Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde, davacının tanınmış markalarıyla karıştırılma ihtimali iddiasıyla açılan YİDK kararının iptali, marka hükümsüzlüğü ve sicilden terkin davası.
Özet: Davacı, uzun yıllardır ticari faaliyetlerinde kullandığı seri ve tanınmış markalarına görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer nitelikteki davalı markasının tesciline karşı yaptığı itirazın Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu tarafından haksız yere reddedilmesi üzerine, tarafların markaları arasında karıştırılma ihtimali bulunduğunu, tanınmış markalarına sızma ve kötü niyetli haksız rekabet saikiyle hareket edildiğini ileri sürerek davalı markasının hükümsüzlüğünü ve sicilden terkinini talep ederken, davalılar ise markaların benzemediğini, karıştırılma ihtimalinin olmadığını ve farklı faaliyet alanlarında bulunduklarını savunmaktadır.

T.C. ANKARA 2. FİKRİ VE SINAİ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ Esas-Karar No: 2025/119 Esas - 2025/414

T.C.
ANKARA
2. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ
KARAR TÜRK MİLLETİ ADINA
Esas No : 2025/119
Karar No : 2025/414
....
Dava : Marka İle İlgili YİDK Kararının İptali, Marka Hükümsüzlüğü İle Sicilden Terkin
Dava Tarihi : 20/03/2025
Karar Tarihi : 09/10/2025
Gerekçeli Kararın
Yazıldığı Tarih : 09/10/2025
Davacı vekili tarafından davalılar aleyhine açılan Marka İle İlgili YİDK Kararının İptali, Marka Hükümsüzlüğü İle Sicilden Terkin istemli davanın mahkememizde yapılan açık yargılaması sonunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :
DAVA :
Davacı vekili dilekçelerinde özetle; davacının uzun yıllardır “....”li markalarını ticari faaliyetlerinde kullandığını ve tanıttığını, bu markaların davacı adına davalı .....” markasının tesciline karşı dosyaladığı itirazların davalı.... tarafından nihai olarak reddedilmiş olmasının haksız ve hukuka aykırı bir işlem olduğunu, zira taraf markalarının görsel, işitsel ve kavramsal açılardan yakın, benzer olduğunu, ayrıca aynı/benzer/türdeş emtialarda kullanılacaklarını, dolayısıyla aralarında karıştırılma ihtimali olduğunun kabulünün gerektiğini, davacının “....”li markalarının seri ve tanınmış markalar olduğunu, dava konusu edilen markanın tescili halinde bu markanın davacının seri markalarına sızma ihtimalinin yüksek olduğunu, tüketiciler nezdinde taraflar arasında bir bağlantı bulunduğu veya davacının “....”li markalarının devamı niteliğinde yeni bir marka olduğunu düşünerek seri marka izlenimine kapılmalarına neden olacağını, davalı firmanın kendisine marka olarak davacının tanınmış markası ile bu derecede benzer bir işareti seçmiş olmasının davalının kötü niyetinin ve davacı ile haksız rekabet yapma saikinin açık bir tezahürü olduğunu ifade ederek, .... ibareli marka başvurusu tescil edilmişse hükümsüzlüğü ile sicilden terkinine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
CEVAP :
Davalı ..... vekili cevaplarında özetle; taraf markalarının görsel, işitsel ve kavramsal açılardan birbirlerine benzemediğini, dolayısıyla somut uyuşmazlıkta karşılaştırılan markalar arasında karıştırılma ihtimali olduğundan söz edilemeyeceğini, davacının SMK m. 6/5 ve m. 6/9 hükümlerinde bahsi geçen şartların somut uyuşmazlıkta gerçekleştiği iddialarını da somut delillerle ispat edemediğini ifade ederek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı şirket vekili cevaplarında özetle; davalının takviye edici gıda ve kozmetik alanında faaliyet gösterdiğini, davalının faaliyet alanının ise denizcilik olduğunu, dolayısıyla hitap ettikleri tüketici kesiminin çok farklı olduğunu ve markalarının karıştırılmayacağını, zaten de taraf markalarının görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer olmadığını, davalının markasının “.... başlangıç kısımlarından esinlenerek oluşturulduğunu, ....” hecesinin birçok sektörde farklı kişi ve kuruluşlar tarafından markasal hüviyette kullanıldığını, bu hecenin markasal kullanımının davacının tekeline verilmesinin hukuken mümkün olmadığını ifade ederek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Davanın açılmasını müteakip yargılamaya katılımı olan tarafların dava, cevap, cevaba cevap, ikinci cevap dilekçeleri karşılıklı tebliğ olunmuş, sundukları deliller alınmış, marka tescil ve başvuru dosyaları ile alâkalı kayıtları getirtilmiş, dava şartları incelenmiş, ön inceleme duruşması yapılmış, taraflar sulhe teşvik olunmuş, arabulucuya gitme hakları hatırlatılmış, sonuç alınamaması üzerine uyuşmazlık konuları tespit edilmiş, tahkikat icra olunmasını müteakip, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yazı İşleri Yönetmeliği'nin 41/2. maddesi hükmü de gözetilerek taraf vekillerine tahkikat ve yargılamanın geneliyle ilgili son sözleri de sorulmuş; sözlü iddia ve savunmada bulunma olanağı tanınmıştır.
GEREKÇE :
Dosya uyuşmazlık konuları hakkında rapor tanzimi için bilirkişi heyetine tevdi edilmiş ve rapor tanzim ettirilmiştir.
Davacı ve davalılar arasındaki uyuşmazlık, başvuru markası ve mal/hizmetler ile itiraza mesnet markalar ve mal/hizmetler arasında benzerlik olup olmadığı, karıştırılma ihtimalinin olup olmadığı,.... kararının yerinde olup olmadığı, hükümsüzlük ile terkin şartlarının oluşup oluşmadığı, davacının 6769 sayılı kanunun 6/3 kapsamındaki itirazları ile tanınmışlık itirazlarının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Celp olunan tescil dosyaları kapsamından davalının....." ibareli marka başvuru sahibi olduğu beyan, tevsik ve müşahede olunmaktadır.
Davaya konu ....sayılı markalarına dayalı olarak itirazda bulunduğu, davacının itirazını inceleyen ..... Dairesi Başkanlığı’nın 07.02.2024 tarihli ve ..... sayılı kararı ile davacının itirazını mesnet alınan tüm markalar ve gerekçeler yönünden reddettiği, bu esnada taraf markaları benzer görülmediğinden davacının sunmuş olduğu kullanıma ilişkin delillerin incelemeye tabi tutulmadığının belirtildiği, bunun üzerine davacının itirazını aynı markalara ve aynı madde hükümlerine dayalı olarak yinelediği, bu itirazın da .... kararı iptali talepli davasında kullanmama def’inin dinlenebilmesi için, SMK m. 19/2 hükmüne göre, davacının davalının kullanmama def’ine muhatap bu markaların davalının dava konusu edilen markasının başvuru tarihinden en az 5 yıl süreyle tescilli olmaları gerekir. Davacının bu markalarının tescil tarihlerine bakıldığında, davacının kullanmama def’ine muhatap markalarının tescil tarihlerinin, dava konusu edilen markanın başvuru tarihi olan 19.09.2022 tarihinden geriye dönük beş yıl hesaplandığında ulaşılan 19.09.2017 tarihinden önce olduğu anlaşıldığından, davalının kullanım ispatı talebinin, bu talebe muhatap davacı markaları yönünden süre açısından dinlenebilir olduğu değerlendirilmiştir. Bütün bunlara göre;
Somut olayda, bakılması gereken hususlar, davacının..... sayılı markalarının; Davacı tarafından, Tescilli oldukları emtialarda, Türkiye sınırları içerisinde, Ciddi bir şekilde, Markasal hüviyette, 19.09.2017-19.09.2022 tarihleri aralığında ve Tescillerine uygun olarak kullandığının ispat edilip edilemediği, noktalarında toplanmaktadır. Davacının marka işlem dosyasına sunmuş olduğu, gerekli tarih aralığına ait olduğu da görülen fatura örneklerinden ve haber, broşür/katalog görsellerinden, davacının "....sayılı markalarının, tescilleri kapsamına giren, denizcilik ile ilgili hizmetler yönünden SMK m. 6/1 hükmü kapsamındaki korumadan yararlanabileceği kanaatine varılmıştır.
