Anahtar kelimeler: Mahsuba Oltu İhmali Açılarak Erzurum İnceleyen Süreç Sayı Dosyayı Hukukî
Ceza Genel Kurulu         ████████ E.  ,  ████████ K.
    "İçtihat Metni"

    KARARI VEREN
    YARGITAY DAİRESİ
    : 1. Ceza Dairesi
    MAHKEMESİ
    :Ceza Dairesi
    SAYISI
    : 245-698
    I. HUKUKÎ SÜREÇ
    Sanığın ihmali davranışla nitelikli kasten öldürme suçundan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2-e maddesi gereğince beraatine ilişkin Oltu Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.12.2016 tarihli ve 48-34 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısınca istinaf edilmesi üzerine Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince duruşma açılarak yapılan yargılama sonucunda 24.05.2017 tarih ve 521-991 sayı ile; CMK'nın 280/2. maddesi uyarınca beraat hükmünün kaldırılmasına ve sanığın ihmali davranışla nitelikli kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 82/1-d-e, 83/2-a, 83/3, 53... . maddeleri uyarınca 17... ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba, bu hükmün sanık müdafii ve katılan Bakanlık vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 06.12.2021 tarih ve 10049-14651 sayı ile; "...Canlı ve sağlıklı doğduğu anlaşılan maktulün, göbek bağının kesilmesinden hemen sonra bağlanmaması ve doğumdan sonra uzun bir süre içinde bakımı ile beslenmesinin sağlanmaması nedeniyle, ölümünün mutlak ve kaçınılmaz olduğu anlaşılmakla, bu neticenin gerçekleşmesine bilerek ve isteyerek, icrai davranış boyutuna ulaşan eylemleriyle sebep olan sanığın, beden bakımından kendisini savunamayacak çocuğunu kasten öldürme suçundan TCK'nin 82/1-d-e maddesi uyarınca cezalandırılması yerine, suç niteliğinde yanılgıya düşülerek, yazılı biçimde beden bakımından kendisini savunamayacak çocuğunu ihmali davranışla öldürme suçundan cezalandırılması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
    Daire Üyesi ...; sanığın eyleminin ihmali davranışla nitelikli kasten öldürme suçunu oluşturduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
    Bozmaya uyan Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 17.02.2022 tarih ve 245-698 sayı ile; sanığın nitelikli kasten öldürme suçundan TCK’nın 82/1-d-e, 62, 53... . maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba hükmedilmiştir.
    Hükmün sanık müdafii ve katılan Bakanlık vekilince temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.10.2022 tarih ve 7383-7686 sayı ile temyiz istemlerinin reddi ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.
    II. İTİRAZ SEBEPLERİ
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı; 24.11.2022 tarih ve 56934 sayı ile; "...Yüksek Dairenizin bozma ve onamaya konu kararlarında da belirtilen bebeği emzirmemek, sağlık ocağına getirmesi talimatını yerine getirmemek hususları Adli Tıp raporunda ölüm sebebi olarak belirtilmese dahi bu iki hâlde de sanığın emzirmesi gereken bebeği emzirmemek ve kontrol için çocuğu hastaneye götürmesi gerekirken götürmemek şeklinde tezahür eden iki hareketi de ihmali bir hareket niteliğindedir. Netice olarak bebeğinin ölümünde sanık tarafından yapılmış icrai nitelikte bir hareket bulunmamaktadır. (...) Bu hâliyle sanık tarafından yapması gereken hareket ve davranışları yapmaması sonucu bebeğin ölümünün ihmali davranışla kasten öldürme olarak kabulü gerekirken kasten öldürme suçundan verilmiş kararın onanması hukuka aykırılık oluşturduğu," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
    CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 15.03.2023 tarih ve 12639-1050 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    III. UYUŞMAZLIK KONUSU
    Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulu Başkanınca müzakere sırasında yeniden belirlendiği şekliyle Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanığın eyleminin sabit olup olmadığının belirlenmesine, sabit olduğunun kabulü hâlinde eyleminin nitelendirilmesine ilişkindir.
    IV. OLAY VE OLGULAR
    İncelenen dosya kapsamından;
    Olay yeri inceleme raporundan; Erzurum ili, ... ilçesi, ... Mahallesi’nde şüpheli ölüm meydana geldiğinin bildirilmesi üzerine olay yerine gidildiği, olayın bahçe içerisindeki tek katlı, iki oda ve bir salondan oluşan evde meydana geldiği, sanığın evin banyosunda tek başına doğurduğu bebeğini yatak odasına götürdüğünü beyan etmesi üzerine ev detaylıca incelendiğinde yatak odası zemininde bir naylon poşet görüldüğü, sanığın bebeği sarmak için kullandığını söylediği poşette bulunan kırmızı renkli tülbendin muhafaza altına alındığı, olay yerinde başka iz ve suç emaresine rastlanılmadığı,
    23.07.2015 tarihinde saat 00.25’te düzenlenen ölü muayene tutanağından; cesedin yeni doğmuş bir kız bebeğe ait olduğu, göbek bağının kesilmiş olduğu, sol ayak arkasında 4x4 cm’lik alanda laserasyon bulunduğu, ayak tabanında 1x1 cm’lik ekimoz olduğu, cesedin bacak ve gövdesinde çok küçük boyutlu, toprağa benzer madde olduğu, cesette kesici delici alet yarası bulunmadığı, harici bulgulara göre ölümün muayene saatinden yaklaşık 48 saat önce meydana geldiğinin düşünüldüğü,
