Hukuk Genel Kurulu, orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptali ve tescil davasında davanın husumet nedeniyle reddi yönündeki direnme kararını inceledi.
Özet: Dava, davacıların 1952 tarihli tapu kaydına dayanan taşınmazlarının 1998 yılı orman kadastrosuyla orman sınırları içine alınmasına itirazla tapu iptali ve tescil talebini konu edinmekte olup; yargılama sürecinde asliye hukuk mahkemesince husumet nedeniyle verilen ret kararının özel dairece bozulması üzerine mahkemenin bozmaya karşı direnmesi ve bu direnme kararının temyiz edilmesi, ayrıca bir kadastro mahkemesince taşınmazın bir kısmının tapu kapsamında ve orman vasfı taşımadığına hükmedilmesi ile yargılamanın çetrefilli bir hâl almasıyla karakterize olmuştur.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2016/84 E., 2016/68 K.ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 08.03.2016 tarihli ve 2015/6323 Karar, 2016/2887 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasındaki orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın husumet nedeniyle reddine ilişkin karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnme kararı verilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:I. YARGILAMA SÜRECİDavacı İstemi4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; Mersin ili, Aydıncık ilçesi, ... Köyünde kâin tarla niteliğindeki taşınmazın müvekkillerinin murisi ... adına 04.02.1952 tarih ve cilt:20, sayfa:75, sıra:12’de kayıtlı olduğunu, anılan tapunun Gülnar Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.12.1950 tarih ve 1950/ 68... /181 Karar sayılı tescil davası ile oluştuğunu, 1998 yılında ... Köyünde yapılan orman kadastro çalışmaları sırasında taşınmazın bir kısmının orman sınırları içerisine alındığını ve tespitin 23.03.1999 (doğrusu 23.04.1999) tarihinde kesinleştiğini, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 20/A maddesi ve 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 1/F maddesi ile taşınmazın etrafının sahipli arazilerle çevrili olduğu gözetildiğinde dava konusu taşınmazın orman ile bir ilgisinin bulunmadığını, Aydıncık Sulh Ceza Mahkemesinin 24.05.1999 tarih ve 1996/7 Esas 1999/144 Karar sayılı ceza davasında taşınmazın orman olmadığı ve 04.02.1952 tarihli tapu kapsamında kaldığının saptandığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın orman kadastro çalışmaları neticesinde orman sahası olarak Hazine adına tescil edilen kısmına ilişkin tapu kaydının iptali ile ... mirasçıları adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; itiraza konu yerin ilmen ve fennen orman sayılan yerlerden olduğunu, 1/25000’lik memleket haritasında ve amenajman planında bu yerin orman örtüsü ile kaplı olduğunun açıkça anlaşıldığını, çekişmeli yerin eğimli olup orman muhafaza karakteri taşıdığını, orman sayılan yerlerin zamanaşımı ile iktisap edilip özel mülkiyete konu olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. Görevsizlik Kararı6. Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.04.2006 tarihli ve 2002/23 Esas, 2006/12 Karar sayılı kararı ile; ... Köyünde arazi kadastrosu çalışmalarının yapıldığı, dava konusu taşınmazın 1 01... parsel sayılı taşınmaz olarak sınırlandırılarak malik, cins ve yüz ölçümü sütunlarının boş bırakıldığı, kadastro tutanak aslının Kadastro Mahkemesine gönderildiği, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 26... . maddeleri uyarınca Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsiz hâle geldiği gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, dava dosyasının resen yetkili ve görevli Aydıncık Kadastro Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, dava dosyası Aydıncık Kadastro Mahkemesinin 2008/2 Esasına kaydedilerek yargılamaya devam edilmiştir. Mahkemenin Birinci Kararı7. Aydıncık (Mersin) Kadastro Mahkemesinin 22.07.2011 tarihli ve 2008/2 Esas, 2011/3 Karar sayılı kararı ile; dosya kapsamı, toplanan deliller ve özellikle keşif icra edilerek alınan bilirkişi raporları gözetildiğinde, davacılar tarafından 04.02.1952 tarihli tapu kaydına dayalı olarak on yıllık süresi içerisinde orman kadastrosuna itiraz istemli Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıldığı, davanın devamı sırasında tapu kapsamına giren bir kısım yönünden kadastro tutanağı düzenlenerek 1 01... sayılı parsel olarak sınırlandırıldığı, ancak Asliye Hukuk Mahkemesince 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen, kırmızı kalem ile boyalı ve orman sınırları içerisinde kaldığı için tutanak düzenlenmeyen 73.713, 47... ’lik kısım yönünden de görevsizlik kararı verildiği, tutanak düzenlenmeyen bu kısım için Kadastro Mahkemesinin görevli olmadığı; davacıların tutunduğu 04.02.1952 tarihli tapu kapsamında kalan ve hakkında tutanak düzenlenen 1 01... parsel sayılı taşınmaz yönünden ise, orman sınırları içerisinde kalmadığı, 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda kahverengi kalem ile boyalı 80.546, 99... ’lik alanı kapsadığı, toplanan delillere göre 04.02.1952 tarihli tapu kapsamında kaldığı, tescil krokisinin fen bilirkişisi tarafından tanzim edilen krokiyle uyumlu olduğu, miktar fazlasının ölçüm hatasından kaynaklandığı, orman bilirkişi raporuna göre orman sayılmayan yerlerden olduğu, muris ...’nin eskiden beri kullanımında olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 1 01... parsel sayılı taşınmazın 80.546, 99... ’lik tarla niteliğiyle ... mirasçıları adına elbirliği mülkiyet üzere tesciline, 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen, kırmızı kalem ile boyalı ve orman sınırları içerisinde kaldığı için tutanak düzenlenmeyen 73.713, 47... ’lik kısım yönünden 3402 sayılı Kanun uyarınca mahkemenin görevsizliğine, karar kesinleştiğinde ve talep hâlinde dosyanın yetkili ve görevli Aydıncık Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Kararı8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.9. