özgürlüğünün özüne dokunmayacak makul bir sınır gözetilmesi
- Hukuka uygun eleştiri ve haber yapma faaliyetlerinin engellenmemesi
dikkate alınmıştır.
Tazminat miktarının makul tutulmasının sebebi toplama ilişkin yeni bir başlangıçta aşağıdaki seslenişimizdir.
Modern demokratik toplumlarda basın özgürlüğü ile kişilik haklarının dengelenmesi, salt hukuki bir mesele olmayıp, toplumsal barış ve gelişimin de temel taşlarından biridir. Mahkememiz, somut olayı değerlendirirken, ülkemizin içinden geçtiği hassas dönemin de bilinciyle hareket etmiştir.
Günümüzde toplumun farklı kesimleri, birbirlerini "öteki" olarak konumlandırmakta, karşılıklı olarak taraflar, karşı tarafı peşinen mahkum etmektedir. Bu kutuplaşma ortamında, çeşitli eksenlerde oluşan kamplaşma, küçük veya büyük çıkar odaklarının güdümüne girme riskini de beraberinde getirmektedir. Oysa bir ülkenin kalkınması ve ilerlemesi, ancak tüm toplumsal kesimlerin birbirlerinin meşruiyetini tanıması ve yapıcı eleştiri zemininde buluşmasıyla mümkündür.
Bu bağlamda basın organları, ideolojik konfor alanlarından çıkıp, manipülatif kolaj tekniklerinden uzak durarak, araştırmacı gazeteciliğin evrensel ilkelerini benimsemelidir. Öte yandan, üretken bireylerin ve kurumların da eleştiriye açık olması, şeffaflığı ve hesap verebilirliği içselleştirmesi gerekmektedir.
Mahkememiz, bu kararıyla hem basın özgürlüğünün hem de kişilik haklarının korunmasının, ancak tarafların birbirlerini "düşman" değil "insan" = "vatandaş" = "yurttaş" olarak görmesiyle mümkün olacağını vurgulamak ister. Hukuk devletinin temel görevi, adaleti sağlamak ve toplumsal barışa hizmet etmektir.
Bu değerlendirmeler ışığında; Davacı ... ... açısından 50.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmiş, davalı tarafın ekonomik sosyal durumu dikkate alınarak davalı ...Tic A.Ş. bu tazminatın tamamından sorumlu tutulur iken davalı İsmail Arı ise 50.000 TL'lik tazminatın 20.000,00-TL'lik kısmı açısından sorumlu tutulmuştur.
Davacı ... açısından 50.000,00-TL manevitazminata hükmedilmiş, davalı tarafın ekonomik sosyal durumu dikkate alınarak davalı ...Tic A.Ş. bu tazminatın tamamından sorumlu tutulur iken davalı İsmail Arı ise 50.000 TL'lik tazminatın 20.000,00-TL'lik kısmı açısından sorumlu tutulmuş ve sonuçta aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
1-Davanın kısmen kabulü
a)Davacı ... ... açısından 50.000,00-TL manevi tazminatın davalı ...Tic A.Ş.'den, 20.000,00-TL manevi tazminatın İsmail Arı'dan müteselsilen 17.09.2023 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilde tekerrür olmamak üzere alınarak davacı ...'a verilmesine,
b)Davacı ... açısından 50.000,00-TL manevi tazminatın davalı ...Tic A.Ş.'den 20.000,00-TL manevi tazminatın İsmail Arı'dan müteselsilen 17.09.2023 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilde tekerrür olmamak üzere alınarak davacı ...'a verilmesine,
c)Fazlaya ilişkin talebin reddine,
2-Hüküm altına alınan miktar üzerinden hesaplanan 9.563,40-TL ilam harcından peşin alınan 34.155,00-TL'den mahsubu ile bakiye 24.591,60-TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacılara iadesine,
3-Davacılar tarafından yatırılan 9.563,40-TL peşin harç ve 269,85-TL başvuru harcı olmak üzere toplam 9.833,25-TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, (Davalılardan İsmail Arı 2.732,40-TL'sına kadar sorumlu olmak kaydıyla)
4-Davacılar kendilerini vekille temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T. göre hesaplanan 30.000,00-TL vekalet ücretinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine,
5-Davalılar kendilerini vekille temsil ettirmiş olmakla, karar tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T. göre hesaplanan 30.000,00-TL ücreti vekaletin davacılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davalıya verilmesine,..." karar verilmiştir.
Verilen karara karşı taraf vekillerince istinaf yasa yoluna başvurulmuştur.
Davacılar vekili istinaf dilekçesinde; Manevi tazminat koşullarının miktarının az olması sebebiyle kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
Davalılar vekili istinaf dilekçesinde; İfade ve basın özgürlüğünün ihlaline sebep olacak talebin korunmaması gerektiği, manevi tazminat koşullarının oluşmaması, manevi tazminat koşullarının miktarının fazla olması sebebiyle kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE
:
İnceleme, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun(HMK) 355. maddesi gereğince istinaf dilekçelerinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırı hususların olup olmadığı gözetilerek yapılmıştır.
