Tanınmış Suudi gıda firmasının ... markasının taklit edildiği iddiasıyla açılan marka ve tasarım hükümsüzlüğü, tecavüzün tespiti ve refi davası.
Özet: Suudi Arabistan merkezli davacı gıda firması, Türkiyede tescilli ve tanınmış "..." markalarına görsel, işitsel ve kavramsal olarak yüksek düzeyde benzerlik taşıyan, davalıya ait "..." markasının ve tasarımının hükümsüzlüğünü, markalarına tecavüzün tespit, men ve refini talep etmektedir; davacı, davalının markalarında kendi temel markasının (hem Latin hem Arap alfabesiyle) bulunduğunu, kötü niyetle ve haksız rekabet saikiyle tescil edildiğini, itibarını zedelediğini iddia ederken, davalı ise kendi "..." markasının 2006dan beri Suriyede çatı marka olarak kullanıldığını, Türkiyede de tescilli olduğunu, kendi bağımsız marka kimliği bulunduğunu ve davacının yıllardır kendi faaliyetlerinden haberdar olduğunu savunmaktadır.

T.C. ANKARA 2. FİKRİ VE SINAİ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ Esas-Karar No: 2024/471 Esas - 2025/516
T.C.ANKARA2. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİKARAR TÜRK MİLLETİ ADINAEsas No : 2024/471Karar No : 2025/516....Dava : Marka ve Tasarım Hükümsüzlüğü ile Sicilden Terkin, Marka Hakkına Tecavüzün Tespiti, Men'i ve Ref'iDava Tarihi : 14/11/2024Karar Tarihi : 24/12/2025Gerekçeli KararınYazıldığı Tarih : 24/12/2025Davacı vekili tarafından davalı aleyhine açılan Marka ve Tasarım Hükümsüzlüğü ile Sicilden Terkin, Marka Hakkına Tecavüzün Tespiti, Men'i ve Ref'i istemli davanın mahkememizde yapılan açık yargılaması sonunda;GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :DAVA :Davacı vekili dilekçelerinde özetle; davacının 1977 yılından beri Suudi Arabistan’da gıda sektöründe faaliyet gösteren bir firma olduğunu, davacının “...”li markalarının Türkiye’de de gıda emtialarında kullanılmak üzere tescilli olduğunu, davacının tescilli ve tanınmış markaları mevcut iken dava konusu edilen markaların tescile bağlanmış olmasının haksız ve hukuka aykırı bir işlem olduğunu, zira davalının ..... sayılı markalarının davacının tescilli ve tanınmış markalarıyla görsel, işitsel ve kavramsal açılardan yakın düzeyde benzer olduğunu, davalının markalarında Türkçe’de "Şamlı, Şam'a ait olan" anlamına gelen ....." ibaresi ile "Şam Meraları" ibarelerinin “...”nin Arapça ifadesinin altında ve bu ibareye kıyasla çok daha küçük ve ince yazı boyutuyla tasarlanmış olduğunu, bu unsurların tıpkı markada yer alan şekil unsurları gibi markanın bütünü açısında tali unsur niteliğinde ve ayırt edicilikten uzak olduğunu, yani davalının markalarında esas unsurun “...”nin Arapça ifadesi olduğunun kabulünün gerektiğini, ayrıca taraf markalarında ağırlıklı olarak kullanılan mavi ve kırmızı renklerin de ortak olduğunu, kullanılan yazı stillerinin de benzediğini, ayrıca aynı/aynı tür emtialarda kullanıldıklarını, dava konusu edilen markada geçen kelime öbekleri bir bütün olarak ele alındığında dahi bu markanın davacının seri markalarının devamı niteliğinde algılanması ihtimalinin yüksek olduğunu, zaten de bu ibarenin bütünsel açıdan dahi davacının “...”li markaları ile ayırt edilemeyecek derecede benzediğini, dava konusu edilen markanın davacının tanınmış ve seri marka hüviyetinde olan markalarının arasına sızdığını, davalının haksız yarar elde ettiğini ve bu tanınmış markaların itibarını zedelediğini, yani davalının markalarının kötü niyetli ve haksız rekabet saikiyle tescil edilmiş olduğunu, dava konusu edilen markaların aynı zamanda davacının ticaret unvanının kılavuz unsurunu da içerdiğini ve bu nedenle de hükümsüz kılınmaları gerektiğini, ayrıca davacının “...” markasının gerçek hak sahibi olduğunu, davalının markalarının .... nezdindeki tescil işlemleri esnasında davacının itirazları üzerine kısmen reddedilmiş olmasının da davalının kötü niyetinin açık bir tezahürü olduğunu, zaten de davalı firmanın sahibinin Suriyeli olduğunu ve davacının markalarının Ortadoğu ülkelerindeki tanınmışlığı da gözetildiğinde davalının davacının tanınmış markalarından haberdar olmamasının mümkün olmadığının kabulünün gerektiğini, davalının .... sayılı tasarımının da yeni ve ayırt edici nitelikte olmaması nedeniyle ve kötü niyetle tescil edilmiş olmasından dolayı hükümsüz kılınmasının gerektiğini, davalının davacının tescilli markalarının esas unsuru olan “...” ibaresinin gerek Latin gerek Arap alfabesiyle yazılmış halini web sitesinde ve ticari faaliyetleri esnasında kullanıyor olmasının davacının tescilli markalarından kaynaklanan haklarının ihlali niteliğini haiz olduğunu, davalının bilhassa piyasaya sunduğu peynir ve bitkisel yağ gibi ürünlerde davacının markalarını taklit ettiğini ifade ederek, davalının ..... sayılı tescilli tasarımının hükümsüzlüğüne, davalının, davacının tescilli markalarından doğan haklarına tecavüz teşkil eden fiillerinin tespitine, men’ine ve ref’ine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.CEVAP :Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın yetkisiz mahkemede açılmış olduğunu, davalının 1993’te Suriye'de süt ürünleri üretimi amacı ile ticari faaliyetlerine başladığını, “Almanfoush” markasını ilk defa Suriye’de 2004’te kendi adına marka olarak tescil ettirdiğini, uyuşmazlık konusu olan “... ..." markasının da davalı adına 2006’da Suriye’de tescil ettirildiğini ve günümüze kadar davalının çatı markası olarak kullanıldığını, davalının halihazırda başta Arap ülkeleri olmak üzere birçok ülkede faaliyet gösterdiğini, “... süt ve süt ürünleri” firmasının