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 01.10.2012 tarihli ve 2012/8018 Esas, 2012/10976 Karar sayılı kararında özetle; 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen ve orman sınırları içerisinde kaldığı için tutanak düzenlenmeyen kısım yönünden kurulan görevsizlik kararının onanmasına, 1 01... parsel sayılı taşınmaz yönünden ise, kadastro tespit öncesi dava konusu olmadığı hâlde davalıymış gibi malik hanesi açık bırakılmak suretiyle tespit tutanağı düzenlenerek mahkemeye gönderildiği, ancak bu taşınmaza karşı açılmış bir dava bulunmadığı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 5 ve 27. maddelerinin uygulanması söz konusu olamayacağından mahkemece, tutanak aslının 3402 sayılı Kanun hükümlerine göre olağan usulle tamamlanması ve kesinleştirilmesi için kadastro müdürlüğüne gönderilmesi gerektiği gerekçesiyle anılan parsel yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemenin İkinci Kararı10. Aydıncık (Mersin) Kadastro Mahkemesinin 22.03.2013 tarihli ve 2012/6 Esas, 2013/2 Karar sayılı kararı ile; bozma ilâmına uyulmasına karar verilerek yapılan yargılama neticesinde, 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen, kırmızı kalem ile boyalı ve orman sınırları içerisinde kaldığı için tutanak düzenlenmeyen 73.713, 47... ’lik kısım yönünden hüküm onanarak kesinleştiğinden kesinleştirme işlemleri yapılarak dosyanın yetkili ve görevli Aydıncık Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, 1 01... parsel sayılı taşınmaz yönünden ise açılmış bir dava bulunmadığından tutanak aslının 3402 sayılı Kanun hükümlerine göre olağan usulle tamamlanması ve kesinleştirilmesi için Kadastro Müdürlüğüne gönderilmesine karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Kararı11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.12. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 tarihli ve 2013/5860 Esas, 2013/10353 Karar sayılı kararında özetle; hükmüne uyulan bozma kararında gösterildiği şekilde karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davalı ... İdaresinin vekâlet ücretine yönelik temyiz talebi kabul edilerek hükmün vekâlet ücreti yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargı Yeri Belirlenmesi Kararı13. İlk Derece Mahkemesince dava dosyasının yargı yeri belirlenmesi için Yargıtaya gönderilmesi üzerine, Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 11.09.2014 tarihli ve 2014/6948 Esas, 2014/11486 Karar sayılı kararı ile; 18.04.2011 tarihli fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen kısım yönünden Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesinin yargı yeri olarak belirlenmesine karar verilmiş, dava dosyası Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/122 Esas numarasına kaydedilerek yargılamaya devam edilmiştir. Mahkemenin Üçüncü Kararı14. Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.02.2015 tarihli ve 2014/122 Esas, 2015/28 Karar sayılı kararı ile; davanın 1 01... sayılı orman parseline yönelik tapu iptali ve tescil istemli olduğu, anılan parselin Hazine adına kayıtlı olduğu, tapu iptali ve tescil istemli davalarda husumetin kayıt malikine karşı yöneltilmesi gerektiği, eldeki davada ise sadece Orman Genel Müdürlüğüne husumet yöneltildiği, husumetin yaygınlaştırılması amacıyla davanın Hazineye de yöneltilmesi ve davaya dâhil edilmesi için davacılar vekiline bir haftalık kesin süre verildiği, neticesi konusunda ihtar yapıldığı, kesin sürenin sonunda Hazinenin davaya dâhil edilmediği gerekçesiyle davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Üçüncü Kararı15. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.16. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 08.03.2016 tarihli ve 2015/6323 Esas, 2016/2887 Karar sayılı kararı ile; ‘’…Mahkemece verilen karar usul ve yasaya aykırıdır. Şöyle ki; 6831 sayılı Kanunun, 6527 sayılı Kanunun 1. maddesi ile değişik 11/2 maddesinde “Hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler tarafından açılacak sınırlamaya itiraz davalarında hasım ...; 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine karşı açılacak itiraz davalarında ise hasım Hazine ve Orman Genel Müdürlüğüdür.” hükmüne yer verilmiştir.Somut olayda davacılar tapu kaydına tutunarak 1 01... sayılı orman parselinin bir bölümünün orman sayılmayan yerlerden olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ve tescil istemiyle Orman Yönetimini taraf göstererek eldeki davayı açmışlardır. Bu durumda, dava orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptali ve tescil niteliğindedir. Orman tahdidi içinde kalan yerlerin orman sınırları dışına çıkarılması istemiyle açılan davalarda hasım 6831 sayılı Kanunun 11/2. maddesi uyarınca Orman Genel Müdürlüğüdür. Dolayısıyla orman kadastrosuna itiraz istemi