Dava; Basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.
Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.
Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası ise; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: ███████, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: ████████, 22 Şubat 2005).
İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.
AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:
1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi
:
AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: ████████; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: ████████, ████████, ████████, ████████, ████████, ████████, ████████, ████████ ve ████████, 20 Ekim 2009).
2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu:
Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).
3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:
AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: ███████, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama sebebi ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: ████████, 26.11.1991).
Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., ████████ K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., █████████ K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Başvuru No: ███████, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: ████████, 131).
Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., █████████ K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., ████████ K.sayılı kararları).
Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.
Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.
Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkan sağlar.
Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır.
Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir.
Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanununun 49. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.
Bu açıklamalar ışığında somut olayda; Davaya konu edilen haberde yer alan davalının ifadelerinin küçük düşürücü nitelikte, ağır ve rencide edici olduğu, özle biçim arasındaki dengenin bozulduğu, davalı tarafça dosyaya isnadlarını ispata yarar kesin ya da kanaat uyandırıcı somut bir delil sunulmadığı, davalı tarafça yapılan haberin gerçekliği hususunda daha fazla özen gösterilmesi gerektiği,bu itibarla paylaşımların ifade özgürlüğü kapsamını aşıp, doğrudan davacıların kişilik haklarına saldırı mahiyetinde bulunduğu, somut olayda Türk Borçlar Kanunu'nun 58. maddesindeki manevi tazminat şartlarının oluştuğu anlaşıldığından davalı vekilinin bu hususa ilişkin istinaf sebebi yerinde görülmemiştir.
Manevi tazminatın miktarı yönünden yapılan incelemeye göre;
6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi hükmüne göre hâkimin özel halleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi mal varlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.
█████/1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan sebepleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.
Somut olayda; haberin içeriği, kullanılan ifadelerin ağırlığı, davacı üzerindeki etkisi, tarihi, talep miktarı, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın alım gücü ve yukarıdaki ilkeler nazara alındığında hükmedilen manevi tazminat miktarı yerindedir.
Dosyadaki belgelere, duruşma sürecini yansıtan tutanaklar ve gerekçe içeriğine göre, ilk derece mahkemesi kararında davanın esasıyla ilgili tarafların gösterdiği hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, ihtilafın doğru olarak tanımlandığı, kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından taraf vekillerinin yerinde bulunmayan istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK'nın 353/1-b/1. maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaat ve sonucuna varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM
: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-Usûl ve yasaya uygun İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin ████████ Esas ████████ Karar sayılı █████/2024 günlü kararına yönelik taraf vekilleri tarafından yapılan istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK'nın 353/1-b/1. maddesi gereğince ayrı ayrı ESASTAN REDDİNE,
2-492 Sayılı Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 732,00 TL maktu istinaf karar ve ilam harcının, peşin yatırılan 615,40 TL'nin mahsubuyla bakiye 116,60 TL harcın davacılardan müteselsilen tahsiliyle Hazineye gelir kaydedilmesine,
3-492 Sayılı Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 9.563,40 TL nispi istinaf karar ve ilam harcının, peşin yatırılan 2.390,86 TL'nin mahsubuyla bakiye 7.172,54 TL harcın davalılardan müteselsilen tahsiliyle Hazineye gelir kaydedilmesine,
4-İstinafa başvuran tarafça istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,
5-İncelemenin duruşmasız olarak yapılması sebebiyle avukatlık ücreti tayinine yer olmadığına,
6-6100 Sayılı HMK'nın 333. maddesi gereğince var ise kalan gider avansının karar kesinleştiğinde taraflara iadesine,
7-Karar tebliği ve harç tahsil müzekkeri düzenlenmesi Dairemizce yapılmasına, harç ve avans iadesi işlemleri ile 6100 Sayılı HMK'nın 302/5. maddesi gereği kanun yollarından geçmek suretiyle kesinleşen kararların kesinleşme kaydı ile kesinleşme kaydı yapılan kararların yerine getirilmesi için gerekli bildirimlerin ilk derece mahkemesince yerine getirilmesine,
Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, davalılar yönünden 6100 Sayılı HMK'nın 362/1-a. maddesi gereğince miktar yönünden kesin olmak üzere, davacılar yönünden ise █████/2017 tarih ve 7035 Sayılı Kanunun 31. maddesiyle değişik 6100 Sayılı HMK'nın 361/1. maddesi gereğince, kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunma yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi. █████/2026

Tamamını görebilmek için üye olmanız gerekli :/ Tamamını görebilmek için üye ol!
Üye olmak için tıkla!