Türkiye’de 2016 yılında kurulduğunu ve Sakarya ili Hendek ilçesinde faaliyetlerine başladığını, davalının Türkiye’de halihazırda tescilli 14 markasının bulunduğunu ve bu markaların yurt içinde ve yurt dışında belli bir bilinirliğe sahip olduğunu, tarafların yıllardır aynı fuarlara katıldığını ve davacının uzun yıllardır davalıdan haberdar olduğunu, davacının somut uyuşmazlığa konu ettiği “...” ibaresinin “....” şeklinde “mera, otlak, yayla” anlamı itibariyle markasal hüviyette zayıf bir ibare olduğunu ve kullanımının davacının tekeline verilemeyeceğini, zira bu ibarenin süt ve süt ürünleri grubunda Lübnan, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün, Fas ülkelerinde içerisinde farklı kişi ve kuruluşlar tarafından marka olarak kullanılıyor olduğunu, davalının markasında geçen "... ..." kelime öbeğinin de “Şam Merası” anlamına geldiğini, davalının markalarının esas unsurunun “... ibaresi olduğunu, dolayısıyla taraf markalarının görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzemediğini, ayrıca farklı emtialarda kullanılacaklarını, dolayısıyla aralarında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığını, taraflar arasındaki somut uyuşmazlığın daha önce de 2006’de Suriye mahkemeleri nezdine davaya konu olduğunu, davacının bu davadaki taleplerinin taraf markaları benzemediği için reddedildiğini, davacının markasının tanınmış bir marka da olmadığını, davacının davalının yurt dışında tescilli olan markalarından haberdar olmasına rağmen beş yıllık hak düşürücü süre içerisinde hareket etmediğini, davacının davalının Türkiye’deki ilk marka tesciline de 2017 yılında itiraz ettiğini, yani davacının davalının markalarından beş yılı aşkın süredir haberdar olduğunu, davacının iddialarının aksine davalının tasarımının yenilik ve ayırt edicilik niteliğini haiz olduğunu ifade ederek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davanın açılmasını müteakip yargılamaya katılımı olan tarafların dava, cevap, cevaba cevap, ikinci cevap dilekçeleri karşılıklı tebliğ olunmuş, sundukları deliller alınmış, marka tescil ve başvuru dosyaları ile alâkalı kayıtları getirtilmiş, dava şartları incelenmiş, ön inceleme duruşması yapılmış, taraflar sulhe teşvik olunmuş, arabulucuya gitme hakları hatırlatılmış, sonuç alınamaması üzerine uyuşmazlık konuları tespit edilmiş, tahkikat icra olunmasını müteakip, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yazı İşleri Yönetmeliği'nin 41/2. maddesi hükmü de gözetilerek taraf vekillerine tahkikat ve yargılamanın geneliyle ilgili son sözleri de sorulmuş; sözlü iddia ve savunmada bulunma olanağı tanınmıştır. GEREKÇE :Dosya uyuşmazlık konuları hakkında rapor tanzimi için bilirkişi heyetine tevdi edilmiş ve rapor tanzim ettirilmiştir.Davacı ve davalı arasındaki uyuşmazlık, taraf markaları arasında benzerlik olup olmadığı, hükümsüzlük ile terkin şartlarının oluşup oluşmadığı, davalı tasarımının yeni ve ayırt edici olup olmadığı, mutlak yenilik kriterlerine haiz olup olmadığı, hükümsüzlük şartlarının oluşup oluşmadığı, ayrıca davalının, davacının marka ve tasarım haklarına tecavüz edip etmediği noktasında toplanmaktadır.Toplanan delillere, benimsenen 30/10/2025 tarihli bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; MARKA HÜKÜMSÜZLÜĞÜ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME: Dava konusu edilen markalar ile davacının davasına mesnet aldığı tescilli markalarına bakıldığında, markaları oluşturan unsurların birebir aynı olmadığı gözetildiğinde, markaların ayniyetinden söz edilemeyecektir. Davacının markaları, renk, şekil ve kelime unsurlarını bir arada ihtiva eden karma markalardır; işaretlerin bir kısmında mavi renkli zeminler üzerine, bir kısmında da çizgilerden veya basit figürlerden müteşekkil şekil unsurlarıyla birlikte Latin ve Arap alfabesiyle “...”, “... ibareleri veya “... yazılmıştır. Davacının bu markalarının her birinde ortak olarak kullanılmış olan ve huzurdaki uyuşmazlığa konu edilen “...” ibaresi, davacının markalarının bir kısmında büyük puntolarla ve ilk anda dikkat çekici biçimde yazılmış ise de, davacının geriye kalan markalarının genel izlenimlerinin, tümüne hakim olan görünüşlerinin ve ayırıcılıklarını vurgulayan imajlarının içerisinde “...” ibaresinin tek başına ön planda olduğunun ve ilk anda algılandığının söylenmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Yine de; “...” ibaresinin davacının davasına/itirazlarına mesnet alınan tüm markalarında kullanılmış olması nedeniyle, davacının çatı markası olduğu anlaşılmıştır. Halk tarafından bilinen ve belirli bir firmanın ürünlerinin çoğunluğunda yer alan bir çatı markası veya bir firmanın ticaret unvanının kılavuz unsuruyla birlikte kullanılan ikincil kelime unsurlarından oluşan markalara uygulamada sıklıkla rastlanmaktadır. Bu tip markalarda yer alan ikincil kelime unsurlarının aynısının veya benzerlerinin başka bir markada yer alması halinde, markaların benzerliği değerlendirmesinde çatı markası (veya ticaret unvanı kılavuz unsuru) arka planda bırakılarak değerlendirme yapılması gerekir. Bu nedenle de; davacının markalarının çoğunluğunda, zaten de görsel açıdan ön planda/baskın olarak algılanmayan “...” çatı markasından ziyade, diğer kelime unsurlarının ve genel/bütünleşik kompozisyonların, işaretlerde markasal hüviyette korunması istenilen asıl unsurlar olduğu anlaşılmıştır. Diğer bir ifadeyle; davacının markalarında kullanılmış olan “...” çatı markasının işaretlere kattığı ayırt ediciliğin, işaretlerde kullanılmış