yönünden hasım doğru gösterilmiştir.Tapu iptali ve tescil davaları ise, iptali istenen tapu kaydındaki malik/malikler taraf gösterilerek açılmalıdır. Pasif taraf sıfatı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/1-d maddesi uyarınca dava şartı olup, istek olmasızın re'sen gözetilmelidir.6100 sayılı HMK'nın 115/2. maddesinde ise “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. “ hükmüne yer verilmiştir.Kanun metninden anlaşılacağı üzere kesin mehilin süresi yönünden bir kısıtlama getirilmemiştir.Bilindiği üzere ormanların mülkiyeti Hazineye, kullanma ve yararlanma hakkı Orman Genel Müdürlüğüne aittir. Bu sebeple, orman niteliği ile Hazine adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlara yönelik açılacak davalarda Hazine ve ... yasal hasımdır. Davacılar sadece Orman Genel Müdürlüğünü taraf göstererek dava açtıklarından Hazinenin davaya dahil edilerek husumetin yaygınlaştırılmasında zorunluluk bulunmaktadır. Bu durumda, pasif taraf sıfatına ilişkin dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün bulunmaktadır. Ancak mahkemece, davacılar vekiline Hazinenin davaya dahil edilmesi yönünde 7 günlük kesin süre verilmiştir. Dava vekil ile takip edildiğinden, hayatın olağan akışı itibariyle 7 günlük süre az olup yeterli değildir. O halde; mahkemece, HMK'nın 115/2 maddesi uyarınca Hazinenin davaya dahil edilmesi için davacılar vekiline uygun önel verilmesi, Hazinenin davaya dahil edilmesi halinde işin esasına girilerek gerekli inceleme ve araştırma yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir” gerekçesiyle karar bozulmuştur.Mahkemenin Dördüncü (Direnme) Kararı17. Aydıncık (Mersin) Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.06.2016 tarihli ve 2016/84 Esas, 2016/68 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, verilen süre az olmadığı gibi davaya dâhil etme dilekçesinin de harca tâbi olmaksızın basit bir şekilde düzenlenebileceği, ayrıca davacılar vekilinin son celsede ve temyiz dilekçesinde sürenin yetersizliğini ileri sürmediği, aksine Hazinenin davaya dâhil edilmemesi gerektiğini savunduğu, eski hâle getirme talebinde de bulunulmadığı, verilen bir haftalık kesin sürenin makul olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi18. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK19. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Hazine adına kayıtlı 1 01... sayılı orman parseline yönelik tapu kaydına dayalı olarak açılan orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptali ve tescil istemli eldeki davada; pasif husumetin Orman İdaresine yöneltilmesi nedeniyle husumetin yaygınlaştırılması amacıyla kayıt maliki Hazinenin davaya dâhil edilmesi için Mahkemece davacı tarafa verilen bir haftalık kesin sürenin makul olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre Mahkemece davacı tarafa yeniden uygun bir süre verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE20. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle dava şartları, taraf ehliyeti, dava ehliyeti, taraf sıfatı ve kesin süre ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.21. Dava şartlarının amacı, bir davanın esası hakkında incelemeye geçilebilmesi için gerekli bütün şartları ve bunların incelenmesi usulünü tespit etmek, böylece davaların daha çabuk, basit ve ekonomik bir şekilde sonuçlanmasına yardımcı olmaktır (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2016, s. 190).22. Mahkeme, hem davanın açıldığı tarihte hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarının tamam olup olmadığını kendiliğinden araştırıp incelemek durumunda olup, bu konuda tarafların talep ve beyanları ile bağlı değildir. Dava şartları dava açılmasından hüküm verilmesine kadar var olmalıdır. Dava şartlarının davanın açıldığı tarihte bulunmaması ya da bu şartlardan birinin yargılama aşamasında ortadan kalktığının öğrenilmesi durumunda, mahkemenin davayı dinlenebilir olmadığından reddetmesi gerekir.23. Mahkemece, dava şartlarının mevcut olup olmadığı, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırılır; taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler (HMK md. 115/1).24. Dava şartı noksanlığının tespit edilmesi hâlinde davanın usulden reddine karar verilir, ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için ilgili tarafa kesin süre verilecek olup, bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilecektir (HMK md. 115/2).25. Uygulamada davacı sıfatı, aktif husumeti, davalı sıfatı ise pasif husumeti karşılayacak şekilde kullanılmaktadır. Gerek davacı gerekse davalı sıfatı tamamen maddi hukuka göre belirlendiğinden sıfat konusu usul hukuku sorunu değildir ve bu sebepledir ki sıfat yokluğundan verilecek bir karar yine işin esasına yönelik bir karardır.26. Sıfat dava şartı olmayıp, itirazdır. Zira bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı ancak davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Başka bir anlatımla, dava şartları işin esasının incelenmesine engel teşkil eder mahiyetteyken, bir davada taraflardan birinin davacı ya da davalı sıfatının (aktif ya da pasif husumet ehliyetinin) olmadığı belirlenirse, artık taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümüne girilmeden, davanın sıfat yokluğundan reddi gerekir. Bu karar, davanın dinlenemeyeceğine ilişkin bir karar olmayıp, yine