Davacının bazı markaları, renk, şekil ve kelime unsurlarının bir arada kullanıldığı karma markalardır; işaretlerde “M..... hecesi, anlamlı kelimelerle birlikte, aynı yazım karakterinde yazılmış halde kullanılmıştır ve davacının çatı markası olduğu anlaşılmıştır. Halk tarafından bilinen ve belirli bir firmanın mal ve/veya hizmetlerinin çoğunluğunda yer alan bir çatı markası veya bir firmanın ticaret unvanının ayırıcı unsuruyla birlikte kullanılan ikincil kelime unsurlarından oluşan markalara uygulamada sıklıkla rastlanmaktadır. Bu tip markalarda yer alan ikincil kelime unsurlarının aynısının veya benzerlerinin başka bir markada yer alması halinde, markaların benzerliği değerlendirmesinde çatı markası (veya ticaret unvanının ayırıcı unsuru) arka planda bırakılarak değerlendirme yapılması gerekir. Dolayısıyla somut uyuşmazlıkta, davacının “....” hecesini markasal hüviyette ayırt ediciliği haiz tek unsur olarak ihtiva eden markaları haricindeki markalarda yer alan diğer unsurların, işaretlerde markasal hüviyette esas korunma altına alınması istenilen unsurlar olduğu değerlendirilmiştir.
Dava konusu edilen marka ise; renk ve şekil unsurlarından yoksun bir kelime markasıdır; işarette, düz yazım karakterindeki siyah renkli küçük harflerle birleşik olarak yazılmış “.... ibaresi, tek unsur olarak kullanılmıştır ve bütünleşik hali ile, markanın esas/tek unsuru olduğu hususunda herhangi bir tereddüt yoktur.
Davalının markasında tek başına esas unsur olmasa da, taraf markalarında kullanılmış olan kelimelerin başlangıç kısımlarında ortak olarak “...” hecesinin geçiyor olmasının, taraf markaları birbirlerine benzer kılıp kılmadığı ve bu ibarenin ayırt edici niteliğinin olup olmadığı, huzurdaki uyuşmazlığın özünü teşkil etmektedir. Zira; “...” hecesi, tarafların faaliyet gösterdiği sağlık ve denizcilik sektörleri de dahil olmak üzere, bir çok sektörde, muhtelif kavramları işaret eden bir kısaltma hüviyetinde kullanılmaktadır. Keza; sağlık sektöründe “tıpla/sağlıkla ilgili” anlamına gelen “medical” ibaresinin, denizcilik sektöründe de “denizcilik ekipmanları direktifi” anlamına gelen “marine equipment directive” kelime öbeğinin kısaltılması olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Böyle, herkes tarafında kullanılan ve ayırt edici niteliği zayıf olan ibareleri/kısaltmaları kendilerine marka olarak seçen kişilerin bunun sonuçlarına katlanmak yani o tanıtma işaretinin bazı tedbirler alınmak ve ilaveler yapılmak suretiyle hafifçe değiştirilmiş şeklinin başkaları tarafından kullanılmasına tahammül etmek zorunda olduğu, böyle ibareleri içeren markalarda ayırt ediciliği düşük olan örtüşen bileşenlerden ziyade diğer unsurlara yönelmek gerektiği yönünde doktrinde ve Yargıtay Kararları’nda yerleşmiş bir görüş bulunmaktadır. Bununla birlikte; zayıf markaların da, zamanla reklam ve yaygın kullanım yoluyla daha yüksek bir ayırt ediciliğe ulaşabileceği, hem öğreti hem Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. Zira; tanımlayıcılığı veya bilgilendirme işlevi güçlü olan ibarelerin marka olarak kullanımla ayırt edicilik kazanmaları mümkündür. Öte yandan, herkesin çok sık kullanımına açık, olumlu bir anlamı haiz ibarelerde bu dönüşüme izin verilmemiştir. Farklı sektörlerde farklı kavramlara işaret eden “...” kışlatmasının/hecesinin, böyle dönüşümü hak ettiğinin kabul edilebilmesi için, ülkedeki alıcı/tüketici çevresinin çok büyük bir kısmının bu işareti, davacının işletmesi ile bağlantı içinde algılaması gerekir. Bunun için aranacak ölçünün, hiçbir şekilde bir markanın tanınmış olup olmadığını tespit ederken belirlenen ölçüden daha hafif olmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü; herkesin kullanımına açık ve bu yönüyle markasal hüviyette herkes tarafından tercih edilebilecek bir hecenin/kısaltmanın bir kişinin tekeline bırakılması, bir markanın tanınmış sayılmasının sonuçlarından daha önemlidir. Dosya kapsamına göre; “...” hecesi/kısaltması itibariyle bu tür bir bağımsızlaşmanın sağlandığından bahsedilmesi olanaksızdır.