olan diğer unsurlardan daha yüksek seviyede kaldığı söylenememektedir. Hatta davacının bazı markalarında, bu çatı marka çok küçük puntolarla, geri planda yazıldığından, genel görünüm içerisinde sadece bir ayrıntı olarak algılanmaktadır. Dava konusu edilen markalar da, davacının markalarında olduğu gibi, renk, şekil ve kelime unsurlarını bir arada ihtiva eden karma markalardır; işaretlerde kalp şeklindeki renkli zeminler üzerine Arapça harflerle yazılmış kelimelere ve bir markada, kompozisyonun en altındaki kırmızı zemin üzerine Latin harfleriyle yazılmış “... ...” ve “Şam Meraları” kelime öbeklerine yer verilmiştir. Öncelikle; dava konusu edilen "Şam Meraları+şekil" görselli markada, uyuşmazlık konusu olan “...” ibaresinin Latin harfleri ile yazılmış hali mevcut olmadığından, bu marka ile davacının markaları arasında, Arapça bilmeyen ülkemizde yerleşik ortalama tüketici tarafından herhangi bir ortaklık kurulamayacağı değerlendirilmiştir. Her ne kadar işarette geçen kelimenin Latin harfleriyle yazılmış hali “...” ise ve bu kelimenin Türkçe’deki karşılığı “meralar, otlaklar, çayırlar” şeklinde ise de, ülkemizdeki ortalama tüketicinin kelimenin bu anlamını bilemeyeceği; kaldı ki; ortalama tüketicinin kelimenin bu anlamını bilebileceği kabul edilse dahi, bu durumda da, bu ibarenin “süt ve süt ürünleri” yönünden markasal hüviyette ayırt ediciliği bulunmayan bir cins isim, yani “zayıf marka” olduğu kabul edilecek ve kullanımının, davacının tekeline bırakılamayacağı; dolayısıyla; davalının "Şam Meraları+şekil" görselli markası özelinde, taraf markaları arasında görsel, işitsel ve kavramsal açılardan bir benzerlik bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Davalının “... ...+şekil” görselli markası ise, uyuşmazlık konusu olan “...” ibaresinin hem Arap, hem de Latin harfleriyle yazılmış halini ihtiva etmektedir. Bu işarette geçen “...” ibaresi de Türkçe’de “Şam’a ait, Şamlı” anlamını haizdir. Dolayısıyla; işarette yazılmış olan kelime unsurlarının Arap ve Latin harfleriyle yazılmış, Türkçe’de “Şam Meraları” anlamına gelen kelime öbeği olduğu anlaşılmıştır. Yukarıda da değinildiği üzere; ülkemizdeki Arapça bilmeyen halk tarafından bu işarette yer alan Arapça kelimelerin seslendirilemeyeceği ve kelimelerin anlamlarının bilinemeyeceği ve bu nedenle dikkatlerinin Latin Alfabesi ile yazılmış kelimelere çekileceği, işarette Latin Alfabesi ile yazılmış “... ...” kelime öbeğinin de bütünleşik olarak algılanacağı, zira “...” ibaresi “...” ibaresine göre daha büyük olarak yazılmış olmakla birlikte, “...” ibaresinin sadece “...” ibaresini ön plana çıkaracak kadar da küçük yazılmadığı ve dava konusu marka ile karşılaşan tüketicilerin işitsel ve kavramsal hafızasında markada Latin Alfabesi ile yazılmış “... ...” kelimelerinin birlikte markasal olarak iz bırakacağı, bu nedenlerle de, davalının “... ...+şekil” görselli markası özelinde de, taraf markalarının görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzemediği değerlendirilmiştir. Somut uyuşmazlığa konu gıda ürünlerinin hepsi nispeten uygun fiyatla satılan, satın almadan önce uzun bir araştırma ve inceleme aşamasından geçmeyen, yani ucuz ve risk faktörü düşük ürünlerdendir ve hitap ettikleri tüketicilerin markaları aynı anda incelemeye tabi tutmaması, küçük ayrıntıları da dikkatli biçimde incelememesi, sadece geçmişte edindiği izlenimin etkisiyle hafızasında kalan ile yetinerek bir sonuca varmaya çalışması nitelikleri de gözetildiğinde, bu emtiaların hitap ettiği ortalama tüketici/alıcı kitlesinin bilinç/dikkat/özen seviyesinin, en azından, bu emtiaları satın aldıkları anda düşük olduğu; ancak; gıda ürünlerin satışı hizmetleri dışında kalan 35. Sınıfa giren hizmetlerin alıcı kitlesinin bilinç/dikkat/özen seviyesinin ise nispeten yükseleceği değerlendirilmiştir.Davacının muhtelif markaları, davalının .... sayılı markasının tescilli olduğu 29 ve 30. Sınıflara giren emtialar yönünden tescillidir. Ayrıca; davalının ... sayılı markasının kapsamında, 35. Sınıf altında satış hizmetlerine konu edilen 05, 29, 30 ve 31. Sınıflara giren emtiaların aynıları da, davacının markalarının tescili kapsamında yer almaktadır. Bir takım emtiaların toptan/perakende satış hizmetlerine konu olması durumunda bu hizmetlerin aynı emtialar ile bağlantılı ve/veya benzer emtialar olduğu, doktrinde ve Yargıtay içtihatlarında kabul edilmektedir. Zira; “Praktiker” kararında da belirtildiği üzere, “somut bir malı satmak için verilen bu hizmet tabiatıyla bu mal olmadan bir mana ifade etmeyecektir.”Ancak; davalının markalarının kapsamına giren 35. Sınıftaki hizmetler ile davalının 2017 73839 sayılı markasının kapsamında 35. Sınıf altında satış hizmetlerine konu edilen 01, 02, 06, 09, 11, 14, 15, 16, 18, 19, 20, 22, 24 ve 25. Sınıflara giren emtialar yönünden davacının markaları tescilli değildir. Zaten de bu mal ve hizmetler davacının markalarının tescilli olduğu emtialar ile benzer alıcı çevresine hitap etmezler, benzer ihtiyaçları gidermezler, dağıtım kanalları ve satış/servis yerleri farklıdır, birbirleri yerine ikame imkanları ve birbirlerini tamamlayıcı nitelikleri de yoktur. Dolayısıyla, somut uyuşmazlıkta; davalının ..... sayılı markası özelinde, 29 ve 30. Sınıflara giren emtiaların tamamı yönünden, .....sayılı markası özelinde de, 05, 29, 30 ve 31. Sınıflara giren emtiaların 35. Sınıf altında satışı hizmetleri yönünden emtia ayniyeti/benzerliği/türdeşliği şartının gerçekleştiği değerlendirilmiştir. Somut olayda; davalının .... sayılı markasında Latin harfleriyle yazılmış hali ile “...” ibaresinin geçmiyor olması, .... sayılı markasında da Latin harfleriyle yazılmış haliyle bu ibarenin görsel açıdan tek başına ön plana çıkartılmadan kullanılmış olması ve bu şekilde markasal hüviyette koruma altına alınmasının istenmesinin, işaretleri görsel, işitsel ve kavramsal açılardan farklı kıldığı düşünülmektedir; dava konusu edilen markayı gören ve Arapça bilmeyen, ülkemizde yerleşik ortalama bir tüketicinin algısında, Arap harfleriyle yazılmış “... kelimesinin işaretleri davacının markalarıyla ilişkilendirmeye vesile olması ihtimalinin bulunmadığı değerlendirilmiştir. Markalardaki bu farklılıkların, her ne kadar taraf markaları kısmen aynı/benzer/türdeş emtialarda kullanılacak ise de, bu markalar altında sunulan emtiaların aynı şirketten veya ekonomik olarak bağlantılı şirketlerden geldiği düşüncesine kapılma tehlikesinin ve markaları karıştırma/yanılma ihtimalinin bulunmadığı, alıcıların iki farklı marka ile karşı karşıya olduklarını anlayacakları, her iki markanın sahibi arasında idari/işletmeye yönelik bir bağlantı bulunduğunu düşünmeyecekleri değerlendirilmiş olup, netice itibariyle de, taraf markaları arasında görsel, işitsel, kavramsal açıdan benzerlik bulunmadığından, somut olayda emtia ayniyeti/ benzerliği/türdeşliği şartının kısmen gerçekleşmiş olmasına rağmen, markaların karıştırılma ihtimalinin, yani nispi ret nedeninin ve buna dayalı olarak da davalının markaları açısından hükümsüzlük nedeninin, SMK m.6/1 hükmü özelinde mevcut olmadığı kanaatine varılmıştır. DAVACININ ESKİYE DAYALI KULLANIM/GERÇEK HAK SAHİPLİĞİ İDDİASININ DAVALININ TESCİLLİ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME: 6769 sayılı SMK’nın “marka tescilinde nispi ret nedenleri”nin düzenlendiği 6. maddesinin 3. fıkrasında; “Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine, marka başvurusu reddedilir.” denilmektedir. Aynı kanunun 25. maddesinde; “Hükümsüzlük hâlleri ve hükümsüzlük talebi” başlığı altında, 1. bentte; “5 inci veya 6. maddede sayılan hâllerden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme tarafından markanın hükümsüzlüğüne karar verilir.” denilmektedir. Yani; m. 6/3 hükmünde düzenlenen “markanın gerçek hak sahipliği” hukuki müessesesinin gerçekleşmiş olduğu durumlarda, tescilli bir markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilmektedir. Bu hüküm markanın gerçek sahibinin eskiye dayalı kullanımını tescilden üstün tutarak gerçek hak sahibinin korunmasını sağlamaktadır. Bu madde hükmünde yer alan itirazın kabul edilebilmesi için itiraz sahibinin o işaret üzerinde başvuru tarihinden önce hak sahibi olması veya rüçhan hakkını elde etmesi ve bunları ispat etmesi gerekmektedir. Tescil, bir markanın daha özel hükümlerle korunmasını sağlar. SMK, istisnai olarak, marka hakkının tescile dayanmadan ilk kullanım yoluyla da elde edilebileceğini ve korunabileceğini de kabul etmiştir. Ancak, bu hakkın ne zaman ve nasıl oluşabileceğinin kriterlerini düzenlememiştir. 6769 sayılı SMK’nın “Marka Tescilinde Nispi Ret Nedenleri” başlıklı 6. maddesinde, marka olarak tescil ettirilmek istenen işaret üzerinde tescil başvurusundan önce hak kazanmış kişilerin hukukunu korumaya yönelik hükümler bulunmaktadır. Söz konusu maddenin 3. fıkrasına göre bir işaret üzerinde, bu işaretin –üçüncü bir kişi tarafından-marka olarak tescili amacıyla başvurusu yapılan tarihten veya başvuru tarihinde belirtilen rüçhan tarihinden önce, bir hak elde edilmiş ise, bu hakka sahip kişi, söz konusu işaretin tesciline itirazda bulunabilir. Bu hüküm, işaret üzerinde ilk kullanma yoluyla haksız rekabet hükümlerine göre kazanılan hakkı üstün tutmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda hak sahibinin işaretin sonradan bir başkası tarafından kullanılmasını yasaklaması TTK 57/5 ve 58/I, b’den kaynaklanmaktadır. İtiraz/iptal talebi hakkının varlığı tescilsiz işaretin ticaret sırasında kullanılmış olmasını (SMK 6/3) gerekli kılar. “Ticaret sırasında kullanma” ile marka hukukuna özgü kullanma kastedilmektedir. Markasal kullanım, öğretide işareti taşıyan mal ve/veya hizmetlerin köken itibariyle diğer mal ve/veya hizmetlerden ayırt edilmesini sağlamaya yönelik olduğunun alıcılar tarafından anlaşılmasını mümkün kılacak şekilde kullanılması biçiminde tanımlanmaktadır. Ancak markaların kaynak gösterme fonksiyonu dışında reklam, iletişim, kalite, yatırım ve garanti fonksiyonlarının da bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Madde metninde bahsedilen tescil edilmeden kullanılan bir marka veya ticarette kullanılan ticaret unvanı, işletme adı, alan adı gibi işaretlerdir. İtiraz veya dava hakkının varlığı tescilsiz işaretin ticaret sırasında kullanılmış olmasıdır. Ticaret sırasında kullanma ile marka hukukuna özgü kullanma kastedilmektedir. Ancak SMK’da “piyasada maruf hale getirme” şartından söz edilmese de bu şartın “zımnen” 6/3 maddesi hükmünde yer aldığını kabul etmek gerekir. Buna göre tescilsiz bir işaret üzerinde bir hakkın doğması ve korunması için, o işarete kullanım yoluyla hukuken korunması gereken bir ekonomik değer kazandırmak gerekir. Bu ise işaretin “asgari bilinirlik düzeyi”ne ulaşması ile mümkündür. Asgari bilinirlikten anlaşılması gereken, işaretin kullanım sonucunda belirli bir yer, bölge veya piyasada bilinir hale gelmesidir. Aksinin kabulü, piyasada işareti “ilk” kullanan kişiye korunma sağlanacağı anlamına gelir ki, bu “SMK hükümleri uyarınca sağlanan korunmanın tescil ile elde edileceği” ilkesini anlamsız hale getireceği gibi hakkaniyet ile de bağdaşmaz. Ayrıca, yeni tarihli Yargıtay içtihatlarında ;”.......