davanın esasına ilişkin bir karardır. Sıfat, ileri sürülme zamanı kanun ile kabul edilen bir ilk itiraz olmadığı gibi davalı tarafından ileri sürülmesi gerekli bir def’î de teşkil etmediğinden davanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkün veya mahkemece vakıf olunduğu takdirde resen nazara alınması gerekli hukuki bir durumdur (Kuru, s. 1157 vd.).27. Nitekim aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 27.01.2016 tarihli ve 2014/13-684 Esas. 2016/106 Karar; 30.11.2021 tarihli ve 2018/(20)8-343 Esas, 2021/1515 Karar sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.28. Taraf sıfatı, taraf ehliyeti, dava ehliyeti, davayı takip yetkisi kavramları uygulamada zaman zaman birbiri yerine kullanılmak suretiyle karıştırılmaktadır. Oysa taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka yöneliktir.29. Taraf ehliyeti; bir davada, davacı veya davalı olarak bulunabilme yeteneğidir. HMK’nın 50. maddesine göre “Medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, davada taraf ehliyetine de sahiptir”. Taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyeti ile özdeştir. Bu nedenle, hak ehliyetine sahip her gerçek ve tüzel kişi, davada taraf olabilme ehliyetine sahiptir (Baki Kuru/Ramazan Arslan/Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Ankara, 2009, s. 238 vd.). Bu hâlde, bir davada taraf olarak yer alabilecek kimseler, medeni hukukun çizdiği prensipler dâhilinde ya gerçek kişi ya da tüzel kişi olmalıdır (Mustafa Reşit Belgesay, Dava Teorisi, İstanbul, 1943, s. 78).30. Taraf ehliyeti, tarafların taraf olabilme yeteneğinin tetkik ve tespiti ile davanın esası hakkında inceleme yapılıp yapılamayacağını belirler. Taraf ehliyeti eksikliği durumunda, davanın esasına girilmeyecek ve dava usulî bir kararla sonlanacaktır. Bu yönden taraf ehliyeti, yargılamanın başında dikkate alınması gereken bir dava şartıdır. 31. Dava ehliyeti; tarafın bir davayı ister kendisi, isterse bir vekil ile yürütüp geçerli taraf usul işlemleri yapabilme ehliyetidir (İsmail Hakkı Karafakih, Hukuk Muhakemeleri Usulü Esasları, Ankara, 1952, s.117). HMK’nın 51. maddesinde “Dava ehliyeti, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir” denilmektedir. Bir kimsenin taraf ehliyetinin bulunması, tarafı bulunduğu davayı yürütebilmesi için tek başına yeterli değildir. Taraf ehliyetiyle beraber dava ehliyetine de sahip olması gerekmektedir. Davanın açılmasıyla başlayan usul hukuku ilişkisinin yürütülebilmesi için, dava ehliyetinin bulunması bir şarttır. Dava ehliyeti, medeni hukuktaki eylem ehliyetinin usul hukukundaki görünümüdür (... Yenice, Dava Yeterliliği, AD 1963, s. 1183; Bilge Umar, Medeni Usul Hukukunda Davanın Dinlenme Şartı Olarak Ehliyet, İÜHFM 1963, s. 602).32. Buna göre, ayırt etme gücüne sahip, ergin ve kısıtlanmamış gerçek kişiler ile tüzel kişiliğe sahip ve organları teşekkül etmiş mal veya kişi topluluklarının dava ehliyeti vardır. Ayırt etme gücü olan küçük ile kısıtlının kural olarak dava ehliyetleri yoktur. Ancak bu kişiler, kişilik haklarıyla ilgili davalarda dava ehliyetine sahiptirler. Tam ehliyetsizlerin ise dava ehliyetleri bulunmamaktadır.33. Dava ehliyeti de tıpkı taraf ehliyeti gibi bir dava şartıdır. Davacının veya davalının dava ehliyetinin olmadığı esasa girilmeden, dava şartları incelenirken anlaşılırsa dava hemen reddedilmez; davanın kanunî temsilciye bildirilmesi ve kanunî temsilcinin davaya icazet vermesi için süre verilir. Süre sonunda kanunî temsilci, dava ehliyeti olmayan taraf adına yargılamaya katılmazsa dava, dava ehliyeti eksikliğinden reddedilir (Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul, 2000, s. 299; Kuru, s. 1098).34. Öte yandan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki sürelerden bir kısmı taraflara, bir kısmı da mahkemelere hitap etmektedir. Mahkemeler için öngörülen sürelerin taraflar için öngörülen sürelerden farkı; sürenin geçirilmiş olmasının, o sürede yapılması öngörülen işlemin yapılma olanağını ortadan kaldırmamasıdır. Eş söyleyişle, hâkim gecikmeli de olsa süreye bağlanmış olan işlemi yapabilir. Dolayısıyla, gecikerek de olsa yapılan işlem, oluşturulan karar hukuken geçerlidir ve süresinde yapılmış gibi hukuki sonuç doğurur. 35. Gerçekten de, bir uyuşmazlık mahkemeye taşınmış olmakla kamu alanına, yani toplumun da çıkarını ilgilendiren bir platforma aktarılmış olmaktadır. Bu nedenle bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar, toplumun da yararı vardır. 36. Şu hâlde, süreye ilişkin normların kabulüyle medeni usul hukukunda gerçekleştirilmek istenen amaçlar; adaletin bir an önce sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, mahkemenin aynı işle uzun süre meşgul olmasının; başka ifadeyle, diğer dava ve işlere yeterince zaman ayıramaz duruma düşülmesinin önlenmesi, uluslararası ve ulusal nitelikteki emredici normlar uyarınca, davanın makul sürede sonuçlandırılmasının sağlanması, yargılamanın belli bir düzen ve kestirilebilir bir zamansallıkla yürütülmesi; başka bir anlatımla yargılamanın adil şekilde yapılmasının sağlanması, olarak özetlenebilir. 37. Yukarıda sayılan amaçların gerçekleşmesi, doğal olarak belli bir yaptırım hükmüyle mümkündür. Nitekim HMK’nın 94. maddesinin 3. fıkrasında; kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkının ortadan kalkacağı düzenlenmiştir (HUMK’nın 163. maddesi). 