    Erzurum Adli Tıp Grup Başkanlığınca düzenlenen otopsi raporundan; 47 cm boyunda, 1985 gram ağırlığında, buğday tenli kız bebek cesedinde çürümeye bağlı renk değişimi görüldüğü, umblikal kordonun 4. cm’sinde yırtıkvari lezyon olduğu, akciğerlerin su testinde yüzdüğü, iç organ parçalarında uyutucu, uyuşturucu, uyarıcı madde bulunmadığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulundan görüş alınmasının uygun olduğunun belirtildiği,
    İstanbul Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunca düzenlenen 25.11.2015 tarihli rapordan; otopsisinde dış muayenede travmatik lezyon tarif edilmediği, iç muayenede kafatasında kırık, kafa içi kanama, beyin kanaması, beyin doku harabiyeti, iç organ ve büyük damar yaralanması tarif edilmediği dikkate alındığında; kişinin travmatik tesirle öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı, alınan doku örneklerinde yapılan kimyasal inceleme sonuçları dikkate alındığında kişinin zehirlenerek öldüğünün tıbbi delillerinin de bulunmadığı, çürüme bulguları nedeniyle iç organlarda ayrıntılı makroskopik ve histopatolojik incelemeler yapılmadığından mevcut verilerle canlı doğup doğmadığı ve ölüm sebebinin tespit edilemediği,
    Adli Tıp Genel Kurulunca düzenlenen 26.05.2016 tarihli raporun sonuç bölümünde; miadında zayıf gelişim gösteren bebeğin otopsisinde çürüme bulguları nedeniyle iç organlarda ayrıntılı makroskopik ve histopatolojik incelemeler yapılmadığından mevcut verilerle canlı doğup doğmadığının tespit edilemediği, bebeğin canlı doğmuş olduğunun kabulü hâlinde bebeğin ölümünün; doğumun gerçekleştiği olumsuz ortam koşulları ile göbek kordonunun zamanında ve uygun şekilde bağlanmaması sonucu meydana gelmiş olabileceği, doğumdan sonra geçen kısa sürede bebeğin beslenmemesinin ölümde direkt etkisinin olmasının beklenmediğinin oy birliği ile mütalaa olunduğu,
    23.02.2015 tarihli tutanaktan; komşularından sorulduğunda, sanıkla komşuluk dışında bir samimiyetlerinin olmadığını, tanık olarak ifade vermek istemedikleri, kimliklerini ibraz da etmeyeceklerini ifade ettikleri,
    ... Toplum Sağlığı Merkezi gebelik izlem formu ve eklerinden; sanığın ilk gebeliği olduğu, kadın doğum uzmanına giden sanığın ultrasonunun çekilmesi ile 29 haftalık gebe olduğunun anlaşıldığı, 15.04.20 15... .06.2015 tarihlerinde kontrollerinin yapıldığı,
    Anlaşılmaktadır.
    Tanık ... Cumhuriyet Başsavcılığında; 50 yaşında ve evli olduğunu, dört çocuğunun bulunduğunu, iş yerleri yakın olduğu için muhasebecide çalışan sanıkla tanıştıklarını, bir yıl önce de gönül birlikteliği yaşadıklarını, iki kez sanıkla cinsel ilişkiye girdiğini, net hatırlamadığı bir tarihte sanığın kendisine telefonla mesaj gönderdiğini, hamile olduğunu söyleyip kürtaj için para istediğini, sanığa inanmadığını, sanığa hamile olmadığını, hamile olsa bile bebeğin kendisinden mi oluğunu sorduğunu, sanığın bundan sonra kendisi ile bir daha görüşmediğini, olayda kusuru olmadığını,
    Mahkemede; sanığın kendisinden kürtaj için para istemediğini, Cumhuriyet savcılığında verdiği ifadeyi bu yönüyle kabul etmediğini,
    Tanık ... kollukta; sanığın babası olduğunu, kızı ile birlikte köyde yalnız yaşadıklarını, kızının komşulara gitmediği gibi, çoğu zaman odasından dahi çıkmadığını, kızının hamile olduğunu bilmediğini, karnının büyüdüğünü de fark etmediğini,
    Tanık ... kollukta; aile sağlık merkezinde ebe olarak görev yaptığını, sanığın gebe olduğu ve gerekli takibin yapılması için Oltu Devlet Hastanesinden kendilerine mesaj geldiğini, bunun üzerine sanığa ulaşıp kendisini aile hekimliğine çağırdıklarını, sanığın geldiğinde 30 haftalık gebe olduğunu, sanığın evli olmadığını, Erzurum’da bir şahıstan gebe kaldığını, çocuğu doğurup babasına vereceğini söylediğini, sanık reşit olduğu için durumu adli mercilere bildirmediğini, sanığın olaydan bir hafta önce kontrole geldiğini, sanığa doğumun yaklaştığını, hastanede doğum yapmasının daha iyi olacağını söylediğini, sanığın da Erzurum’a gideceğini oradaki hastanede doğum yapacağını söylediğini, 21.07.2015 tarihinde saat 17.00 sıralarında sanığın aile sağlık merkezine gelerek sabah saat 06.00 sıralarında doğum yaptığını söyleyip ne yapması gerektiğini sorduğunu, çocuğu hastaneye getirmesi gerektiğini, çeşitli kontrollerin yapılacağını söylediğini, sanığın da "Tamam." diyerek gittiğini, ertesi gün yani 22.07.2015 tarihinde saat 22.00 sıralarında sanığın bebeğin cesedini hastaneye getirdiğini, bebeğin hangi şartlarda doğduğunu ve nasıl öldüğünü bilmediğini,
    Tanık ... mahkemede; ... Sağlık Ocağında doktor olarak görev yaptığını, sanığın hamileliğinin belli bir süresinde kontrollerini çalıştığı sağlık ocağında yaptırdığını, çocuğun doğduğu gün sanığın sağlık ocağına telefon açıp tanık hemşire ile görüştüğünü, hemşireye doğum yaptığını söylediğini, konu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını, ertesi gün doğumla ilgili işlemler yapılacağından kendisine ulaştıklarını, sanığın bebeğin öldüğünü söylediğini, 22.00 sıralarında sanığın bebeğin cesedini getirdiğini, kendisinin de durumu emniyete bildirdiğini, sanık bebeği getirdiği zaman bebeğin ölü doğduğunu söylediğini,
    İfade etmişlerdir.