‘gerçek hak sahipliği’ ilkesi uyarınca, marka tescilinden önce tescil kapsamındaki mal ve hizmetler yönünden markaya konu işaretin veya ibarenin yerelden daha geniş coğrafyada ve ciddi surette markasal kullanımı ve bu kullanımla markaya konu işarete belirli ölçüde ayırt edici nitelik kazandıranlar, markaya konu işaretin veya karıştırılmaya yol açacak ölçüde benzerinin başkalarınca marka başvurusuna konu edilmesi halinde marka tescil başvurusuna itiraz etme ya da markanın tescili halinde hükümsüzlüğünü talep etme hakkı bulunmaktadır.” denilmekle; eskiye dayalı gerçek hak sahipliği iddialarının SMK 6/3 maddesi hükmüne konu koruma kapsamından yararlanabilmesi için; markasal bir kullanım olmasının, bu kullanımın ciddi seviyelerde olmasının ve yerelden daha geniş bir coğrafyada gerçekleşmesinin şart olduğu yönünde içtihat oluşturulmuştur. “Gerçek hak sahipliği” ilkesi, yani marka hakkının tescil ile kurulduğu/korunduğu temel ilkesinin istisnası, markasını tescil ettirmeden kullanmak/korumak isteyen kişilerin, o markayı daha önceden fiilen ihdas ve istimal ettiğini ve piyasada maruf hale getirdiğini ispat etmesi halinde uygulanan bir ilkedir. Yani gerçek hak sahipliği iddialarının, tescilsiz markanın fiilen ihdas edildiği ve yoğun bir biçimde kullanımı sonucu piyasada tanınmış hale gelmediği hususlarının kanıtlanmasına dayanması gerekir. Yargıtay’ın artık iyice durulmuş olan içtihatlarına göre de bu kullanımın, “ciddi/yoğun bir kullanım” olması gerektiği de, tartışmasızdır. Yani; bir işaret üzerinde hak iddia edebilmek için, üçüncü kişinin tescil başvurusundan veya rüçhan hakkının doğumundan önce, bu işareti kullanmak ve belli bir oranda bilinir hale getirmek gerekmektedir.Yine, söz konusu olan bilinirlik ve kullanım, markanın kullanıldığı/tanındığı iddia edilen bölgede/ülkede, olayımızda Türkiye’de gerçekleşmelidir. Bunların kanıtlanmadığı bir durumda, gerçek hak sahipliği iddialarının dinlenmesi, hukuken kabul edilmesi ve tescilsiz bir markanın bu şekilde himaye altına alınarak tescilli bir markanın hükümsüzlüğünün talep edilmesi mümkün değildir. Davacı taraf; dava konusu edilen “...” ibaresinin, Türkiye’de, davalının markalarının tescili kapsamında emtialarda, tescilsiz olarak, kendisi tarafından uzun yıllardır ciddi ve yoğun bir biçimde markasal hüviyette kullanıldığını ve bu şekilde gerçek hak sahipliğinin doğduğunu tevsik eden yeterli nitelikte, nicelikte ve içerikte delili, dava dosyasına sunmuş değildir. Neticede de; somut olayda, davacının önceki kullanıma dayalı gerçek hak sahipliği iddiasının dava konusu markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı kanaatine varılmıştır. DAVACININ DAVASINA MESNET ALDIĞI MARKALARININ TANINMIŞLIĞI İDDİASININ DAVALININ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME: 6769 sayılı SMK’nın “Marka” başlıklı birinci kitabının birinci kısmında 6. Maddede “Marka tescilinde nispi ret nedenleri” düzenlenmiştir. Bu maddenin 5. Bendinde de; “Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hallerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hali saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal ve hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir........” denilmektedir. Aynı kanunun yine birinci kitabının beşinci kısmında 25. Maddede; “Hükümsüzlük hâlleri ve hükümsüzlük talebi” başlığı altında, 1. Bentte; “5. veya 6. maddede sayılan hâllerden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme tarafından markanın hükümsüzlüğüne karar verilir.” denilmektedir. Yani; m. 6/5 bentlerinde düzenlenen hallerin bir marka tesciline uygulanabilir olması halinde, o tescilli markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilmektedir.Davacının dava dosyasına, “...”li markalarının tanınmışlığına ilişkin sadece, bu markanın yurtdışında tesciline ilişkin bir takım belgeleri sunduğu anlaşılmakla, somut olayda; “...” markasının davacı tarafından yoğun, istikrarlı ve ciddi biçimde kullanıldığına ve bu markaya ciddi yatırımlar yapıldığına, markanın uzun yıllardır ilgili sektörde tanıtıldığına ve dahi tanındığına dair dava dosyasına hiçbir delil sunulmadığından, bu markaların “tanınmış” olduğunun söylenmesinin de mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. Ayrıca da; davacı bu yöndeki “tanınmışlık” iddialarını ispat edebilse bile, somut olayda SMK m. 6/5 hükmü gereğince tanınmış marka korumasından yararlanılabilmesi için, davalının başvuruya konu markasının, davacının markalarının bu tanınmışlığından haksız yarar sağlaması, tanınmış markanın itibarına zarar vermesi ve ayırt ediciliğini zedelemesi durumlarından birinin oluşmuş/ oluşmasının muhtemel olması gerekir. Davacının SMK 6/5 maddesi hükmünde sayılan şartların gerçekleştiğine/gerçekleşme ihtimalinin mevcut olduğuna dair dava dosyasına herhangi bir delil sunmamış olduğu ve taraf markalarının benzemediği de gözetildiğinde, somut olayda, SMK m. 6/5 hükmünün uygulanması şartlarının oluşmadığı değerlendirilmiş olup, netice itibariyle de, davacının SMK m. 6/5 hükümlerine dayalı “tanınmışlık” iddiasının dava konusu edilen markaların hükmüne bir etkisinin olamayacağı kanaatine varılmıştır.DAVACININ TİCARET UNVANINA DAYALI HAK İDDİALARININ DAVALININ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME: 6769 sayılı SMK’nın 6/6 maddesine göre; “tescil için başvurusu yapılmış