38. Kural olarak, hâkimin verdiği süre kesin değildir. Kesinlik için şu iki koşuldan biri gerçekleşmelidir: 39. İlk koşul; hâkimin kesin olduğunu belirtmeksizin verdiği ilk sürede işlemin yapılmaması nedeniyle, ilgili tarafın yeniden süre talep hakkının varlığı karşısında, bu talep üzerine hâkimin verdiği ikinci sürenin kesin olmasıdır ki bu kesinlik yasadan kaynaklanmaktadır (HMK’nın 94/2. fıkrası). Bu hâlde, ikinci kez verilen sürenin kesin olduğunun belirtilmesine gerek bulunmamaktadır. 40. İkincisi ise, yasaya göre hâkimin, tayin ettiği ilk sürenin kesin olduğuna karar verilmesidir (HMK’nın 94/2. fıkrası). Bu hâlde kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi için buna ilişkin ara kararının yasaya ve içtihadi hukuk ilkelerine uygun şekilde oluşturulması ve sonuçlarının da ilgili tarafa ihtar edilmiş olması gerekir. 41. Yargısal kesin süreyle sadece taraflar değil hâkim de bağlıdır. Zira kesin süreye ilişkin ara kararının verilmesiyle karşı taraf lehine usulü kazanılmış hak doğmaktadır; dolayısıyla hâkimin bu tür bir ara kararından dönmesi hukuken geçersizdir. 42. Hâkim, tayin ettiği süreyi azaltıp çoğaltabileceği gibi, süre geçtikten sonra da tarafın isteği üzerine yeni bir süre tanıma yoluna da gidebilir. 43. Hâkimin tayin ettiği kesin sürede yapılmayan işleme ilişkin hak düşer (HMK’nın 94/3. fıkrası). Bu sonuç ise, hâkim tarafından resen gözetilmelidir. 44. İster kanun, ister hâkim tarafından tayin edilmiş olsun, kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen bir işlemin bu süre geçtikten sonra yerine getirilmesine olanak yoktur. Böylelikle kesin sürenin kaçırılması, o delile veya hakka dayanamamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmektedir. 45. Bu durumda geciken adaletin, adaletsizlik olduğu düşünülerek, davaların uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere getirilen kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Hâkim tarafından verilen kesin süre amacına uygun ve yeterli uzunlukta olmalı; kesin sürede hangi işlemlerin yapılacağı açıkça belirtilmeli; kesin sürede yapılması öngörülen işlem ilgili tarafça yapılabilecek bir edim olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.01.2000 gün ve 2000/1-23 Esas, 2000/17 Karar, 28.04.2010 gün ve 2010/2-221 Esas, 2010/241 Karar sayılı kararlarında da aynı ilkelere değinilmiştir). 46. Kesin süre verilmesinin temel amacı; tarafların savsaklayıcı, davayı uzatıcı ve hükmü geciktirici tutum ve davranışlarını önlemektir. Böyle bir yaptırım gücünün olmaması hâlinde bir davanın, bırakın geç bitirilmesini, bitirilmesinden bile söz etmek kolay olmayacaktır. 47. Hak kaybına yol açmak gibi, ağır hukuki sonuçlar doğuran kesin süre kurumunun, hâkim tarafından dikkatli, duyarlı bir şekilde kullanılması gereklidir. Burada tarafların yargılamadaki tutumları, süreye konu işlemin özelliği önem kazanır.48. Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; davacı taraf, tapu kaydına tutunarak orman kadastro çalışmaları sırasında bir kısım yerinin orman sınırları içerisinde kaldığını ileri sürerek ve Orman İdaresine husumet yönelterek tapu kaydının iptali ve tescil istemli eldeki davayı açmıştır. Bölgede yapılan tesis kadastrosu çalışmaları nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesi ve Kadastro Mahkemesi arasındaki görevsizlik kararı (aktarma), yargı yeri belirlenmesine ve esasa ilişkin Yargıtay kararları sonrasında Mahkemece usule ilişkin bir kararla dava neticelendirilmiştir. Yukarıda açıkça aşamaları belirtilen yargılama süreci dikkate alındığında öncelikle saptanan husus; tarafların savsaklayıcı, davayı uzatıcı ve hükmü geciktirici tutum ve davranışlarının bulunmadığıdır. 49. Bilindiği üzere, 6831 sayılı Kanun'un, 6527 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile değişik 11/2. maddesinde “Hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler tarafından açılacak sınırlamaya itiraz davalarında hasım ...; 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine karşı açılacak itiraz davalarında ise hasım Hazine ve Orman Genel Müdürlüğüdür” düzenlemesine yer verilmiştir. Davacı taraf, tutunduğu tapu kaydı kapsamına giren bir kısım yerinin orman sınırları içerisinde bırakıldığını ileri sürerek sınırlamaya itiraz ettiğinden Orman Genel Müdürlüğüne husumet yönelterek eldeki davayı açmış olması yerindedir. 50. Ancak, davacı taraf orman kadastrosuna itiraz isteminin yanında tapu iptali ve tescil istemini de ileri sürmüştür. Tapu iptali ve tescil isteminin tapu kayıt malikine karşı yöneltilmesi gerektiği muhakkaktır. Davacı tarafın bir bölümü yönünden hak iddia ettiği Mersin ili, Aydıncık ilçesi, ... Mahallesinde kâin 1 01... parsel sayılı taşınmaz orman niteliği ile Hazine adına 28.04.2006 tarihinde tesis kadastrosu ile tescil edilmiştir. 51. Yukarıda açıklandığı üzere taraf sıfatı tamamen maddi hukuka göre belirlendiğinden sıfat konusu usul hukuku sorunu olmadığı gibi bir dava şartı da değildir. Aktif husumet ya da pasif husumet taraflarca yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de resen nazara alınması gereken hukuki müesseselerdir. Uygulamada sıklıkla taraf sıfatı ile taraf ehliyeti, dava ehliyeti, davayı takip yetkisi kavramları karıştırılmaktadır. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi HMK’nın 114. maddesi gereği dava şartlarındandır. Oysa somut olayda olduğu üzere, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka ilişkin olduğundan bir dava şartı değildir. 52. Gelinen aşamada, davacı taraf orman niteliği ile Hazine adına kayıtlı taşınmazın bir bölümü yönünden tapu kaydının iptali ile adına tescilini istediğinden, bir başka ifadeyle hâlihazırda Hazinenin subjektif bir hakkı üzerinde meşru bir beklentiyle talepte bulunduğundan Hazineye karşı husumetin yaygınlaştırılmasına yönelik durumun pasif husumet eksikliği olduğu ortadadır. 53. Bu saptamadan sonra, Mahkemece husumetin yaygınlaştırılması amacıyla Hazinenin davaya dâhil edilmesine yönelik davacı tarafa verilen bir haftalık kesin sürenin makul olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. 54. Bilindiği üzere, özellikle tesis kadastrosu ya da orman kadastrosuna ilişkin davaların kendine özgü koşulları içerisinde maddi gerçeğe ulaşabilmek, hak sahibine hakkı teslim edebilmek amacıyla uygulamada husumetin yaygınlaştırılması suretiyle aynı dava içerisinde neticeye gidilmesi yöntemi benimsenmiştir. Uygulanan bu yöntemin bir neticesi olarak davacı tarafa eksikliğin tamamlanması için verilecek sürenin ne olacağı konusunda bir soru gündeme gelebilecektir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda bu konuda davacı tarafa verilecek süre ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, yukarıda sürelere ilişkin ortaya konulan ilkeler çerçevesinde hareket etmeye ihtiyaç vardır. 55. Bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar, toplumun da yararı vardır. Adaletin bir an önce sağlanması düşüncesi HMK’da sürelere ilişkin normların temel amaçlarından biridir. Ancak, Hâkim tarafından verilecek kesin sürenin miktarı saptanırken bir davanın makul sürede sona erdirilmesi düşüncesi ile tarafların menfaatleri arasında bir denge kurulması gerekmektedir. Zira, kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen bir işlemin bu süre geçtikten sonra yerine getirilmesine olanak yoktur. Böylelikle kesin sürenin kaçırılması, o delile veya hakka dayanamamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmektedir. Bu nedenle kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Hâkim tarafından verilen kesin süre amacına uygun ve yeterli uzunlukta olmalıdır. 56. Bu açıklamalardan sonra orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, pasif husumetin maddi hukuka göre belirlendiğinden hareketle davanın niteliği, karmaşıklığı ve çok sayıda bilgi ve belgenin celp edildiği ve ayrıca tarafların tutumu (§48) gözetildiğinde Mahkemece davacılar vekiline Hazinenin davaya dâhil edilmesi için verilen bir haftalık sürenin makul olmadığı, hayatın olağan akışı içerisinde az olduğu anlaşılmıştır. 57. O hâlde, pasif husumetin yaygınlaştırılması amacıyla Hazinenin davaya dâhil edilmesi için davacı tarafa makul bir süre verilmesi, Hazinenin davaya dâhil edilmesi hâlinde işin esasına girilerek gerekli inceleme ve araştırma yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir.58. Bunun yanında, Özel Daire bozma kararında; mahkemece, davacılar vekiline Hazinenin davaya dâhil edilmesi yönünden 7 günlük kesin süre verildiği belirtilmiş ise de, mahkemece bu konuda davacılar vekiline bir haftalık kesin süre verildiği anlaşıldığından Özel Daire bozma kararında yer alan bu ibarenin maddi hata niteliğinde olduğu kanaatine varılmıştır.59. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 11/2. fıkrası uyarınca eldeki davada ... ve Hazine arasında şekli anlamda zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğu, bu nedenle Hazinenin davaya dâhil edilmesi hususunun taraf sıfatı eksikliği olarak değerlendirilemeyeceği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-e bendi uyarınca dava şartlarından olan dava takip yetkisi ile ilgili olduğu, dava şartlarında eksiklik olması hâlinde aynı Kanun’un 115. maddesine göre işlem tesis edilmesi gerektiği, Mahkemece davacılar vekiline usulüne uygun bir kesin süre verildiğinden söz edilemeyeceği, kesin süreye uyulmamasının sonucunun hasım yokluğundan davanın reddedileceği şeklinde ihtar edilmesinin doğru olmadığı, bunun yaptırımının davanın usulden reddi olduğu, diğer yandan uyuşmazlığın taraf sıfatı eksikliği olarak nitelendirilmesine katılmamakla birlikte noksanlığın giderilmesi için davacı tarafa verilen süre az olmadığı gibi davacı tarafın Hazineye husumet yöneltilmesi gerekmediği yönündeki düşüncesini son oturumda beyan ettiği, bu nedenlerle direnme kararının farklı değişik gerekçeyle bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul Çoğunluğunca benimsenmemiştir.60. Hâl böyle olunca, direnme kararı yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır.IV. KARARAçıklanan sebeplerle; Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,29.04.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. ''K A R Ş I O Y''Orman kadastrosuna itiraz ile tapu iptal ve tescil istemiyle açılan söz konusu davada İlk Derece Mahkemesince dava konusu parselin Hazine adına kayıtlı olması nedeniyle husumetin kayıt maliki olan Hazineye de yöneltilmesi gerektiği hâlde davanın sadece Orman Genel Müdürlüğüne açıldığı, verilen bir haftalık kesin süre içinde davacılar vekilinin husumeti Hazine'ye de yöneltmediği gerekçesiyle davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir.Davacılar vekili tarafından temyiz yoluna başvurulması üzerine Yargıtay Özel Dairesince pasif taraf sıfatının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-d uyarınca dava şartı olduğu belirtildikten sonra husumetin Hazineye de yöneltilmesi için davacılar vekiline verilen sürenin az olduğu, HMK md. 115/2 uyarınca davacılar vekiline uygun bir süre verilmediği gerekçesiyle karar bozulmuştur.