Ayrıca; davalının markasında “...” hecesinin/kısaltmasının, “..... birleşik kelimesi içerisinde kullanılmış olması ve bütünleşik bir halde markasal hüviyette koruma altına alınmasının istenmesinin, işaretleri farklı kıldığı değerlendirilmiştir. Dava konusu edilen markayı gören tüketicilerin görsel algısında, “...” hecesinin tek başına ön plana çıkması ve işareti davacının markalarıyla ilişkilendirmeye vesile olması ihtimalinin bulunmadığı değerlendirilmiştir.
Görsel açıdan ortaya çıkan bu farklılıklar, duyusal/işitsel/fonetik açıdan bakıldığında da aynı sonucu vermektedir. Davacının markasında geçen kelimelerde “...” hecesinin bütünleşik olarak okunduğu, davalının markasındaki kelimede ise “....” şeklinde ayrıştığı değerlendirilmiştir; dolayısıyla kelimelerde “...” hecesinin geçiyor olması, markaların okunuşlarını, kulakta bıraktıkları “tını”ları fonetik açıdan benzer hale getirmeye yeterli değildir.
Kavramsal açıdan bakıldığında da; dava konusu edilen markada esas/tek unsur hüviyetinde kullanılmış olan “MEDİBENT” ibaresinin, tüketicinin zihninde bütünleşik bir algı yarattığı ve bu algının davacının “...”li çatı markasından farklı olduğu ve taraf markalarının bu yönüyle de yeterli derecede farklılaşmış olduğu değerlendirilmiş olup, netice itibariyle de, taraf markalarında “...”li ibaresinin ortak olarak geçiyor olmasının, değerlendirilen taraf markaları görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer kılmaya yetmediği kanaatine varılmıştır.
Davacının ..... sayılı markaları, davalının markasının kapsamına giren 05. Sınıfa giren emtiaların tamamı ve 35. Sınıf altında 05, 29, 30, 31, 32 ve 33. Sınıflara giren emtiaların satışı hizmetleri yönünden tescillidir. Davacının bu markaları, davalının marka işlem dosyasına sunmuş olduğu kullanım ispatı talebine de muhatap olmadıklarından, gerek .... kararının iptali, gerekse hükümsüzlük talepli davalar yönünden, davacının bu markaları özelinde, somut uyuşmazlıkta, davalının markasının kapsamına giren tüm emtialar yönünden emtia ayniyeti şartının gerçekleşmiş olduğu anlaşılmıştır.