markanın, başkasına ait kişi ismini, ticaret unvanını, fotoğrafını, telif hakkını veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi halinde, hak sahibinin itirazı üzerine tescil başvurusu reddedilir.” Aynı kanunun yine birinci kitabının beşinci kısmında 25. Maddede; “Hükümsüzlük hâlleri ve hükümsüzlük talebi” başlığı altında, 1. Bentte; “5. veya 6. maddede sayılan hâllerden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme tarafından markanın hükümsüzlüğüne karar verilir.” denilmektedir. Yani; m. 6/6 bentlerinde düzenlenen hallerin bir marka tesciline uygulanabilir olması halinde, o tescilli markanın hükümsüzlüğüne karar verilebilmektedir. Bu hüküm kapsamına, kişilik haklarından isim hakkı ile fotoğraf üzerindeki hak, .... kapsamında telif hakları ve sınaî haklar olan marka, tasarım, patent, faydalı model, coğrafi işaret, ticaret unvanı, işletme adı girer. Yargıtay emsal kararlarında da açıkça dile getirildiği üzere KHK 8/3 (SMK 6/3) maddesinde yer alan "ticaret sırasında kullanılan işaret" ifadesinin kapsamı içerisine ticaret unvanları, işletme adları, isim, fotoğraf, telif hakkı vs. sokulabilir. Aynı maddenin 5. fıkrasına (SMK 6/6) göre de, tescil için başvurusu yapılmış markanın, başkasına ait kişi ismi, ticaret unvanı, fotoğrafı veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını kapsaması halinde, hak sahibinin itirazı üzerine tescil başvurusunun reddedileceği belirtilmiştir. SMK md. 6/6 uyarınca ticaret unvanlarına ve alan adlarına tanınan koruma da, fiilen kullanıldıkları faaliyet konularını kapsamakta olup, fiilen kullanılmayan konularda koruma sağlanırsa ticaret unvanları/alan adları markalara karşı gereğinden fazla korunmuş olur. Ayrıca da; bu işaretin ticaret unvanı/alan adı kullanımından öte ayırt edici özellik kazanacak şekilde tek başına veya baskın unsur olarak aynı tür mal ve hizmetler bakımından markasal kullanımının da ispatı gerekir. Somut olayda; davacının ticaret unvanının ayırıcı unsuru olan “....” ibaresinin dava konusu edilen markaların kapsamında yer alan emtialara ilişkin ticari faaliyetler kapsamında fiilen kullandığına dair yeterli nitelikte, nicelikte ve içerikte delil dava dosyasına sunulmamış olduğundan, davacının ticaret unvanına dayalı bir hak/koruma talep edemeyeceği kanaatine varılmıştır. DAVACININ KÖTÜ NİYETE İLİŞKİN İDDİALARININ DAVALININ MARKALARININ HÜKMÜNE ETKİSİ HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME: Hukukumuzda “kötü niyet” tanımlanmamıştır. Buna karşın kavramı izah için özellikle de subjektif olgunun tespiti için iyi niyete başvurulmaktadır. İyi niyete sadece bir hüküm olarak değil, özel hukuka yön veren bir ilke anlamında Medeni Kanun m. 3’te yer verilmiştir. Bu hüküm uyarınca, Kanunun iyi niyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz. İyi niyet ve kötü niyet bir madalyonun iki yüzü gibi olduğundan kötü niyetin tanımını yapabilmek için öncelikle iyi niyetin ortaya konması yararlı olacaktır. İyi niyet, bir hakkın geçerli surette kazanılmasını önleyen herhangi bir hususun hakkı kazanacak olan kimse tarafından bilinmemesi demektir. O halde kötü niyeti, bir bakıma “iyi niyetli olmama hali”, yani “bir hakkın geçerli surette kazanılmasını önleyen hususu bilmesine rağmen hareket etmek veya susmak suretiyle başkalarına zarar vermek” şeklinde tanımlamak mümkündür. Somut olayda, davalının "...” görselli işaretleri kendisine marka olarak seçerken spekülasyon, yedekleme, şantaj vs. gibi amaçlarla hareket ettiği hususunda dava dosyasına herhangi bir somut delil sunulamadığı anlaşılmış olup, netice itibariyle de, davacının kötü niyet iddialarının ispatlanamadığı kanaatine varılmıştır.DAVALININ.... SAYILI TESCİLLİ TASARIMININ HÜKÜMSÜZLÜĞÜNÜN GEREKİP GEREKMEDİĞİ HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME:6769 sayılı SMK’nın 56/1 maddesine göre; bir tasarım yeni ve ayırt edici niteliğe sahip olması şartıyla bu Kanunla sağlanan haklar kapsamında korunur. Aynı Kanunun 58.maddesine göre; tasarım sahibi, kendi tasarımına kıyasla ayırt edici niteliğe sahip olmayan tasarımlara karşı bu Kanundan doğan haklarını kullanabilir. Koruma kapsamının değerlendirilmesinde, tasarımcının tasarımı geliştirmede sahip olduğu seçenek özgürlüğünün derecesi dikkate alınır. Aynı Kanunun 77. maddesi ve devamında da, tasarımların hükümsüzlük halleri düzenlenmiştir; 77/1 maddesine göre; bir tasarımın m. 56/1 hükmünde belirtilen nitelikleri taşımadığı hallerde, tasarımın hükümsüz sayılmasına mahkeme tarafından karar verilir. Son olarak, aynı Kanun’un 78. maddesine göre bir tasarımın hükümsüzlüğü, menfaati olanlar tarafından istenebilir. Tasarım; “Ürünün tümü veya bir parçasının ya da üzerindeki süslemenin çizgi, şekil, biçim, renk, malzeme veya yüzey dokusu gibi özelliklerinden kaynaklanan görünümüdür” şeklinde tanımlanmaktadır. Bir tasarımın tescil edilebilmesi için gereken “yenilik” kriterleri de; “Bir tasarımın aynısı, başvuru veya rüçhan tarihinden önce dünyanın herhangi bir yerinde kamuya sunulmamış ise o tasarım yeni kabul edilir. Tasarımlar sadece küçük ayrıntılarda farklılık gösteriyorlarsa aynı kabul edilir” şeklinde tanımlanmıştır. “Ayırt edicilik kriteri” ise; “Bir tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerinde bıraktığı genel izlenim; başvuru veya rüçhan tarihinden önce, kamuya sunulmuş herhangi bir tasarımın aynı kullanıcı üzerinde yarattığı genel izlenimden farklı ise bu tasarımın ayırt edici niteliğe sahip olduğu kabul edilir” şeklinde tanımlanmıştır. Ayırt