Anahtar kelimeler: Olunmadığının Bam Başkan Yazim Memuru Ortağı Konya Katip İstenmiş Üye

T.C. KONYA BAM 6. HUKUK DAİRESİ
T.C.KONYABÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ6. HUKUK DAİRESİDOSYA NO
: ...KARAR NO
: ...T Ü R K M İ L L E T İ A D I N Aİ S T İ N A F K A R A R IBAŞKAN
: ... (...)ÜYE
: ... (...)ÜYE
: ... (...)KATİP
: ... (...)İNCELENEN KARARINMAHKEMESİ
: Konya .... ASLİYE TİCARET MAHKEMESİTARİHİ
: █████/2025NUMARASI
: ... Esas- ... KararİSTİNAF EDEN DAVACI
: ...VEKİLLERİ
: Av. ... Av. ...KATILMAYOLUYLA İSTİNAFEDEN DAVALI
: 1-...VEKİLİ
: Av. ...DİĞER DAVALI
: 2-......TASFİYE MEMURU
: ...DAVA
: Şirket Ortağı Olunmadığının Tespiti ve AlacakİSTİNAF KARARININKARAR TARİHİ
: █████/2026YAZIM TARİHİ
: █████/2026Taraflar arasında görülen davada Konya .... Asliye Ticaret Mahkemesi'nin ... Esas - ... Karar sayılı kararın Dairemizce incelenmesi davacı vekili ile katılma yolu ile davalı ... vekili tarafından istenmiş ve istinaf dilekçesinin süresi içerisinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten ve üye hakimin görüşleri alındıktan sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:DAVA
:Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirkete 53.102 Euro para yatırdığını, müvekkiline para yatırırken istediği zaman paranın geri çekilebileceği ve yüksek oranda faiz verileceği taahhüdünde bulunulduğunu, müvekkilinin yatırmış olduğu parayı geri çekmek istediğini ancak sonuç alamadığını, kendisi gibi birçok kişinin bu şekilde mağdur edildiğini, davalı şirket tarafından yürütülen faaliyetlerin en başından beri Bankacılık Kanunu'na aykırı olduğunu bu nedenle müvekkiline parasının iade edilmesi gerektiğini, davalıların SPK'ya aykırı şekilde izinsiz aracılık faaliyetinde bulunduğunun da tespit edildiğini, davalıların basiretli bir tacir gibi davranmadıklarının da açık olduğunu, müvekkili ile davalı şirket arasında hukuken geçerli bir ilişki kurulmadığını, davalı şirketin yönetim kurulu başkanının diğer davalı ... olduğunu ve bu davalının da müvekkilinin mağduriyetinden sorumlu olduğunu, davalı şirket defterlerinin usulsüz tutulduğunu, davalı şirketin kanunun yüklediği vazifeleri kasten yerine getirmediğini, hisse bedeline ilişkin yapılan kar ödemelerinin gerçeği yansıtmadığını, davalı şirket benzeri para toplama işlemleri yapılan şirket ve holdingler hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan davaların çete suçu kapsamında değerlendirildiğini ileri sürerek, mevzuata aykırı kurulan ilişkinin hükümsüzlüğü ile müvekkilinin alacağı olan 53.102 Euro karşılığı 131.390,28 TL'nin fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla avans faiziyle davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.CEVAP
: Davalılar vekili, açılan davanın 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açılmadığını öncelikle zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesini, davacı tarafın tacir olmadığını dosyaya bakmakla görevli mahkemelerin Asliye Ticaret Mahkemeleri olmadığından göreve ilişkin de itirazlarının olduğunu, davacı tarafın talep konusunun belli olmadığını bu nedenle de davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, dava konusunun açıkça belirlenmediğini, dava dilekçesinin yasal şartları taşımadığını, müvekkilli şirketin tasfiye olduğunu bu nedenle husumet yöneltilemeyeceğini, davacı tarafın dava dilekçesindeki beyanlarını kabul etmediklerini, müvekkili şirketin para toplama gibi bir faaliyetinin bulunmadığını, davacının müvekkili şirketten alacaklı olmadığını, şirkete ortak olarak katıldığını, davacının sunmuş olduğu makbuzun sahte ve uydurma olup, müvekkilinden sadır olmadığını, davacının şirketteki ortaklık hisselerini ve tüm alacaklarını █████/2009 tarihinde ......'a devrettiğini, davacının şirketten bir alacağının kalmadığını, müvekkillerinden ...'un ise tüm bu işlemlerle hiçbir ilgisinin bulunmadığını, davacının dava dilekçesindeki paranın istenildiği zaman geri çekilebileceği, yüksek faiz getirisi olacağı iddialarının soyut iddialar olup, davacının bu iddialarını ispat etmekle zorunlu olduğunu, müvekkili şirketin faaliyetleri yönünden hiçbir idari ve hukuki yaptırıma uğramadığını, müvekkilinin para toplama faaliyetinde bulunduğu iddiasını da kabul etmediklerini, müvekkili şirketin böyle bir eyleminin olmadığını, müvekkili şirketin tüm mal varlığını değerlendirerek ortaklarına hisse hakları oranında dağıttığını, müvekkili şirketin basiretsizlikle suçlanamayacağını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ
: Mahkemece, "...Dava, şirket ortağı olunmadığının tespiti ve şirkete yatırılan paraların iadesi istemine ilişkindir.Davalı şirket yönünden yapılan değerlendirme;Davalı şirketin ticaret sicilinden terkin edilerek tasfiye edilmiş olması sebebiyle şirketin ihyası için açılan davanın neticesi beklenilmiştir.Konya ... Asliye Ticaret mahkemesinin █████/2012 tarih, ... esas ... karar sayılı kararı ile, ...'nin mahkememiz dosyasındaki ihtilafla sınırlı olmak üzere yeniden ihyasına karar verildiği, kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin █████/2013 tarih, ... esas, ... karar sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verildiği, mahkemece verilen ihya kararının Yargıtay karar düzeltme kararın reddedilmesi ile █████/2013 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.Davalı şirket için verilen ihya kararında şirkete tasfiye memuru atanmaması sebebiyle tasfiye memuru tayini için açılan davanın da neticesinin beklenilmesi gerekmiştir.Konya ... Asliye Ticaret Mahkemesinin ... esas ... Karar sayılı █████/2023 tarihli kararı ile davalı şirkete tasfiye memuru olarak ...'in atanmasına karar verilmiş, bu kararın tasfiye memuru tarafından istinafı üzerine verilen Konya BAM 6. Hukuk Dairesinin █████/2023 tarih ve ... esas, ... karar sayılı kararı ile ilk derece mahkemesince verilen karar sadece tasfiye memuruna takdir edilen ücretin depo edilmesi gereken yere ilişkin olarak kaldırılarak esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davalı şirketi iş bu dosyada temsil etmek üzere eski tasfiye memuru ...'in tasfiye memuru olarak atanmasına karar verilmiş ve kararın █████/2024 tarihi itibariyle kesinleştiği anlaşılmıştır.Neticesi beklenen dosyaların kesinleşmesi ile birlikte davalı şirket ihya edilerek şirkete bir tasfiye memuru tayin edilmiştir. Ancak istinaf mahkemesinin az önce belirtilen kararı doğrultusunda tasfiye ücretlerinin, tasfiye memuru tayini kararı verilen dosyaya depo edilmesi için Mahkememizce davacı tarafa yapılan ihtaratlardan sonuç alınamıştır. Böylelikle tasfiye ücretlerinin davacı tarafından karşılanmaması sebebiyle tasfiye memuru göreve başlatılamamıştır.Bu durum karşısında dava ve taraf ehliyeti dava şartlarının öncelikli olarak değerlendirmesi gerekmiştirTaraf ehliyeti; davada taraf olabilme, usuli hukuki ilişkinin sujesi olabilme yeteneğidir. Medeni (maddî) hukuktaki medeni haklardan istifade (hak) ehliyetinin medeni usul hukukunda büründüğü şekil olan taraf ehliyetini haiz olup olunmadığı hususu 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na (TMK) göre belirlenir. Buna göre medeni haklardan istifade ehliyeti bulunan her gerçek (TMK md. 8) ve tüzel (TMK md. 46) kişi davada taraf olabilme ehliyetine de sahiptir (HMK md. 50). Her gerçek kişi sağ doğmakla, yaşadığı sürece taraf ehliyetine sahip olur. Tüzel kişiliğin ve buna bağlı olarak taraf ehliyetinin ne zaman kazanılacağı ise maddi hukuk normlarıyla belirlenir. Gerçek veya tüzel kişiliği olmayan kuruluş yahut toplulukların taraf ehliyeti de bulunmamaktadır.Dava ehliyeti ise; HMK’nın 51 inci maddesinde açıkça düzenlenmiş olup, kişinin kendisi veya yetkili kılacağı bir temsilci aracılığı ile bir davayı takip etme ve usul işlemlerini yapma ehliyetini ifade eder. Dava ehliyeti, medeni (maddi) hukuktaki TMK’nın 9 uncu maddesinde düzenlenen medeni hakları kullanma (fiil) ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekil olarak anlaşılmalıdır. Buna göre; medeni hakları kullanma ehliyeti bulunan her gerçek ya da tüzel kişi dava ehliyetine sahip kabul edilmelidir.Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-d maddesinde açıkça düzenlendiği üzere taraf ve dava ehliyeti dava şartlarındandır. Bu düzenlemeye göre husumet ya da başka bir anlatımla taraf sıfatı dava şartları arasında sayılmamıştır. Taraf sıfatının özelliği, tıpkı dava şartı gibi davanın esastan görülüp karara bağlanabilmesi için, varlığı ya da yokluğu hâkim tarafından davanın her aşamasında re’sen (kendiliğinden) gözetilen ve taraflarca noksanlığı davanın her aşamasında ileri sürülen nitelikte olmasıdır.Taraf sıfatı, bir başka ifadeyle husumet ehliyeti, dava konusu hak ile kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Sıfat, maddi hukuk ilişkisinde tarafların o hak ile ilişkisinin olup olmadığının belirlenmesi anlamına gelir. Davacı sıfatı, dava konusu hakkın sahibini; davalı sıfatı ise dava konusu hakkın yükümlüsünü belirler. Uygulamada davacı sıfatı, aktif husumeti; davalı sıfatı da pasif husumeti karşılayacak şekilde değerlendirilmektedir. Dava konusu şey üzerinde kim ya da kimler hak sahibi ise, davayı bu kişi veya kişilerin açması ve kime karşı hukuki koruma isteniyorsa o kişi veya kişilere davanın yöneltilmesi gerekir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının belirlenmesinde olduğu gibi maddi hukuka göre tespit edilir. Sıfat dava şartı değil, itirazdır. Zira bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı ancak davanın esası incelendikten sonra tespit edilebilir ve bu durumda dava ret veya kabul ile sonuçlanır. Diğer bir ifadeyle bir davada taraflardan birinin, aktif ya da pasif husumet ehliyetinin (davacı veya davalı sıfatının) olmadığı belirlenirse, artık uyuşmazlığın esastan çözülmesine geçilmeden, davanın sıfat yokluğundan reddi gerekir. Sıfat, ileri sürülme zamanı yasa ile kabul edilen ilk itiraz ya da davalı tarafından ortaya konulması gereken def’i niteliğinde olmadığından, davanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkün veya mahkemece re'sen nazara alınması gerekli hukuki bir durumdur (Hukuk Genel Kurulu'nun 02.11.2022 tarihli ve 2020/(15)6-609 Esas, █████████ Karar sayılı kararı).Somut olayda, davalı şirket ihya edilmiş ise de şirket için tayin edilen tasfiye memuru davacıdan kaynaklanan sebeplerle göreve başlatılamamıştır. Şirket, tasfiye organından yoksun kaldığından bir davada temsil edilebilme imkanına da erişememiştir. Bu sebeple şirket yönünden açılan davanın, dava ehliyeti, dava şartı eksikliğinden usulden reddi gerekmiştir.Davalı ... Yönünden yapılan değerlendirme:Davalı vekili süresinde sunduğu cevap dilekçesi ile zamanaşımı def'inde bulunmuş ve yeniden başlanan yargılamada bu def'isini yinelemiştir.6100 Sayılı HMK'nun 142. Maddesi
: "Ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra, hâkim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler ile zamanaşımı hakkındaki itiraz ve def’ileri inceleyerek karara bağlar" hükmünü içermektedir. Buradan hareketle öncelikle davalı vekilinin zamanaşımı defisi üzerinde durmak gerekli olmuştur.Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi, hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)Hukukumuzda zamanaşımı, uyuşmazlığın niteliği ve vasıflandırmasına göre farklı sonuçlara ve sürelere bağlandığından öncelikle taraflar arasındaki hukuki ilişkinin nitelendirilmesi gerekmektedir.Somut olayda davacı vekili, müvekkilinden yüksek kar vaadi ve her an iade edilebileceği garantisiyle para tahsil edildiğini, müvekkilinin geçersiz belgelerle şeklen şirket ortağı gibi gösterildiğini, tahsil edilen paraların muhasebe kayıtlarına yansıtılmadığını, para iade taleplerinin reddedildiğini, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisi bulunmadığını iddia ettiğinden, uyuşmazlığın haksız fiilden kaynaklı olduğu neticesine varılmıştır.Uyuşmazlığın nitelemesi kadar kuşkusuz zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin tespiti de somut olayda önem arz etmektedir.Yargıtay 11. Hukuk Dairesi benzer bir davaya ilişkin olarak 13.03.2023 tarih ve █████████ Esas, █████████ Karar sayılı emsal ilamı ile; "...Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararıyla mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir... Bu itibarla off shore alacakların tahsiline ilişkin davalar bakımından verilen işbu içtihadı birleştirme kararının gerekçesi, somut uyuşmazlık bakımından da açıklayıcı ve yol gösterici mahiyette olup zamanaşımı hususunun bu bakış açısı ile değerlendirilmesi elzemdir..." şeklinde karar vermiştir.Yukarıda yer verilen Yargıtay ilamında özellikle belirtildiği üzere, içtihadı birleştirme kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleri ile açıklayıcı ve yol gösterici, sonuçlarıyla bağlayıcı kararlardır. Bu bakımdan eldeki davada, dosyaya sunulan ortaklık durum belgesi, SPK kayıtları, tahsilat makbuzları ve taraf vekillerinin dilekçe içerikleri dikkate alındığında taraflar arasındaki hukuki ilişkinin, dolayısıyla zamanaşımı süresinin, davacının davalı şirkete para yatırdığı tarihte başladığı neticesine varılmıştır.Somut olayda, zamanaşımı bakımından 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Zira, 818 sayılı Borçlar Kanunu, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ise de; 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesi; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” hükmünü içermektedir.818 sayılı Borçlar Kanunun 60. maddesinde haksız fiilden kaynaklı maddi ve manevi tazminat istemleri için 1 yıllık ve 10 yıllık ile ayrıca uzamış ceza zamanaşımı süreleri düzenleme altına alınmıştır. Genel kural, davanın, zararın ve tazminat borçlusunun öğrenilmesinden başlayarak 1 yıl içinde açılması gerektiğidir. Ayrıca ilgili kanun maddesinde üst sınır olarak 10 yıllık süre tayin edilmiştir. Söz konusu 10 yıllık sürenin başlangıcı ise eylem günüdür. Ayrıca tazminata ilişkin eylem, ceza kanunlarında suç oluşturuyorsa ve daha uzun bir zamanaşımı süresini öngörüyorsa, tazminat talep süresi de ceza kanunundaki öngörülen zamanaşımına kadar uzamış kabul edilir.Davalılara isnat edilen eylemin eylem tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nun 102. ve 104. Maddelerine göre zamanaşımı süresi 5 yıl, uzamış ceza zamanaşımı süresi ise 7,5 yıldır.Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi █████████ E. █████████ K.)Nitekim Konya Bam 6. Hukuk Dairesi'nin benzer mahiyetteki davaya ilişkin olarak verdiği █████/2023 tarih ve █████████ Esas █████████ Karar Sayılı kararı: "..davacının, şirkete █████/2000 tarihinde para yatırdığı buna karşın eldeki davanın █████/2018 tarihinde zamanaşımı süreleri geçtikten sonra açıldığı, bu nedenle davalılar ...... A.Ş ve ......'na yönelik açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmadığından davalı ...... A.Ş ve ......'nun istinaf taleplerinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, HMK'nın 353/1.b.2 maddesi gereğince; ...... A.Ş ve ......'na yönelik açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine,.." şeklindedir.Söz konusu İstinaf Mahkemesi kararının temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince verilen █████/2024 tarih, █████████ Esas, █████████ Karar sayılı karar ise: "... Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesi kararında zamanaşımına ilişkin hangi sürenin karara esas alındığı açıkça belirtilmişse de Dairemizin bu husustaki müstakar kararlarında belirtildiği üzere davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Kanun’un 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davanın da davalı tarafa paranın yatırıldığı tarihten itibaren 7.5 yıldan sonra yani zamanaşımı süresinden sonra açılmış olmasına göre usul ve kanuna uygun olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir..." şeklindedir.Yukarıda yer verilen yüksek mahkeme kararlarında belirtildiği gibi, davalıların eylemlerinin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, davacının, davalı şirkete