    Sanık sorguda; 20.07.2015 tarihinde sancılarının başladığını, ancak bu sancıların doğum sancısı olduğunu anlamadığını, Erzurum’a gidip orada doğum yapmayı düşündüğünü, gebeliği boyunca ... ve Oltu Hastanelerinde kontrollerini yaptırdığını, bebeği doğurup bakmak istediğini, tanık ebe ...’un gebeliğini takip ettiğini, olaydan bir hafta önce kontrole gittiğinde ebe ...’un kendisine doğumun çok yaklaştığını söylediğini, ...’a doğum başlarsa kendisini arayacağını söyleyip, hamileliğinden kimseye bahsetmemesini istediğini, olay sabahı olan 21.07.2015 tarihinde sabah namazını kılmak için kalktığını, namaz kıldıktan sonra tekrar yattığını ancak sancılarından dolayı uyuyamadığını, elleri ve ayaklarının titremeye başladığını, ebeye bu sebeple haber veremediğini ayrıca utandığı için de ebenin yanında doğum yapmaktan çekindiğini, şoka girdiğini, doğumun başladığını anlayınca banyoya gidip zemine oturduğunu, bir müddet sonra su geldiğini, ıkınarak ve karnının üst kısmına baskı yapmak suretiyle bebeği doğurduğunu, bebeğin kordonunu makasla kestiğini, bebeğin bir süre ağladığını, gece boyu sancıdan uyuyamadığı için yattığını ve saat 14.00 sıralarında uyandığını, bebeğin uyuyor gibi sessiz olduğunu, kalkıp banyoyu temizlediğini, ev işlerini yaptığını, uyuduğunu düşündüğü bebeği emzirmediğini, saat 17.00 sırlarında bebeği evde bırakıp ebeye gittiğini, doğum yaptığını söylediğini, ebenin de bebeği getirmesini, topuk kanı alacağını, ayrıca bebeği Erzurum’da bir kuruma yerleştirebileceğini söylediğini, eve döndüğünde uyuduğunu zannettiği bebeği uyandırmaya çalıştığını, ilk defa dokunduğu bebeğin öldüğünü o an fark ettiğini, bebeği beyaz bir çarşafa sarıp el çantasına koyarak saat 22.00 sıralarında tanık doktor ...’a götürdüğünü, durumu anlattığını, korktuğu için de bebeğin ölü doğduğunu söylediğini, ölü muayenesinde bebeğin üzerinde tespit edilen toprağa benzeyen maddenin banyo zeminindeki sıva artığı vs. olduğunu, gayrimeşru çocuk dünyaya getirdiği için korktuğunu, çekindiğinden bu şekilde doğum yaptığını, bebeğin ölümünden bu yüzden az da olsa ihmalinin bulunduğunu, pişman olduğunu,
    Mahkemede; adet düzensizliği nedeni ile doktora gittiğinde hamile kaldığını öğrendiğini, doktorun kendisine gebeliğin yedinci ayında olduğunu söylediğini, bu aşamadan sonra ...’daki aile hekimliğine gebeliği ile ilgili kontrolleri düzenli olarak yaptırdığını, olay günü kalkıp sabah namazını kıldığını, saat 06.00 civarında şiddetli sancılarının başladığını, çocuğun doğacağını hissettiğini ancak çekindiği ve rahatsız etmek istemediği için hemşireyi veya doktoru aramadığını, çocuk gayrimeşru olduğu için gebeliğinden kimseye bahsedemediğini, birlikte yaşadığı babasının da durumu bilmediğini, ıkınmaya ve karnına bastırarak çocuğu aşağı doğru ittirmeye çalıştığını, banyoda yarım saatlik bir uğraş neticesinde çocuğun doğduğunu ancak bebeğin nefes almadığını, canlılık belirtisi göstermediğini, canlanır diye sardığı bebeği yatağa yanına yatırdığını, emmesini beklediğini, ancak bebeğin tepki vermediğini, gücünü kaybettiğini, olay günü hiç uyumadığını, çocuğun kordonunu da doğum esnasında kestiğini ancak kordonu bağlamadığını, bebeğin kordon bağının bağlanması gerektiğini bildiğini ancak hangi aşamada ve ne zaman bağlanacağını bilmediğini, zaten olayın şoku ile ve bebeğin öldüğünü de düşündüğünden kordonu bağlamayı unutmuş olabileceğini, bebek canlılık emaresi göstermeyince hamileliğini kontrol eden hemşire tanık ...'in yanına gittiğini, kendisine çocuğun doğduğunu, bebeğin ölmesi hâlinde ne gibi işlem yapması gerektiğini sorduğunu, hemşireye bebeğin ölü gibi olduğundan bahsetmediğini, olay günü babasının evde olduğunu ancak ondan gizli olarak doğumu gerçekleştirdiğini, zaten babasının da sabah namazı için erkenden evden çıktığını, bebeğin babası ...’ye hamile olduğunu söylediğinde ...’nin "Benden mi?" sorusu üzerine çok kırıldığını, bir daha kendisi ile görüşmediğini, çocuk doğarken ve doğduktan sonra da kendisine bilgi vermediğini, bebeğin doğduğu günün akşamı bebeğin cesedini hastaneye getirdiğini, eğer bebek sağ doğsaydı kesinlikle emzirip ona bakacağını zira kendisinin annesiz büyüdüğünü, çocuğunu annesiz büyütmeyeceğini, kollukta, savcılıkta ve sorgudaki ifadelerini kabul etmediğini, ilk kez doğum yaptığını, bebeğinin ölü doğduğunu, uykusuz olduğunu, travma geçirdiğini ve ne dediğini bilmediğini, karakolda kendisine "Sen mağdur annesin, idari para cezası ile bu iş hallolur." dediklerini, dosya arasında bulunan 21.07.2015 tarihli doktor ... ve ebe ... tarafından tutulan tutanak içeriğinin doğru olduğunu, olay ortaya çıkmasın diye çocuğun ölü doğduğunu ve biyolojik babasına teslim ettiğini söylediğini,
    Bölge adliye mahkemesinde; hamileliği süresince hastaneye gidip kontrollerini yaptırdığını, doğum yaptığı sabah babasının evde olmadığını, babasının 65 yaşlarında ve tüberküloz hastası olduğunu, hastalığı nedeniyle uyuyamadığını, erkenden evden çıktığı için doğum sırasında babasının evde olmadığını, annesinin ise 22 yıl önce öldüğünü, kendisi ve babasından başka evde kalan olmadığını, bebeğin göbek kordonunu banyoda bulduğu makas ile kestiğini, önceden hazırlık yapmadığını, doğumun şokundan dolayı kordonu bağlayıp bağlamadığını hatırlamadığını, bebeğin ölü doğduğunu, gebeliğini kimseye söylemediğini, hamile olduğunu öğrenince eve kapandığını, sadece akşamları evin ihtiyacı için alışverişe gittiğini, Erzurum'da doğum yapmak istediğini ancak Erzurum'da kalacak yerinin olmadığını, olay günü aniden sancılanınca evde doğum yapmak zorunda kaldığını, bebeği de doğum yaptığı gün hastaneye götürdüğünü, bebekte hayatiyet belirtisi olmadığını görünce şok geçirdiğini, kendisini toparlamaya başladığında saati tam hatırlamamakla birlikte aynı gün içerisinde bebeğin cesedini hastaneye götürdüğünü, olay günü uyumadığını, savcılıkta da bebeğin ölü doğduğunu söylediğini hatırladığını, 23.07.2015 tarihinde kollukta, Cumhuriyet savcılığında ve sorguda verdiği, bebeğin canlı olarak doğduğu yönündeki ifadelerini kabul etmediğini, bebeğin çarşafındaki toprak parçası diye belirtilen maddenin banyo zeminindeki taş duvardan dökülen toprak olduğunu, bebeği kesinlikle gömmediğini, doğum anında yanında kimsesinin olmadığını, çocuğunu öldürmediğini,
    Savunmuştur.