Bununla birlikte hükümsüzlük talepli dava özelinde; davacının.... sayılı markalarında, 35. Sınıf 05 alt grubunda genel olarak ifade edilmiş mağazacılık hizmetleri ile dava konusu marka kapsamında spesifik olarak sınırlandırılmış malların satışına yönelik hizmetler ise doğrudan benzer olarak nitelendirilebilir değildir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen pek çok kararda tescil edilmiş bir marka kapsamında 35. Sınıf 06. Alt grubunda genel ifadeyle "çeşitli malların" bir araya getirilmesi şeklinde tanımlanmış mağazacılık hizmetlerinin, spesifik bir şekilde belirlenmiş ve böylece sınırlı mal ya da sektöre özgülenmiş mağazacılık hizmetleri ile doğrudan benzer olarak nitelendirilemeyeceğini kabul edilmiştir. Örneğin..... sayılı içtihadında yerel mahkemece verilen kararı; “…. davacı tarafça marka başvurusunda 35. sınıf “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” kapsamında hangi ürünlerin iş yerinde satış hizmetine sunulacağı belirtilmiş bulunmaktadır. Oysa, davacı marka başvurusuna itiraz eden davalı şirkete ait “...” ibareli marka genel olarak “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için tescillidir….. Esasen genel olarak perakendecilik hizmetleri niteliğindeki bu tür hizmetler bakımından marka sahibinin hizmetin hangi tür ticaret alanında mal ve/veya mallar için kullanılacağını belirtmesi gerekmektedir. Davalı şirkete ait marka ise, genel olarak perakendecilik hizmetlerini içermekte olup, belirli sektör ya da gruplardaki ürünler sınırlandırılmamıştır. Bu itibarla, uyuşmazlık konusu işaretlerin benzerliğine karşın davacı başvurusunda 35. sınıf hizmetlerin kapsamında ticarete konu edilecek malların teker teker sayılması nedeniyle, başvuruya itiraz eden davalı şirketten söz konusu 35. Sınıf hizmetler kapsamında başvuruda sayılan malların satış hizmetlerinin de verildiği hususunda varsa delillerinin ibrazı istenmek ve buna göre şayet davalının “...” markası ile 35. sınıf mağazacılık hizmetleri altında davacı marka başvurusunda yer alan ürünleri kapsayan ticareti bulunduğu takdirde bu ürünler yönünden ... kararının iptaline karar vermek gerekirken, anılan husus nazara alınmaksızın, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirmeye dayalı, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir….” şeklindeki gerekçeler ile yerel mahkeme kararı bozduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla; Yüksek Mahkemenin de benimsediği üzere 35. sınıf mağazacılık hizmetlerinde önceki tebliğlere göre "genel olarak" tescilli önceki markalar ile aynı sınıfta spesifik olarak bazı mallara özgülenerek sınırlandırılmış sonraki tarihli markaların kapsamındaki emtiaların doğrudan benzer olarak kabul edilmemesi gerektiği ve önceki marka sahibinin, fiilen gerçekleştirdiği mağazacılık hizmetlerinin hangi emtia ve sektöre ilişkin olduğunu ispatlaması gerektiği görüşü benimsenmiştir.
Bu bağlamda davacı yanın hükümsüzlük talepli dava özelinde; davacını.... sayılı markalarında genel olarak ifade edilmiş satış hizmetleri ile dava konusu marka kapsamında spesifik olarak sayılmış mallara özgülenen satış hizmetlerinin benzer olarak kabul edilemeyeceği değerlendirilmiştir.