İlk Derece Mahkemesi verilen kesin sürenin az olmadığı, harca tâbi olmayan davaya dâhil dilekçesinin basit bir şekilde hazırlanabileceği, ayrıca davacı vekilinin son oturumda ve temyiz dilekçesinde sürenin yetersizliğinden yakınmadığı, aksine Hazineye husumetin yöneltilmemesi gerektiğini savunduğu gerekçesiyle direnme kararı vermiştir.Direnme kararına karşı davacılar vekilinin temyiz yoluna başvurması üzerine Hukuk Genel Kurulunca pasif taraf sıfatının dava şartına ilişkin olduğu yönündeki Özel Daire gerekçesinin yerinde olmadığı, pasif taraf sıfatı eksikliğinin resen göz önünde bulundurulması gerekmekle birlikte İlk Derece Mahkemesince husumetin Hazineye de yöneltilmesi için verilen sürenin yetersiz olduğu gerekçesiyle direnme kararı oy çokluğuyla bozulmuştur.Karara aşağıdaki gerekçelerle katılamıyoruz.6831 sayılı Kanunu'nun 6527 sayılı Kanun'un l. maddesi ile değişik 11/2 maddesinde “Hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler tarafından açılacak sınırlamaya itiraz davalarında hasım ..., 2. maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine karşı açılacak itiraz davalarında ise hasım Hazine ve Orman Genel Müdürlüğüdür” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenlemede Hazine ile ... arasında şekli manada bir zorunlu dava arkadaşlığı öngörülmüştür (Yardımcı T. E., Hukuk Davalarında Mecburi Dava Arkadaşlığı, Ankara 2021, s. 144-145).Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 59. maddesi uyarınca maddi hukuka göre bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek bir hüküm verilmesi gereken hâllerde zorunlu dava arkadaşlığı söz konusu olur. Bazı hâllerde ise, özellikle davalı tarafta birden fazla kimsenin bulunması şeklen (usulen) gerekmektedir. Buna şeklî (usulî) mecburî dava arkadaşlığı denir. Kanun gereği veya yargı içtihatları sebebiyle davalı tarafta birden fazla kişinin bulunması zorunludur. Ancak bunlar hakkında maddi hukuktan kaynaklanan mecburi dava arkadaşlığında olduğu gibi, birlikte hüküm verilmez. Her bir dava arkadaşı usuli işlemleri diğerinden bağımsız şekilde yapacağı için ortak bir hüküm kurulması çoğunlukla olanaklı değildir. Burada asıl amaç, dava arkadaşları hakkında verilecek hükümlerin birbiri ile tutarlı olmasını sağlamak ve çelişkili hükümlerin verilmesinin önüne geçmektir (Yardımcı, s. 161). Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 60. maddesi uyarınca zorunlu dava arkadaşları ancak birlikte dava açabilir veya aleyhlerine de birlikte dava açılabilir.Öncelikle belirtmek gerekir ki, zorunlu dava arkadaşlarından bir veya birkaçının eksikliği “taraf sıfatı” kavramı ile ilgili bir husus değildir. Taraf sıfatı esasa ilişkin bir konudur. Esasa girmeden taraf sıfatı ile ilgili bir sonuca varılamaz. Esasa girmek için ise öncelikle dava şartlarının mevcut olması gerekir. Uygulamada “taraf teşkili sağlanmadan esasa girilemez” şeklinde ifade edilen kural zorunlu dava arkadaşlarını tamamlamaya yönelik bir durumu izah etmektedir.Zorunlu dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hâllerde, esasen her bir dava arkadaşının dava konusu üzerinde tek başına “tasarruf yetkisinin” kısıtlandığı görülmektedir. Örneğin, elbirliği ile bir taşınmaza malik olan birden fazla kimse, malik olmaları nedeniyle davada “sıfata” sahiptir, ancak mülkiyete/davaya konu taşınmaz üzerinde “tasarruf yetkisine” sahip değildir. Keza mirasçıların veya adi ortaklığın ortaklarının da tek başına yapamadıkları husus, ilgili uyuşmazlık konusunda tasarruf yetkisidir. Yoksa “sıfatın” söz konusu olduğu durumlarda olduğu gibi “hak sahibi olmama” ile ilgili bir sorun yoktur.Sıfat, davacı taraf bakımından maddî hukuktaki asıl hak sahipliği ile davalı taraf bakımından ise, maddi hukuk ilişkisindeki borçluluk veya yükümlülük ile ilgilidir. Dolayısıyla, bir davada tarafın aktif veya pasif sıfatın olup olmadığını belirleyebilmek için esasa ilişkin bir hükme gerek vardır. Asıl hak sahibi değil de onun hakkına dayanarak üçüncü bir kişi alacaklı olarak dava açarsa dava, aktif taraf sıfatı yokluğundan esastan reddedilir. Aynı şekilde davacı maddî hukuk ilişkisindeki alacaklı olsa dahi, davalı gösterilen kimse talep bakımından söz konusu hukuki ilişkinin dışında, tamamen bir üçüncü kişi ise, dava yine davalı taraftaki sıfat yokluğundan esastan reddedilir.Dava takip yetkisi ise, en basit tanımıyla, yargılamanın kim tarafından ve davanın tarafı olarak yürütüleceği sorusunun cevabıdır. Başka bir ifadeyle, dava takip yetkisi, işin esasıyla ilgili olmayıp tamamen yargılamanın yürütülmesi ve yargılama sonunda karara ulaşılmasındaki süreç ile ilgilidir (Dişel Buse, Dava Takip Yetkisi, İstanbul 2020, s. 13 vd.). Dava takip yetkisi, HMK md. 53’de “Dava takip yetkisi, talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisidir. Bu yetki, kanunda belirtilen istisnaî durumlar dışında, maddî hukuktaki tasarruf yetkisine göre tayin edilir ” şeklinde düzenlenmiştir. Bu yetki hem davacı