    V. GEREKÇE
    Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
    1- Sanığın eyleminin sabit olup olmadığı;
    A. İlgili Mevzuat ve Doktrinde Uyuşmazlık Konularına İlişkin Görüşler
    Anayasa’nın 138/1. ve CMK’nın 217/1. maddeleri ile Anayasa’nın 38. ve İHAS’ın 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı, maddi gerçeği insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan bu vakıayı/maddi gerçekliği, olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılaması ile taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sonradan mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir.
    Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü; hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir.
    Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Her türlü delil aracı, kural olarak kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk belirler. Nitekim, Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin nasıl hayata geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357).
    Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtayın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. 288. maddenin Hükûmet Tasarısı'ndaki gerekçesinde bu duruma; "Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbette ki hukuka aykırılık oluşturur." denilerek işaret edilmiştir. Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey aynı düşünceyi; "Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkân sağlamaktadır." (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Silvia Tellenbach'a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282.) diyerek benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü; sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır.
    Ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında toplayabileceğimiz temel prensiplere göre; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) ceza yargılamasının temel ilkeleridir. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı.).
    Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adeleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de doktrin ve uygulamada; suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmının gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimalle sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı).
    Şu hâlde, sanığa isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira kabili te'lif olmayan şüphe ile gerçeğin yan yana mevcudiyeti ile vicdani kanaate ulaşılmasının, mantık ve hukuk kuralları bakımından mümkün olduğu söylenemez.
    B. Somut Olayda Hukuki Değerlendirme
    Erzurum’un ... ilçesine bağlı ... Mahallesi'nde; tüberküloz hastası babası ile birlikte yaşayan 37 yaşındaki bekâr sanık ...’ün evlilik dışı ilişki sonucu hamile kaldığı, durumu ailesinden ve çevresinden gizlediği, gebeliğe ilişkin kontrollerini sağlık ocağı ve hastanede yaptırdığı, 21.07.2015 tarihinde saat 06.00 sıralarında evdeki banyoda kendi başına, herhangi bir yardım almaksızın doğum yaptığı, dosya içerisindeki tutanağa göre 22.07.2015 tarihinde saat 22.00 sıralarında ilçe hastanesine bir çanta içerisinde yeni doğmuş bir kız cesedi getirerek bebeğin ölü doğduğunu ifade ettiği, Erzurum Adli Tıp Grup Başkanlığınca düzenlenen otopsi raporundan; 47 cm boyunda, 1985 gram ağırlığındaki kız bebek cesedinde çürümeye bağlı renk değişimi görüldüğü, umblikal kordonun 4. cm’sinde yırtıkvari lezyon olduğu, akciğerlerin su testinde yüzdüğü, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunca düzenlenen raporda; bebeğin travmatik tesirle veya zehirlenerek öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı, miadında zayıf gelişim gösteren bebeğin otopsisinde çürüme bulguları nedeniyle iç organlarda ayrıntılı makroskopik ve histopatolojik incelemeler yapılmadığından mevcut verilerle canlı doğup doğmadığının tespit edilemediği, bebeğin canlı doğmuş olduğunun kabulü hâlinde bebeğin ölümünün; doğumun gerçekleştiği olumsuz ortam koşulları ile göbek kordonunun zamanında ve uygun şekilde bağlanmaması sonucu meydana gelmiş olabileceği, doğumdan sonra geçen kısa sürede bebeğin beslenmemesinin ölümde direkt etkisinin olmasının beklenmediğinin oy birliği ile mütalaa olunduğu, sanığın sulh ceza hâkimliğinde müdafii huzurunda; olay sabahı banyoda tek başına doğurduğu bebeğin göbek kordonunu makasla kestiğini, bebeğin bir süre ağladığını, gece boyu sancıdan uyuyamadığı için yattığını ve saat 14.00 sıralarında uyandığını, bebeğin uyuyor gibi sessiz olduğunu, kalkıp banyoyu temizlediğini, ev işlerini yaptığını, uyuduğunu düşündüğü bebeği emzirmediğini, saat 17.00 sıralarında bebeği evde bırakıp ebeye giderek doğum yaptığını söylediğini, ebenin de bebeği getirmesini, topuk kanı alacağını, ayrıca bebeği Erzurum’da bir kuruma yerleştirebileceğini söylediğini, eve döndüğünde uyuduğunu zannettiği bebeği uyandırmaya çalıştığını, ilk defa dokunduğu bebeğin öldüğünü o an fark ettiğini ifade ettiği, gayrimeşru çocuk dünyaya getirdiği için korktuğunu, bebeğin ölümünden bu yüzden az da olsa ihmalinin bulunduğunu, pişman olduğunu, mahkemede ise; bebeğin ölü doğduğunu, doğumdan sonra kordonu makasla kestiğini ancak kordonu bağlayıp bağlamadığını hatırlamadığını ileri sürdüğü, müdafii bulunmaksızın kollukça alınan 23.07.2015 tarihli, Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan aynı tarihli ifadeleri ile müdafii huzurunda sorguda alınan ve bebeğin canlı doğduğu yönündeki ifadesini kabul etmediğini, bebeğini kesinlikle öldürmediğini savunduğu anlaşılan dosyada;