Taraf markalarının kapsamına giren emtiaların hitap ettiği ortalama tüketicinin seviyesi de, markaların karıştırılması ihtimalinin değerlendirilmesinde önem arz etmektedir. Ortalama tüketicinin dikkat düzeyi, mal ve/veya hizmetlerin türüne göre değişebilmektedir. Eğer söz konusu olan mal ve/veya hizmet, kitlesel tüketim mal veya hizmetleri ise, ortalama tüketici makul derecede iyi bilgilendirilmiş ve bu derecede tedbirli, dikkatli kimsedir. Söz gelimi çiklet, çikolata, bisküvi gibi fiyat bakımından ucuz ürünlerin satın alınmasında tüketiciden beklenen dikkat düzeyi düşük olacaktır. Aynı şekilde, nispeten uygun fiyatla satılan, satın almadan önce uzun bir araştırma ve inceleme aşamasından geçmeyen, yani ucuz ve risk faktörü düşük ürünlerin alınması sırasında gösterilen özenin düşüklüğü, markalar arasında daha açık farklılıklar bulunmasını gerektirir. Yani, “ortalama tüketici”nin seviyesi, ilgili mal ve/veya hizmetlerin hangi tüketici kitlesine hitap ettiğinin tespit edilmesiyle bulunur. Mal/hizmetlerin günlük tüketim niteliği, hızlı alım satıma konu olması, ucuz olması ve önceki markanın hafızada bıraktığı izin tüketicinin tercihinde önemli etken olması gibi faktörler, ilgili “ortalama tüketici”nin seviyesinin belirlenmesinde önem arz eder. Örneğin, söz konusu mal/hizmet, toplumun sadece bir kesimini ilgilendiren, teknik veya özel bir mal/hizmet ise, bu kesimin eğitim ve bilgi düzeyi dikkate alınacaktır. Ya da örneğin, sadece eczanelerde ve reçeteli olarak satılan ilaçlar, doğrudan insan sağlığını ilgilendirdiğinden, hayati öneme sahip oldukları için bu gibi ürünleri satın alacak olan kimseler daha dikkatli olacaklardır. Ayrıca bu tür ürünler genellikle tıp doktorları ve eczacılar tarafından önerilip kullanıldığından, ve dahi bir kısmının da reçete ile satışları zorunlu olduğundan, gösterilen dikkat ve kullanılan mesleki bilgi seçici olacaktır. Ancak; doktorların ve eczacıların bilinç/dikkat/özen derecesinin yüksek olması, birbirlerine son derece benzer iki ibarenin ilaçlar üzerinde marka olarak kullanılması durumunda karıştırılma ihtimalinin olmayacağı sonucunu vermemektedir. Zira; davaya konu markaların üzerinde kullanıldığı/ kullanılacağı tüm emtialar, her hal ve şartta reçeteli ürünler olmayıp süpermarket ve internet dahil pek çok mecradan satışı gerçekleştirilen gıda takviyesi mahiyetinde ürün grubunu da içermektedir.
Karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkışında mal ve hizmetler arasındaki daha az bir benzerliğin markalar arasındaki daha yüksek bir benzerlik düzeyi ile dengelenebileceği kabul edilmektedir. Somut olayda; davalının markasında “...” hecesinin, birleşik bir kelime içerisinde kullanılmış olması ve bu şekilde, yani ticari dürüstlük kurallarına uygun olarak, markasal hüviyette koruma altına alınmasının istenmesinin, işaretleri görsel, işitsel ve kavramsal açılardan farklı kıldığı değerlendirilmiştir. Dava konusu edilen markayı gören tüketicilerin algısında, “...” hecesinin tek başına ön plana çıkması ve işareti davacının markalarıyla ilişkilendirmeye vesile olması ihtimalinin bulunmadığı değerlendirilmiştir. Her ne kadar, dava konusu edilen markanın kapsamına giren emtiaların tamamı ile davacının muhtelif markalarının tescili kapsamına giren emtialar aynı/benzer/türdeş ise de, taraf markaları arasındaki farklılıklar göz önüne alındığında, ilgili tüketicilerin bu markalar altında sunulan emtiaların aynı şirketten veya ekonomik olarak bağlantılı şirketlerden geldiği düşüncesine kapılma tehlikesini ve karıştırma/yanılma ihtimalinin bulunmadığı, tüketicilerin iki farklı marka ile karşı karşıya olduklarını anlayacakları, her iki markanın sahibi arasında idari/işletmesel bir bağlantı bulunduğunu düşünmeyecekleri değerlendirilmiş olup, netice itibariyle de, taraf markaları benzer olmadığından, somut olayda markaların karıştırılma ihtimalinin mevcut olmadığı kanaatine varılmıştır.
DAVACININ GERÇEK HAK SAHİPLİĞİ İDDİASI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME:
6769 sayılı SMK’nın “marka tescilinde nispi ret nedenleri”nin düzenlendiği 6. maddesinin 3. fıkrasında; “Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine, marka başvurusu reddedilir.” denilmektedir.