en son para yatırdığı █████/1999 tarihinden itibaren 7.5 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra eldeki davanın açıldığı, bu sebeple davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermek gerektiği netice ve kanaatine varılmıştır.Yargılama Giderleri ve Vekalet Ücreti Yönünden Yapılan Değerlendirme;Yargıtay ilgili hukuk dairelerinin benzer davalara ilişkin önceki kararlarında, ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı olması sebebiyle zamanaşımı def'ileri reddedilmekte iken, özellikle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nun 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararı üzerine Yargıtay uygulamasında değişikliğe gidilerek, yukarıda yer verilen yakın tarihli Yargıtay kararlarında da görüleceği üzere; bu davaların haksız fiilden kaynaklı tazminat davası olduğu, zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin şirkete para yatırılan tarih olarak belirlenmesi gerektiği ve para yatırılan tarihten dava tarihine kadar uzamış ceza zamanaşımı sürelerinin dolduğu gerekçeleriyle davaların zamanaşımından reddinin gerektiği görüşü benimsenmiş ve bu görüş İstinaf Mahkemelerince de benimsenerek uygulamada istikrar kazanmıştır. Mahkememizce de bu görüşe itibar edilerek davanın zamanaşımından reddine karar verilmiştir.Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin █████/2020 tarih █████████ Esas █████████ Karar sayılı ilamında da belirtildiği gibi; "...Yargılama harç ve giderleri, kural olarak davada haksız çıkan tarafa, eş söyleyişle aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HMK m.326/1). Bu cümleden olarak, davayı kazanan taraf, davayı bir vekil aracılığı ile takip etmişse, haksız çıkan taraf, yargılama gideri olarak vekalet ücreti ödemeye de mahkum edilir (HMK m.323/ğ).Bir tarafın, dava açıldığı andaki mevzuata veya içtihat durumuna göre davasında veya savunmasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren yeni bir kanun hükmü veya yeni bir içtihadı birleştirme kararı gereğince davada haksız çıkmış olması halinde, yargılama giderlerine mahkum edilemeyeceği kuşkusuzdur.Burada önemle vurgulanmalıdır ki, bir kimseye diğer tarafın dava giderlerinin yükletilmesinin nedeni, o kimsenin diğer tarafın gider yapmasına haksız olarak sebebiyet vermiş olmasıdır. İşte bu nedenledir ki, dava açıldığı anda haklı durumda bulunan tarafın, yargılama sırasında meydana gelen mevzuat değişikliği sonucu haksız duruma düşmesi halinde yargılama giderlerinden, dolayısıyla karşı tarafın vekalet ücretinden sorumlu tutulması olanaklı değildir (HGK’nın █████/2009 tarihli ve ███████-421 E. ████████ K. sayılı kararı da aynı yöndedir)."İş bu davanın, Yargıtay'ın benzer davalardaki zamanaşımı uygulamasında içtihat değişikliğine gittiği tarihten önce açılması ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin yargılama giderlerine ilişkin yukarıda yer verilen emsal içtihadı gözetildiğinde; davalının yapmış olduğu yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin davacıya yükletilmesinin hukuki güvenlik ilkesi ile adalet ve hakkaniyete uygun düşmeyeceği vicdani kanaatine varıldığından davalı ... lehine yargılama gideri ve vekalet ücreti takdir edilmeyerek...." gerekçesiyle, davanın davalı şirket yönünden dava şartı eksikliğinden usulden reddine, davalı ... yönünden zamanaşımından reddine karar verilmiştir.İSTİNAF SEBEPLERİ
: Davacı vekili, dava dilekçesini tekrarla, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin davalılardan ...'un hakkını kötüye kullanması nedeniyle zamanaşımı itirazının MK m. 2 uyarınca dikkate alınmayacağına dair yerleşik içtihadının dikkate alınmadığını, mahkemece hükme esas alınan içtihadı birleştirme kararı ve emsal alınan Yargıtay - BAM kararlarının dürüstlük kuralına ilişkin olmadığını, nitekim Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nin zamanaşımı itirazının kabul edilemeyeceğine ilişkin 21.09.2023 tarihli kararında da zamanaşımı itirazının dürüstlük kuralı uyarınca kabul