    Bebeğin cesedinde ileri derecede otoliz oluşması nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından bebeğin sağ olarak doğup doğmadığı konusunda kesin kanaat bildirilmemiş ise de; bu durumun adli tahkikatla açığa çıkartılmasına bir engel bulunmadığı, sanığın kovuşturma aşamasında suçtan kurtulmak için tümden inkar etmesine karşın müdafii huzurunda tespit edilen Sulh Ceza Hâkimliğindeki detaylı sorgusunda; bebeğin canlı doğduğunu, göbek kordonunu makasla kestiği bebeğin bir süre ağladığını, doğan bebekle ilgilenmediği için bebeğin ölümünde az da olsa ihmali bulunduğuna ilişkin samimi beyanları ile sanığın olay sonrasında sağlık ocağına gidip ebe ile görüşme, yapılması gereken işlemler hakkında bilgi alma gibi davranışları ve Adli Tıp Kurumu Erzurum Grup Başkanlığınca düzenlenen otopsi raporunda maktulün akciğerlerinin su testinde yüzdüğüne ilişkin tespiti birlikte değerlendirildiğinde; sanığın bebeğinin sağ doğduğu, suç niteliği diğer uyuşmazlık konusu başlığında tartışılmak kaydıyla bebeğinin ölümünden sorumlu olduğu kabul edilmelidir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan dokuz Ceza Genel Kurulu Üyesi; bebeğin sağ doğup doğmadığının adli tıp raporları ile kesin olarak tespit edilememesi karşısında; ortaya çıkan şüphenin sanık lehine değerlendirilerek sanığa isnat edilen eylemin sabit olmadığı düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
    2- Sanığın eyleminin nitelendirilmesine ilişkin olarak;
    A. İlgili Mevzuat ve Doktrinde Uyuşmazlık Konularına İlişkin Görüşler
    Hukuk normları, yasaklayıcı ve emredici normlar olmak üzere, iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Sadece icrai bir hareketle ihlal edilebilecek olan ve belirli bir hareketin yapılmasının istenmediği yasaklayıcı normlarda, yasaklanan hareketin yapılması sonucunda bir hak ihlali gerçekleşmektedir. Örneğin; TCK'nın 81. maddesinde yer alan öldürmeyi yasaklayan norm bir kimsenin öldürülmesiyle ihlal edilmiş olacaktır. Emredici normlarda ise, belirli bir hareketin yapılması yasaklanmamakta, aksine belirli bir hareketin yapılması emredilmektedir. Bu emredici kurala uyulmaması başka bir anlatımla yapılması emredilen hareketin yerine getirilmemesi sonucunda haksızlık meydana gelmekte yani kanunda tanımlanan suç ihmali hareketle işlenmektedir. Örneğin; TCK'nın 98. maddesinde düzenlenen, kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hâl ve şartların elverdiği ölçüde yardım etmemek ya da durumu derhâl ilgili makamlara bildirmemek şeklindeki suç, emredici normun istediği şekilde davranılmamış olması nedeniyle yani ihmali hareketle oluşmaktadır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2015, 8. bası, s.366-367.).
    Emredici norma aykırı davranılmasıyla işlenen ihmali suçlar doktrinde gerçek ihmali suçlar ve gerçek olmayan veya görünüşte ihmali suçlar olarak iki kategoride değerlendirilmektedir. Gerçek ihmali suçlar; kişinin kanunda tanımlanan icrai davranışı kasten yapmamasıyla oluşmakta olup suçun gerçekleşmesi için ayrıca neticenin de gerçekleşmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. TCK'nın 98. maddesindeki; "yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi", 175. maddesindeki; "akıl hastası üzerindeki bakım ve gözetim yükümlülüğünün ihlali", 176. maddedeki; "inşaat veya yıkım faaliyeti sırasında, insan hayatı veya beden bütünlüğü açısından gerekli olan tedbirlerin alınmaması", 177. maddesindeki; "gözetimi altında bulunan hayvanın kontrol altına alınmasında ihmal gösterilmesi", 178. maddesindeki; "herkesin gelip geçtiği yerlerde yapılmakta olan işlerden veya bırakılan eşyadan doğan tehlikeyi önlemek için gerekli işaret veya engellerin konulmaması", 257/2. maddesindeki; "görevin gereklerinin yapılmasında ihmal veya gecikme gösterilmesi", 278. maddesindeki; "işlenmekte olan bir suçun yetkili makamlara bildirmemesi", 279. maddedeki; "kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunulmasının ihmal edilmesi veya bu hususta gecikme gösterilmesi", 280. maddesindeki; "sağlık mesleği mensubunun görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmemesi veya bu hususta gecikme göstermesi", 284. maddesindeki; "hakkında tutuklama kararı verilmiş olan veya hükümlü bir kişinin bulunduğu yerin bildiği hâlde yetkili makamlara bildirilmemesi" gerçek ihmali suçlardandır. Gerçek olmayan veya görünüşte ihmali suçlar ise, neticenin önlenmesi bakımından hukuki yükümlülük altında bulunan fail tarafından kanunda tanımlanan neticenin meydana gelmesinin engellenmemesi şeklinde işlenen suçlardır. Bu nedenle kanunda düzenlenen ve kural olarak icrai bir hareketle işlenen suçun ihmali bir hareketle de işlenmesine gerçek olmayan ya da görünüşte ihmali suç denilmektedir. Doktrinde neticenin meydana gelmesinin engellenmesi yükümlülüğü garanti yükümlülüğü ya da garantörlük olarak da adlandırılmaktadır. Kişinin yerine getirmekle yükümlü olduğu, başka bir anlatımla garanti yükümlülüğü altında bulunan davranışı gerçekleştirmemesi nedeniyle meydana gelen neticeden sorumlu tutulabilmesi için söz konusu yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması zorunludur. TCK'nın 83. maddesinde düzenlenen; "kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" ile 88. maddesinde düzenlenen; "kasten yaralamanın ihmali davranışla işlenmesi" gerçek olmayan veya görünüşte ihmali suçlardandır. (Kayıhan İçel, Füsun Sokullu-Akıncı, İzzet Özgenç, Adem Sözüer, Fatih Selami Mahmutoğlu, Yener Ünver, Suç Teorisi (2), İstanbul, 2004, 3.baskı, s. 62; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2015, 11.bası, s.221-231; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2015, 8.bası, s.370-390; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2015, 18.bası, s.164-175; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi Ankara, 2015, 9.bası, s.240-246.).