Bu hüküm markanın gerçek sahibinin eskiye dayalı kullanımını tescilden üstün tutarak gerçek hak sahibinin korunmasını sağlamaktadır. Bu madde hükmünde yer alan itirazın kabul edilebilmesi için itiraz sahibinin o işaret üzerinde başvuru tarihinden önce hak sahibi olması veya rüçhan hakkını elde etmesi ve bunları ispat etmesi gerekmektedir.
Tescil, bir markanın daha özel hükümlerle korunmasını sağlar. SMK, istisnai olarak, marka hakkının tescile dayanmadan ilk kullanım yoluyla da elde edilebileceğini ve korunabileceğini de kabul etmiştir. Ancak, bu hakkın ne zaman ve nasıl oluşabileceğinin kriterlerini düzenlememiştir. 6769 sayılı SMK’nın “Marka Tescilinde Nispi Ret Nedenleri” başlıklı 6. maddesinde, marka olarak tescil ettirilmek istenen işaret üzerinde tescil başvurusundan önce hak kazanmış kişilerin hukukunu korumaya yönelik hükümler bulunmaktadır. Söz konusu maddenin 3. fıkrasına göre bir işaret üzerinde, bu işaretin –üçüncü bir kişi tarafından-marka olarak tescili amacıyla başvurusu yapılan tarihten veya başvuru tarihinde belirtilen rüçhan tarihinden önce, bir hak elde edilmiş ise, bu hakka sahip kişi, söz konusu işaretin tesciline itirazda bulunabilir. Bu hüküm, işaret üzerinde ilk kullanma yoluyla haksız rekabet hükümlerine göre kazanılan hakkı üstün tutmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda hak sahibinin işaretin sonradan bir başkası tarafından kullanılmasını yasaklaması TTK 57/5 ve 58/I, b’den kaynaklanmaktadır.
İtiraz hakkının varlığı tescilsiz işaretin ticaret sırasında kullanılmış olmasını (SMK 6/3) gerekli kılar. “Ticaret sırasında kullanma” ile marka hukukuna özgü kullanma kastedilmektedir. Markasal kullanım, öğretide işareti taşıyan mal ve/veya hizmetlerin köken itibariyle diğer mal ve/veya hizmetlerden ayırt edilmesini sağlamaya yönelik olduğunun alıcılar tarafından anlaşılmasını mümkün kılacak şekilde kullanılması biçiminde tanımlanmaktadır. Ancak markaların kaynak gösterme fonksiyonu dışında reklam, iletişim, kalite, yatırım ve garanti fonksiyonlarının da bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Madde metninde bahsedilen tescil edilmeden kullanılan bir marka veya ticarette kullanılan ticaret unvanı, işletme adı, alan adı gibi işaretlerdir. İtiraz veya dava hakkının varlığı tescilsiz işaretin ticaret sırasında kullanılmış olmasıdır. Ticaret sırasında kullanma ile marka hukukuna özgü kullanma kastedilmektedir. Ancak SMK’da “piyasada maruf hale getirme” şartından söz edilmese de bu şartın “zımnen” 6/3 maddesi hükmünde yer aldığını kabul etmek gerekir. Buna göre tescilsiz bir işaret üzerinde bir hakkın doğması ve korunması için, o işarete kullanım yoluyla hukuken korunması gereken bir ekonomik değer kazandırmak gerekir. Bu ise işaretin “asgari bilinirlik düzeyi”ne ulaşması ile mümkündür. Asgari bilinirlikten anlaşılması gereken, işaretin kullanım sonucunda belirli bir yer, bölge veya piyasada bilinir hale gelmesidir. Aksinin kabulü, piyasada işareti “ilk” kullanan kişiye korunma sağlanacağı anlamına gelir ki, bu “SMK hükümleri uyarınca sağlanan korunmanın tescil ile elde edileceği” ilkesini anlamsız hale getireceği gibi hakkaniyet ile de bağdaşmaz.