tarafın hem de davalı tarafın haiz olması gereken bir dava şartıdır (HMK md. 114/1 -e). Bu nedenle, zorunlu dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hâllerde, dava arkadaşlarından bir veya birkaçının olmaması hâlinde eksiklik, “sıfat” değil, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 53. maddesi çerçevesinde dava takip yetkisidir. Zira böyle bir durumda, ilgili dava arkadaşının talep sonucu hakkında “hüküm elde etme yetkisi” yoktur (Taş-Korkmaz H., Tarafta İradî Değişiklik, Ankara 2014, s. 132; Dişel, s. 132).Zorunlu dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hâllerde “tek hüküm” verilmesine ilişkin zorunluluk da bu kabulü desteklemektedir. Münferit dava arkadaşının tek başına hüküm elde etme yetkisi yoktur. Maddî hukuk açısından değerlendirildiğinde ise tasarruf yetkisi yoktur.Dava takip yetkisi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesinin 1. fıkrasının e) bendi uyarınca dava şartıdır. Dava şartlarında eksiklik olması durumunda ne yapılacağı da Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 115. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre mahkeme dava şartlarının mevcudiyetini her zaman araştırabilecek, taraflarca da her zaman ileri sürülebilecektir. Şayet dava şartı noksanlığı tespit edilirse, mahkeme duruma göre iki türlü hareket edecektir. Eğer dava şartı noksanlığı giderilemeyecek türdense, davayı dava şartı yokluğundan usulden reddeder. Eğer dava şartı noksanlığı tamamlanabilir nitelikte ise, ki mecburi dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hâllerde bu şekilde nitelendirilebilir, hâkim kesin süre verir, bu sürede noksanlık tamamlanırsa davaya devam eder, aksi hâlde, davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder.Nitelemeyi “sıfat” değil de “dava takip yetkisi” olarak yapmanın çok önemli ve esaslı neticeleri vardır. Sıfat esas itibariyle maddi hukuka ilişkin bir savunma vasıtası olan itiraz teşkil eder ve maddi hukukla olan bağlantıyı ifade eder. Oysa dava takip yetkisi, yukarıda zikredildiği üzere usul hukukuna ilişkin olup davanın esası hakkında karar verilebilmesi için varlığı aranan bir dava şartıdır. Sıfat noksanlığı durumunda dava esastan reddedilecek iken dava takip yetkisi noksanlığında usulden reddedilecektir. Davanın esastan reddedilmesi durumunda o davanın tarafları arasında davanın esası hakkında maddi anlamda kesin hüküm söz konusu olur. Oysa usulden verilecek red kararı yalnızca usule ilişkin olarak bağlayıcılık taşır.Ayrıca sıfat eksikliğinin söz konusu olduğu bir durumda, normal şartlar altında hâkimin esasa yönelik olarak “yanlış kişiye karşı davanı açmışsın, şuna karşı açacaktın” anlamında tarafa bir süre vermesi mevcut medeni usul hukuku sistemimizle bağdaşmayacaktır. Oysa noksanlık dava takip yetkisi olarak nitelendiği takdirde bu sorun da aşılacak, mahkemece dava şartı eksikliğinin giderilmesi için kanunun açık hükmüne (md. 115) dayalı olarak tarafa süre verilmiş olacaktır.Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında zorunlu dava arkadaşlarından bir veya birkaçının eksikliğini “sıfat” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zorunlu dava arkadaşı eksikliği “dava takip yetkisi” ile ilgili olup, dava şartı niteliğindedir. Dava şartı eksikliğinin giderilmesi için HMK md.115/2 kapsamında süre verilmesi gerekir. Sıfat yokluğu hâlinde ise tarafa süre verilemez.Somut olayda İlk Derece Mahkemesince zorunlu dava arkadaşı eksikliğinin “taraf sıfatı yokluğu” olarak değerlendirilmesi hatalı olduğu gibi, davacılar vekiline “taraf sıfatı” eksikliğini gidermesi için süre verilmesi ve verilen kesin süreye uyulmamasının sonucunun “davanın sıfat yokluğundan reddedileceği” şeklinde ihtar edilmesi de doğru olmamıştır. Zira yukarıda belirtildiği üzere zorunlu dava arkadaşı eksikliği dava şartlarından olan dava takip yetkisi ile ilgilidir. Dava şartı eksikliğin giderilmesi için verilecek kesin süreye uymamanın yaptırımı davanın usulden reddidir. Davanın usulden reddi hâlinde davacı daha sonra usulüne uygun dava açabilecektir. İnceleme konusu “davanın husumet yokluğu gerekçesiyle reddine” ilişkin kararın kesinleşmesi hâlinde ise davacılar vekilinin daha sonra dava açabilmeleri mümkün olmayacaktır.Şu hâlde İlk Derece Mahkemesi tarafından davacılar vekiline usulüne uygun bir kesin süre verildiğinden söz etmek mümkün olmadığı gibi, davanın esastan reddi anlamına gelen “davanın husumet nedeniyle reddine” şeklinde hüküm kurulması da doğru değildir. Direnme kararının bu gerekçe ile bozulması gerekirdi.Diğer yandan, zorunlu dava arkadaşı eksikliğinin “taraf sıfatı yokluğu” olarak nitelendirilmesine ve taraf sıfatı noksanlığının giderilmesi için davacı tarafa süre verilmesi yönündeki görüşe katılmamakla birlikte, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen sürenin az olduğu yönünde varılan sonuca da iştirak edemiyoruz. Direnme kararında da ifade edildiği üzere davacılar vekili son oturumda davanın Hazineye yöneltilmesine gerek olmadığını düşündükleri için verilen süreye uymadıklarını açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu açıklama karşısında sürenin yetersizliği bozma nedeni yapılamaz.Direnme kararının yukarıda belirttiğimiz nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerektiği kanaati ile Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.