    5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suç "kanunda tanımlanmış bir haksızlık" olarak öngörülmektedir. Kanun koyucunun kişilerin yaşam hakkını korumak amacıyla ihdas ettiği suçlarda neticenin ifade ettiği haksızlık aynıdır. Zira tüm bu suçlarda neticenin gerçekleştirilmesi yani kişinin hayatının sona erdirilmesi cezai yaptırıma bağlanmaktadır. Buna karşılık kişinin yaşamını sona erdiren fiiller, işleniş şekillerine başka bir anlatımla hareketin ifade ettiği haksızlığa göre farklı suç tipleri olarak düzenlenmiştir. TCK’da ölüm neticesinin cezalandırıldığı suçlar, kasten (TCK'nın 81... . md.) veya taksirle (TCK'nın 85. md) işlenip işlenmediğine, kasten işlenmişse icrai hareketle mi (TCK'nın 81... . md), ihmali hareketle mi (TCK'nın 83. md) işlendiğine göre farklı değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
    Hayata son vermeyi, yani öldürmeyi yasaklayan normun, kasti ve icrai bir hareketle, yani başkasının hayatını sona erdirmeye yönelik aktif bir davranışla gerçekleştirilmesi hâlinde TCK'nın 81... . maddelerinde düzenlenen kasten öldürme suçu işlenmiş olacaktır. Bu suçun oluşması bakımından önemli olan husus, başkasının hayatını ortadan kaldırmaya yönelik bir hareketin icra edilmiş olmasıdır. Buna karşılık, öldürmeyi yasaklayan norm, ihmali bir hareketle ihlal edildiğinde fail, başkasının hayatını sona erdirmek amacıyla aktif bir davranış gerçekleştirmemekte, öldürme suçu, başkasının hayatını korumakla yükümlü bulunan kişinin, bu yükümlülüğünü ihlal etmesi suretiyle işlenmektedir. Bununla birlikte bu hâlde fail, ancak hukuken (kanun, sözleşme, olay öncesindeki tehlikeli davranış nedeniyle) başkasının yaşamını korumakla yükümlü bulunan, başkasının yaşamına yönelik saldırı veya tehlikeden o kişiyi korumayı hukuken garanti eden kişi olabilir.
    Başkasının yaşamını korumak bakımından hukuki yükümlülük altında bulunan garantör konumundaki kişi, bu yükümlülüğünü ölüm neticesinin gerçekleşeceğini bilerek yerine getirmezse, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesinden (TCK'nın 83. md.) söz edilecektir. Buna karşılık, garanti yükümlülüğü altında bulunan kişi, yükümlülüğünü bilinçli bir şekilde ihmal etmekle birlikte, bunu korumakla yükümlü olduğu hayatın sona ereceği bilinciyle kasten yapmamışsa ve fakat bu yükümlülük ihlaline bağlı olarak yine de ölüm neticesi meydana gelmişse taksirle ölüme sebebiyet verme suçu (TCK'nın 85 md) söz konusu olabilecektir. Başkasının hayatını korumak ve gözetmekle yükümlü bulunan kişi, bu yükümlülüğünü dikkatsiz ve özensiz davranışıyla da ihlal edebilir. Örneğin, bir bakıcı kendisine bırakılan küçük bir çocuğun evdeki sehpaların üzerine çıkıp aşağı atlamasını görmesine rağmen diğer işlerini bitirmek için çocukla ilgilenmediği ve gerekli önlemi almadığı takdirde çocuğun düşerek ölmesi hâlinde, ölüm neticesini önleme yükümlülüğü bulunduğundan ve bu yükümlülüğünü özensiz davranışıyla ihlal etmiş olacağından taksirle ölüme neden olmadan dolayı sorumlu tutulacaktır. Bu nedenle, ölüm neticesinin ihmali bir davranışa bağlı olarak meydana geldiği hâllerde somut olayın şartları dikkate alınarak, ölüm neticesi bakımından failin kasten mi, yoksa taksirle mi hareket ettiği belirlenmelidir. Bununla birlikte, ölüm neticesinin kasten meydana geldiği hâllerde olası kasıt, taksirle meydana geldiği hâllerde ise bilinçli taksir şartlarının oluşup oluşmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2015, 8.bası,s. 366-390.).
    5237 sayılı TCK'nın "Kasten öldürme" başlıklı 81. maddesi;
    "Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır." şeklinde düzenlenmiş,
    "Nitelikli hâller" başlıklı 82. maddesinde;
    "(1) Kasten öldürme suçunun;
    ...
    d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı,
    e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
    ...İşlenmesi hâlinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır" düzenlemesiyle de altsoyun ve çocuğun öldürülmesi, kasten öldürme suçunun nitelikli hâlleri arasında sayılmıştır.
    Kanun'un "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" başlıklı 83. maddesi ise şöyledir:
    "(1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir.
    (2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;
    a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,
    b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,
    Gerekir.
    (3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir."
    a) Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi suçunun manevi unsuru; suçun manevi unsuru kasıttır. Madde başlığı, "Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi" şeklinde konulmak suretiyle düzenlemenin muhtevası itibarıyla oluşabilecek istifhamlar önlenmek istenmiştir. Esasen genel olarak da suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır (TCK madde 21/1). Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır (TCK madde 22/1). Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir (TCK madde 21/1). Madde gerekçesinde bu husus; "Suçun kanuni tanımındaki maddi unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, kastın varlığı için zorunludur." ifadeleriyle vurgulanmıştır.