ediciliğe ilişkin olarak değinilmesi gereken bir diğer husus, “bilgilenmiş kullanıcı” kavramıdır. Bilgilenmiş kullanıcı; tasarımı kullanarak bilgi sahibi olmuş, tasarımı tanıyan, deneyim sahibi kullanıcı olarak tanımlanmaktadır. Bilgilenmiş kullanıcı olarak tespit edilen kişilerin kesinlikle birer uzman olmadıkları, aksine daha önce ilgili tasarımla karşılaşmış olağan bir kullanıcı olması gerekmektedir. Gerçekten de bilgilenmiş kullanıcı, söz konusu ürünün doğası, görünümü ve teknik olarak sahip olduğu zorunlu özellikleri hakkında bilgi sahibi olan ve başka bir deyişle ürün hakkında uzman kadar olmasa da temel düzeyde bilgi sahibi olan kişidir. Bu bağlamda bilgilenmiş kullanıcının her somut olay için ayrı ayrı tespit edilmesi gerekir. Bilgilenmiş kullanıcılar birer uzman olmayacakları için tasarımın detaylarındaki küçük farklılıklara dikkat etmeyecek ancak alım tercihlerini etkileyecek hususlarda yapılan değişiklikleri fark edebilecek kişilerdir. Somut uyuşmazlığa konu tasarımların, “süt ürünleri” yani gıda maddeleri üzerinde kullanıldığı göz önüne alındığında; herhangi bir süpermarkette gıda ürünü alan, ürünleri tetkik ederken asgari düzeyde marka, ambalaj ve etiketi gözeten, ürüne ait tüm bu hususları bir bütün olarak irdeleyen, kimi zaman aşina olduğu ürüne doğrudan yönelen ortalama düzeyde dikkat seviyesine sahip herhangi bir tüketiciye hitap ettiği anlaşılmıştır.Bir tasarımın yeni kabul edilebilmesi için, onu daha önceki tasarımlara nazaran özgün kılacak bazı farklılıkları haiz olması gerekmektedir. Tasarımlardaki benzerlik veya farklılık belirlenirken, küçük ayrıntılardaki farklılıklardan daha fazla bir farklılık aranır. Türk Hukukunda “nitelikli yenilik” kriteri benimsenmiş olup, bu da, tasarımcının tasarımın esasını (temelini) kendisi oluşturmasını gerektirmekte; bu bağlamda, koruma görecek tasarımın o alanda bir zenginleşme sağlaması zorunlu bulunmaktadır. Yine; 6769 sayılı Kanunun 56/6 maddesinde; “Ayırt edici niteliğin değerlendirilmesinde, tasarımcının tasarımı geliştirmede sahip olduğu seçenek özgürlüğünün derecesi dikkate alınır.” şeklinde bir düzenleme vardır. “Seçenek özgürlüğü” ibaresiyle kastedilen, tasarımcıya tasarımına ayırt edicilik vermesi için bir serbest hareket alanının bulunmasıdır. Bunun değerlendirilmesi nesnel olup, kişiden kişiye değişmez. Bir tasarım ne kadar seçenek özgürlüğü tanıyorsa, o kadar hukuki korumayı hak eder. Bir başka ifadeyle seçenek özgürlüğü, tasarımın uygulandığı ürünün işlevini yerine getirebilmesi için zorunlu olan tasarım unsurları dışında tasarım unsurlarının bulunması demektir. Seçenek özgürlüğü yoksa tasarımın korunması zaten mümkün değildir ki bu husus 6769 sayılı Kanunun 58/4-b-c maddelerinde, teknik fonksiyonunun gerçekleştirilmesi için zorunlu unsurların koruma kapsamı dışında kalması olarak açıkça ifade edilmektedir. 6769 sayılı Kanun çerçevesinde tanımlanan ve yenilik kriterinde de bahsi geçen “kamuya sunma” da; madde 57(1)’de “Kamuya sunma, sergileme, satış gibi yollarla piyasaya sürme, kullanma, tarif, yayım, tanıtım veya benzer amaçlı faaliyetleri kapsar” şeklinde ifade edilmiş, tasarımın gizlilik şartıyla üçüncü bir kişiye açıklanması kamuya sunma sayılmayacağı açıklanmıştır. “Koruma talep edilen bir tasarım, başvuru tarihinden veya rüçhan talebi varsa rüçhan tarihinden önceki on iki ay içinde tasarımcı veya halefi ya da bu kişilerin izni ile üçüncü bir kişi tarafından veya tasarımcı ya da halefleri ile olan ilişkinin kötüye kullanımı sonucu kamuya sunulması hâlinde bu açıklama tasarımın yeniliğini ve ayırt edici niteliğini etkilemez.” kısmı 12 aylık hoşgörü süresini tanımlamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken ilgili kamuya sunmanın tasarımcı veya halefi ya da bu kişilerin izni ile üçüncü bir kişi tarafından veya tasarımcı ya da halefleri ile olan ilişkinin kötüye kullanımı sonucu gerçekleşmiş olmasıdır. Bunun haricinde 3. kişiler tarafından yapılan kamuya sunma halleri “ 12 aylık hoşgörü süresi” içerisinde kalamayacaktır.DAVACININ DAVASINA MESNET ALDIĞI TASARIMLARIN GÖRSELLERİ İLE DAVALININ TESCİLLİ TASARIMLARININ GÖRSELLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:Taraf tasarımlarına bakıldığında, gıda ürünlerinin ambalajı tasarımlarında ortak olan özelliklerin düşük seviyede kaldığı ve bu ortaklıkların davalının tasarımlarını “ayırt edicilik vasfından yoksun” kılmaya yetecek nitelikte ortaklıklar olmadığı değerlendirilmiştir. Değerlendirilen taraf tasarımlardaki farklılıkların “küçük birer ayrıntı” olarak nitelendirilmeyeceği ve genel görünüm itibariyle ambalajların/etiketlerin birbirlerinden farklı olduğu, ayırt edilemeyecek kadar benzer olmadığı değerlendirilmiştir. Neticede; somut uyuşmazlıkta değerlendirilen taraf tasarımlarının, ana formları ve temel tasarım yaklaşımları, tasarımcının hususiyetini taşıyan/taşıyabilecek öğelerin yerleşim ve kullanım biçimleri ile birbirlerinden farklılaşmış olduğu, bilgilenmiş kullanıcılar nezdinde bu farklı unsurların anlaşılabileceği ve görülebileceği, dolayısıyla; dava konusu edilen tasarımın hükümsüzlük şartlarının gerçekleşmemiş olduğu kanaatine varılmıştır. DAVACININ TESCİLLİ MARKALARINDAN DOĞAN HAKLARININ DAVALI TARAFINDAN İHLAL EDİLİP EDİLMEDİĞİ HUSUSUNDA DEĞERLENDİRME: 6769 sayılı SMK’nın 29. maddesi, marka hakkına tecavüz sayılan fiilleri düzenlemiştir. 29. maddesinin (a) bendine göre, 7. maddenin ihlali, marka hakkına tecavüz teşkil etmektedir. 