edilemeyeceğine hükmedildiğini ve bu kararın kesinleştiğini, bu nedenle davalılardan ... yönünden zamanaşımı def'inin kabulüne yönelik kararın kaldırılması gerektiğini ileri sürerek, mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.Katılma yolu ile davalı ... vekili, Türk vatandaşı olmayan davacının Türkiye’de dava açabilmesi için teminat yatırması ve bu ikmal yapılmadan açılan davanın usulden reddi gerektiğini, davacının istinaf dilekçesinde T.C. numarasının dahi bulunmadığını ve şahsın gaip olduğunu, davacının yaklaşık 15 yıl önce müvekkilinin iş yerine gelerek alacaklarını tahsil ettiğini ve ibra belgesi verdiğini, uzun süredir taleplerini gündeme getirmeyen davacının yaklaşık 30 yıl sonra dava açmasını Türk kanunlarının zamanaşımı yönünden kabul etmediğini, bu nedenle mahkemenin zamanaşımından ret kararının onanması gerektiğini ancak, ücreti vekalet ve masrafların, davacı taraf işbu davayı kötüniyetle haksız açtığından ve yargılamayı sürekli uzatması nedeniyle davacı üzerinde bırakılması ve kararın bu yönüyle bozulması gerektiğini, kandırma, dolandırma ve haksız fiilin söz konusu olmadığını, müvekkilinin haklılığını ispatlayan delilleri de olmasına rağmen mahkemenin masraf ve vekalet ücreti takdir etmemesinin hatalı olduğunu, davacının zamanaşımı süresi içerisinde davasını açmadığı gibi çok sonra açtığını, yargılamayı sürekli oyalayarak duruşmalara gelmediğini ve ara kararları yerine getirmeyerek yargılamayı sürekli uzattığını ileri sürerek, mahkeme kararının ücret-i vekalet ve yargılama gideri yönünden kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE
:Dava, şirket ortağı olunmadığının tespiti ile şirkete yatırılan paraların iadesi istemine ilişkindir.İstinaf incelemesi HMK 355. madde gereğince istinaf dilekçesinde ileri sürülen sebeplerle ve re'sen kamu düzenine aykırılık yönünden sınırlı olarak yapılmıştır.Mahkemece yapılan yargılama sonucunda yazılı olduğu şekilde karar verilmiştir.Dava dosyasındaki mevcut deliller incelendiğinde; davacı tarafından, davalı şirkete istenildiği an geri ödeneceği vaadiyle 12.12.2001 tarihinde 53.102 Euro para yatırıldığı, davacının yatırdığı parayı ve kar paylarını almak için davalı şirkete başvurularının sonuçsuz kalması üzerine █████/2011 tarihinde işbu davanın açıldığı, davalının süresi içerisinde zamanaşımı def'inde bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle öncelikle davalının zamanaşımı def'inin değerlendirilmesi gerekmektedir.Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk Kurumu: Türk Hukuk Lügatı, C. I, Ankara 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır.Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil, var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibarıyla da zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkı zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etme zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse hakim bu durumu resen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması sözkonusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65).Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi, hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir.Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur. (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir.818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir.Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır.Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.)Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515).Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. (Yargıtay 11.Hukuk Dairesinin █████/2023 tarih, █████████ Esas-█████████ Karar sayılı ilamı)"...dava açıldığı andaki mevzuata göre davasında haklı olup da dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren yeni bir kanun hükmü gereğince davada haksız çıkmış sayılamayacağı, bu nedenle doğrudan yargılama giderlerine mahkum edilemeyeceği, yargılama giderlerinden sorumluluğun HMK’nın 331 inci maddesi gereğince davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre belirleneceği ve yargılama giderlerine buna göre hükmedileceği gözetilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir..." Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun █████/2009 tarih, ███████-421 Esas- ████████ Karar sayılı ilamı.Yukarıda yapılan tespitler, Yargıtay kararları ve yasal mevzuat çerçevesinde dava dosyasındaki delillerin incelenip değerlendirilmesi sonucunda;Davalı ...'un süresinde zamanaşımı def'inde bulunduğu, zamanaşımı def'i yönünden davacı taraf lehine usuli kazanılmış bir hakkın söz konusu olmadığı, davalının eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, haksız fiilin işlendiği tarihin tespitinin önem arzettiği, dosyadaki bilgilere göre taraflar arasındaki haksız fiil tarihi ve davanın açıldığı tarih nazara alındığında, davalı tarafın zamanaşımı def'inin 818 sayılı Borçlar Kanunu ve 765 sayılı TCK hükümlerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir.Buna göre, 818 sayılı Yasada genel zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu, 765 sayılı Yasa'nın 102/4 ve 104/2. maddelerinde ise, eyleme uyan zamanaşımı süresinin 5 yıl, uzamış zamanaşımının 7,5 yıl olduğu, dosya içerisinde mevcut belgelere göre davacının davalı şirkete 12.12.2001 tarihinde para yatırdığı, buna karşın eldeki davanın ceza zamanaşımı süresi olan 7,5 yıllık süre geçtikten sonra █████/2011 tarihinde açıldığı anlaşıldığından, açılan davanın davalı ... yönünden zamanaşımı nedeniyle reddedilmesi ve yargılama sırasında Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nca verilen 22.04.2022 tarih, 2021/7 Esas- 2022/2 Karar sayılı karar ile haksız fiilin işlendiği tarihin, paranın alındığı tarih olduğu ve zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kararlaştırıldığından Yargıtay HGK'nın █████/2009 tarih, ███████-421 Esas- ████████ Karar sayılı kararı doğrultusunda davalının yaptığı yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılması ve davalı lehine ücret-i vekalet taktir edilmemesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır.Bu durum karşısında, dosya kapsamı, mevcut delil durumu ile ileri sürülen istinaf istemleri ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda, ilk derece mahkemesince verilen kararda bir isabetsizliğin bulunmadığı kanaatine varıldığından, davacı vekili ile katılma yolu ile davalı ... vekilinin yerinde görülmeyen istinaf istemlerinin HMK'nın 353/1.b.1 maddesi uyarınca esastan reddine dair aşağıda yazılı şekilde hüküm kurulmuştur.HÜKÜM
: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;1-Davacı vekili ile katılma yolu ile davalı ... vekilinin istinaf başvuru taleplerinin ESASTAN REDDİNE,2-Alınması gereken 732,00 TL harçtan, peşin alınan 615,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 116,60 TL karar ve ilam harcının davacıdan tahsili ile Hazineye irad kaydına,3-Alınması gereken 732,00 TL harçtan, peşin alınan 615,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 116,60 TL karar ve ilam harcının davalı ...'dan tahsili ile Hazineye irad kaydına,4-İstinaf incelemesi duruşmalı yapılmadığından ücret-i vekalet ile ilgili hüküm kurulmasına yer olmadığına,5-İstinafa başvuranlar tarafından yapılan istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,6-Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 359/4. maddesi gereğince kararın tebliği işlemlerinin Dairemiz tarafından yapılmasına,7-Kararın temyiz edilmeden kesinleşmesi halinde dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda verilen kararın HMK'nın 361/1 maddesi gereğince taraflara tebliğinden itibaren iki hafta içerisinde Dairemize, temyiz edenin bulunduğu yer Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesine veya İlk Derece Mahkemesine verilecek dilekçe ile temyiz kanun yoluna başvurma talebinde bulunulabileceğine █████/2026 tarihinde oybirliği ile karar verildi.Başkan ...e-imzalıdırÜye ...e-imzalıdırÜye ...e-imzalıdırKatip ...e-imzalıdır...