    Özellikle belirtmek gerekir ki, kasten öldürme suçunun ihmali davranışla işlenmesi hâlini düzenleyen normun, taksirli bir suç tipini öngörmediğinde şüphe yoktur. Zira taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir (TCK madde 22/2). Kişi neticeyi öngörmüş ve fakat istememesine karşın netice meydana gelmiş ise bilinçli taksirden (TCK madde 22/3) söz edilecektir. İka edilen fiil, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ölüme sebep olmuş ise, TCK'nın 85. maddesinde düzenlenen "taksirle ölüme sebep olma" suçu oluşabilecektir.
    Şu hâle göre, TCK'nın 83. maddesi uyarınca, kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, öldürme kastı ile hareket etmesi gerektiği söylenmelidir. Bu kastın, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesini ifade ettiği de bellidir. Buna göre failin, yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı öldürme kastı ile gerçekleştirmemesi/kasten ihmal etmesi aranmalıdır. Önemle vurgulanmalıdır ki; failin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi, kasten işlenebileceği gibi taksirle de işlenebilir. 83. maddede düzenlenen suç bakımından önemli olan, bu ihmalin öldürme kastı ile ortaya çıkmasıdır. Kastın doğrudan ya da olası kast şeklinde tezahürü mümkündür. Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi, objektif özen yükümlülüğüne aykırılık şeklinde tezahür etmiş ve böylece ölüme sebebiyet verilmiş ise, TCK'nın 85. maddesine mümas bir durumdan söz edilmesi gerekir.
    b) Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi suçunun maddi unsuru ise, kasten öldürmenin ihmali hareketle işlenmesidir. Kanun'un 83. maddesinde düzenlenen bu suçu, 81... . maddelerde düzenlenen suçlardan ayıran ölçüt, hareketin icrai değil ihmali olmasıdır.
    TCK'nın 83. maddesi uyarınca, kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması zorunludur. İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;
    a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,
    b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,
    Gerekir.
    Bu düzenlemeye göre, TCK'nın 83. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, başkasının hayatını korumak ve gözetmek yükümlülüğü altında bulunan garantör konumundaki kişinin, korumak ve gözetmekle yükümlü olduğu hayatın sona erme tehlikesi ortaya çıkmasına rağmen, hayatın korunması açısından yapılması gereken icrai davranışları gerçekleştirmemesi gereklidir.
    Diğer taraftan, sanığın belli bir icrai davranışta bulunmak hususundaki yükümlülüğüne ilişkin kanuni düzenlemelerin belirlenmesi açısından 4721 sayılı Medeni Kanun hükümleri üzerinde de durulmalıdır. Kanun'un 335. maddesinde; ergin olmayan çocuğun, ana ve babasının velâyeti altında olduğu, 337. maddede; ana ve babanın evli olmaması hâlinde velâyetin anaya ait olacağı, velayetin kapsamına ilişkin olan 339. maddede; ana ve babanın, çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alacağı ve uygulayacağı, 340. maddesinde; ana ve babanın, çocuğu imkânlarına göre eğiteceği ve onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlayacağı ve koruyacakları, 346. maddesinde; çocuğun menfaati ve gelişmesi tehlikeye düştüğü takdirde, ana ve babanın duruma çare bulamaması veya buna güçlerinin yetmemesi hâlinde hâkimin, çocuğun korunması için uygun önlemleri alacağı, 348. maddesinde; ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması durumunda velayetin kaldırılacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler göz önüne alındığında, ana ve babanın evli olmaması hâlinde, doğan çocuk annenin velayeti altında olacağından, annenin çocuk üzerinde kanundan doğan koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır.
    c) Taksir ve bilinçli taksir ile Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin 6. fıkrasındaki düzenlemeye de değinilmesinde fayda bulunmaktadır.
    Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 25.06.2025 tarihli ve ███████-5 E.- ████████ K., 26.06.2024 tarihli ve ███████-138 E.- ████████ K. sayılı içtihatları ile diğer müstakar kararlarında açıklandığı üzere;
    Taksir; dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticenin öngörülemeyerek gerçekleştirilmesidir (5237 sayılı TCK’nın 22. maddesinin 2. fıkrası).
    Kanunda öngörülen bu tanıma göre taksirli suçlarda;
    1.Failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı iradi bir davranışı olmalı,
    2.Failin hareketi ile netice arasında illiyet bağı bulunmalı ve netice faile objektif olarak isnat edilebilmeli,
    3.Netice öngörülebilir olmalı,
    4.Ancak fail tarafından öngörülememiş,
    Bulunmalıdır.
    Aynı maddenin 3. fıkrasına göre bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi hâlinde" söz konusu olacaktır.
    Şu hâle göre, basit ya da bilinçli olsun, taksirle sorumluluktan bahsetmek için evvelemirde neticenin objektif olarak öngörülebilir/objektif olarak isnat edilebilir olması gerekir. Bu şart, kusur sorumluluğunun da temelini teşkil eder. Keza her hâlde failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmış olması aranacaktır.
    Basit taksirle bilinçli taksir arasındaki ayırıcı temel ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksirde ise tipik neticeyi öngörmüş olduğu hâlde, öngördüğü neticenin meydana gelmemesi için gerekli tedbirleri almadan hareketine devam etmesidir. Bilinçli taksir hâlinde fail, öngördüğü neticeyi istememekte, bilgi, beceri, yetenek, tecrübe, teknik imkânlar vb. etkenlere güvenerek, neticenin meydana gelmeyeceğine inanmakta ve fakat kusurlu hareketine devam etmektedir.
    Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin 6. fıkrasında; "Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir" hükmüne yer verilmiştir.
    Fıkranın gerekçesi de; "Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
    Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır." şeklinde açıklanmıştır.
    Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecek, bilinçli taksirin söz konusu olduğu hâlde ise cezada indirim hükümleri uygulanacaktır.