6769 sayılı SMK’nın 7. maddesine göre de; “... (2) Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibinin, izinsiz olarak yapılması halinde, aşağıda belirtilen fiillerin önlenmesini talep etme hakkı vardır: a) Tescilli marka ile aynı olan herhangi bir işaretin, tescil kapsamına giren mal veya hizmetlerde kullanılması. b) Tescilli marka ile aynı veya benzer olan ve tescilli markanın kapsadığı mal ve/veya hizmetlerin aynı veya benzeri mal veya hizmetleri kapsayan ve bu nedenle halk tarafından, işaret ile tescilli marka arasında ilişkilendirilme ihtimali de dahil, karıştırılma ihtimali bulunan herhangi bir işaretin kullanılması. (3) Aşağıda belirtilen durumlar, işaretin ticaret alanında kullanılması halinde, ikinci fıkra hükmü uyarınca yasaklanabilir: a) İşaretin mal veya ambalajı üzerine konulması. b) İşareti taşıyan malın piyasaya sürülmesi, teslim edilebileceğinin teklif edilmesi, bu amaçlarla stoklanması veya o işaret altında hizmetlerin sunulması ya da sunulabileceğinin teklif edilmesi. c) İşareti taşıyan malın ithal ya da ihraç edilmesi. ç) İşaretin, teşebbüsün iş evrakı ve reklamlarında kullanılması. d) İşareti kullanan kişinin, işaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantısı olmaması koşuluyla, işaretin aynı veya benzerinin internet ortamında ticari etki yaratacak biçimde, alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması. e) İşaretin ticaret unvanı ya da işletme adı olarak kullanılması. f) İşaretin hukuka uygun olmayan şekilde karşılaştırmalı reklamlarda kullanılması”. SMK’nın 29. maddesinin devamına göre de; aşağıda sayılan fiiller marka hakkına tecavüz sayılır: “(1) a) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 7. maddede belirtilen biçimlerde kullanmak. b) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek. c) Markayı veya ayırt edilmeyecek derecede benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği halde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak, ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek, ticari amaçla elde bulundurmak veya bu ürüne dair sözleşme yapmak için öneride bulunmak. ç) Marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek.”. Bütün bunlara göre; somut olayda davalının dava konusu edilen markasal kullanımlarının davacının tescilli markalarından doğan haklarına tecavüz edip etmediğinin tespiti için; Bu kullanımların aynı veya benzer olup olmadığı, Mütecaviz olduğu iddia edilen kullanımların, tescilli markaların kapsadığı mal ve/veya hizmetlerin aynı veya benzeri mal veya hizmetlerde kullanılıp kullanılmadığı, Bu kullanımın halk nezdinde, ilişkilendirme ihtimali dahil, karıştırılma ihtimali doğurup doğurmadığı, değerlendirilmelidir. Davacının davasına mesnet aldığı markaları ile davalının huzurda dava konusu edilen markasal kullanımlarının değerlendirilmesi;Dava konusu edilen markasal kullanımlarda, bütünleşik hali ile ön planda olan "....” kelime öbeklerinin, davacının markaları ile görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer olmadığı, yukarıda değerlendirilmiş olduğundan, somut olayda markaların/markasal kullanımların karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı ve bu nedenle de dava konusu edilen markasal kullanımların, davacının tescilli markalarından doğan haklarının ihlali fiili ile örtüşmediği kanaatine varılmıştır. Neticede, 30/10/2025 tarihli bilirkişi raporu, toplanan delillerden ve tüm dosya kapsamından; Değerlendirilen taraf markaların görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer olmadığı, dolayısıyla, taraf markaları arasında karıştırılma ihtimalinin/iltibas tehlikesinin ve bu nedenden doğan bir hükümsüzlük sebebinin bulunmadığı, davacının “gerçek hak sahipliği”, “tanınmışlık”, “ticaret unvanına dayalı hak” iddialarının, davalının markalarının hükmüne bir etkisinin olamayacağı, davacının “kötü niyet” iddialarının ispatlanamadığı, Davacının dava dilekçesinde yer verdiği tasarımları ile davalının tasarımının genel izlenim itibariyle bilgilenmiş kullanıcılar nezdinde ayırt edilebilecek ölçüde farklı olduğu, dolayısıyla, davalının tasarımının hükümsüzlük şartlarının oluşmadığı, Davalının dava konusu edilen markasal kullanımlarının, davacının tescilli markalarından kaynaklanan haklarının ihlali niteliğini haiz olmadığı değerlendirildiğinden, bilirkişi raporu doğrultusunda davanın reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. H Ü K Ü M :1-Hükümsüzlük yönünden açılan davanın reddine,Hükümsüzlük davası yönünden, davalı şirket kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesap olunan takdiren 55.000,00.-TL maktu ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,2-Tecavüz yönünden açılan davanın reddine, Tecavüz davası yönünden, davalı şirket kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesap olunan takdiren 55.000,00.-TL maktu ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,Alınması gereken 615,40.-TL harçtan, peşin alınan 427,60.-TL harcın mahsubuyla, eksik kalan 187,80.-TL harcın davacıdan alınarak hazineye irad kaydına,Davacının yapmış olduğu yargılama giderlerinin kendisi üzerinde bırakılmasına,Davalının yapmış olduğu bir gider olmadığından bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına,Yatırılan ve kullanılmayan gider avansının, hükmün kesinleşmesini müteakip re'sen yatıran tarafa iadesine, Dair, taraf vekillerinin yüzlerine karşı, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde ...yolu açık olmak üzere verilen karar, açıkça okunup usulen anlatıldı.24/12/2025 Kâtip Hâkim .... ✍e-imzalıdır ✍e-imzalıdır