    B. Somut Olayda Hukuki Değerlendirme
    İlk uyuşmazlık konusunda detaylıca anlatıldığı şekilde gelişen olayda; kastın, kanunda suç olarak tanımlanmış tipik eylemin, unsurlarının bilerek icra olunmasını ve suçun unsurlarının, öngörülmüşse neticenin gerçekleşmesini istemeyi kapsayan bir irade olması, 5237 sayılı Kanun'un 81, 82... . maddelerinde düzenlenen suçların kasten öldürme suçu kapsamında bulunmaları,
    Ölen ... hakkında düzenlenen adli raporlarda travmatik tesirle veya zehirlenerek ya da beslenmeme sonucu öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığının bildirilmesi gözetildiğinde, Erzurum'un ... ilçesinde hasta babası ile birlikte yaşayan ve polis tutanağına göre görüştüğü komşusu veya arkadaşı da bulunmayan 32 yaşındaki bekâr sanık ...'in evlilik dışı ilişki sonucu doğurduğu kız bebeğine yönelik eylemini, kasten öldürme suçunun unsurlarını bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiğine ilişkin mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığa isnat edilen suçu işlediğine dair tam bir vicdani kanaat oluşması için yeterli olmaması, in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince oluşan bu şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle sanığın icrai veya ihmali davranışla işlenen nitelikli kasten öldürme suçundan sorumlu tutulamayacağı kabul edilmelidir.
    Ancak Türk Medeni Kanunu'na göre annesi olduğu ve sağlığını koruma, tehlikelerden uzak tutma, besleme, büyütme gibi yükümlülükleri bulunan sanığın, savunma sistemi son derece zayıf olan bebeğini, dosya arasındaki fotoğraflardan da görüldüğü üzere hijyen şartları son derece kötü olan banyoda, kimseye haber vermeden ve yardım almadan tek başına doğurmuş olması, göbek kordonunu kesmesine karşın kordonu bağlamayarak bu şekilde bebeğinin ölümüne dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışıyla neden olması karşısında; sanığın yetiştiği çevre, içinde bulunduğu ortam ve şartlar ile yaşam tecrübesi de nazara alındığında, öngörülebilir bu ölüm neticesini öngörmeksizin eylemini basit taksirle gerçekleştirdiği, doğurduğu kızının ölümünden duyduğu üzüntü ve pişmanlığı aşamalarda ısrarla belirten sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyeti de gözetildiğinde hakkında TCK'nın 85/1, 22/2 ve 22/6. maddelerinin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılmalıdır.
    Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Dairece verilen esastan ret kararının kaldırılmasına, Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince verilen 17.02.2022 tarihli ve 245-698 sayılı hükmün, sanığın eyleminin taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu ve hakkında TCK'nın 85/1, 22/2 ve 22/6. maddelerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabul edilip Özel Dairenin temyiz isteminin esastan reddi kararının kaldırılmasına ve Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin hükmünün bozulmasına karar verilmesi nedeniyle sanığın cezasının infazının durdurulmasına ve tahliyesine karar verilmelidir.
    Bu uyuşmazlık konusu bağlamında, taksirin nev'i yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu...; Sanık 37 yaşında ve bekârdır. Erzurum’un ... ilçesine bağlı ... Mahallesi'nde babası ile birlikte yaşamaktadır. Lise mezunudur, olaydan kısa süre öncesine kadar bir muhasebecinin yanında çalışmıştır. Evlilik dışı ilişki sonucu hamile kaldığı bebeğini, hamileliğin ilk gününden itibaren doğurmak istediği dosya kapsamına göre açıktır. Bu durumda sayın ekseriyetin de kabul ettiği üzere sanığın bebeğini icrai ya da ihmali davranışla öldürmek kastı ile hareket ettiğine dair yeterli delil ikame olunabilmiş değildir. Ne var ki, yaşanan zamanın teknolojik ve iletişim imkânları itibarıyla, ev koşullarında banyoda doğurulan ve göbek kordonu kesildiği hâlde bağlanmayan bebeğin ölebileceği, öngörülemeyecek bir netice olamaz. Akli melekeleri ve genel psikolojik hâli ile ilgili ceza sorumluluğuna tesir edecek bilimsel bir tespit bulunmayan sanığın, yaşı, eğitim ve sosyo kültürel düzeyi ile hayat tecrübesi nazara alındığında; kimseye haber vermeden ve yardım almaksızın evinin banyosunda doğurduğu ve göbek kordonunu kestiği bebeğinin, kordonu bağlanmadığında ölebileceğini öngörmesine rağmen, neticeyi istemese de eylemini gerçekleştirdiği kabul edilerek, bilinçli taksirle (TCK madde 22/3, 85/1) sorumlu tutulması ve 22/6. maddesi gereğince de cezanın tenkisi cihetine gidilmesi gerektiği düşüncesiyle;
    Bu uyuşmazlık konusu yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi de; sanığın eyleminin bilinçli taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
    VI. KARAR
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının DEĞİŞİK GEREKÇEYLE KABULÜNE,
    2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 05.10.2022 tarihli ve 7383-7686 sayılı esastan ret kararının KALDIRILMASINA,
    3- Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince verilen 17.02.2022 tarihli ve 245-698 sayılı hükmün, sanığın eyleminin taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu ve hakkında TCK'nın 85/1, 22/2 ve 22/6. maddelerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
    4- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabul edilip Özel Dairenin temyiz isteminin esastan reddi kararının kaldırılmasına ve Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin hükmünün bozulmasına karar verilmesi nedeniyle sanığın cezasının İNFAZININ DURDURULMASINA ve TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadığı takdirde derhal salıverilmesi için YAZI YAZILMASINA,
    5- Dosyanın, gereği için kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine, kararın bir örneğinin İlk Derece Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, sanığın eyleminin sübutuna ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından 03.12.2025 tarihli birinci müzakerede yasal ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından 17.12.2025 tarihinde yapılan ikinci müzakerede suçun sübutu ve sanığın suçunun basit taksirle işlenen kasten öldürme suçunu oluşturduğuna ilişkin olarak oy çokluğuyla, sanığın eyleminin kasten öldürme suçunu oluşturmadığına ise oy birliğiyle karar verildi.

    Tamamını görebilmek için üye olmanız gerekli :/ Tamamını görebilmek için üye ol!
    Üye olmak için tıkla!