Davacı taraf; dava konusu edilen “.....” ibaresinin, davalının markasının tescili kapsamına giren 05. Sınıftaki emtialarda ve 05, 29, 30, 31, 32 ila 33. Sınıflara giren emtiaların satışı hizmetlerde, kendisi tarafından Türkiye genelinde kullanıldığını ve bu şekilde gerçek hak sahipliğinin doğduğunu tevsik eden herhangi bir delili, dava/marka işlem dosyasına sunmuş değildir. Ayrıca da; davacının huzurdaki davasına mesnet aldığı markaları tescillidir; halbuki, SMK m. 6/3 hükmü, tescilsiz marka kullanımlarına ilişkin bir düzenlemedir. Bu nedenle de; somut olayda, davacının önceki kullanıma dayalı gerçek hak sahipliği iddiasının, davalının markasının kapsamına giren emtialarda tesciline/hükmüne bir engelinin/etkisinin olamayacağı kanaatine varılmıştır.
DAVACININ TANINMIŞLIK İDDİALARI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME:
Somut olayda; taraf markaları benzer olmadığından, davacının markasının denizcilik sektöründe tanınmış olduğu kabul edilse dahi, tanınmış markanın bir benzerinin farklı mal ve hizmetlerde kullanılması somut olayda söz konusu olmayacağından ve davacı da dava dosyalarına aksi yönde bir delil sunmadığından, davalının markasını tescil ettirmesi ve kullanması sonucunda haksız bir yararın sağlanması, tanınmış markanın itibarına zarar verilmesi ya da tanınmış markanın ayırt edici karakterinin zedelenmesi şartlarından birinin gerçekleşme ihtimalinin olmadığı değerlendirilmiştir. Davacının “...”li markalarının denizcilik sektöründe belli bir bilinirlik düzeyine ulaşmış olması durumu dahi, SMK 6/5 maddesi hükmünde sayılan şartların “otomatikman” gerçekleştiği veya gerçekleşebileceği anlamına gelmez. Tanınmışlığın varlığı koşulu sağlanmışsa, değerlendirme, önceki/tanınmış markanın zarar görecek şekilde etkilenmesi koşulu ile devam etmelidir. Bu koşulun gerçekleşme ihtimali, haklı sebeplerle ve mantıklı argümanlarla ortaya konulmalıdır, şöyle, ki; davalının markasının tescil edilmesi halinde, hayatın olağan akışı içinde SMK 6/5 maddesinde sayılan durumların ortaya çıkmasının gerçekten olası olduğu yönünde bir kanaat hâsıl olmalıdır. Neticede, davacının SMK m. 6/5 hükümlerine dayalı “tanınmışlık” iddiasının dava konusu edilen markanın tesciline/hükmüne bir engelinin/etkisinin olamayacağı kanaatine varılmıştır.
DAVACININ KÖTÜ NİYET İDDİALARI BAKIMINDAN DEĞERLENDİRME:
Hukukumuzda “kötü niyet” tanımlanmamıştır. Buna karşın kavramı izah için özellikle de sübjektif olgunun tespiti için iyi niyete başvurulmaktadır. İyi niyete sadece bir hüküm olarak değil, özel hukuka yön veren bir ilke anlamında Medeni Kanun m. 3’te yer verilmiştir. Bu hüküm uyarınca, Kanunun iyi niyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz. İyi niyet ve kötü niyet bir madalyonun iki yüzü gibi olduğundan kötü niyetin tanımını yapabilmek için öncelikle iyi niyetin ortaya konması yararlı olacaktır. İyi niyet, bir hakkın geçerli surette kazanılmasını önleyen herhangi bir hususun hakkı kazanacak olan kimse tarafından bilinmemesi demektir. O halde kötü niyeti, bir bakıma “iyi niyetli olmama hali”, yani “bir hakkın geçerli surette kazanılmasını önleyen hususu bilmesine rağmen hareket etmek veya susmak suretiyle başkalarına zarar vermek” şeklinde tanımlamak mümkündür.
Somut olayda; davalı firmanın “medibent” işaretini kendisine marka olarak seçerken spekülasyon, yedekleme, şantaj vs. gibi amaçlarla veya davacının markaları ve faaliyetleriyle haksız rekabet doğuracak eylemlere giriştiği hususlarında dava dosyasına herhangi bir delil sunulmamış olduğundan, dava konusu edilen marka başvurusunun kötü niyetle yapıldığının ispat olunamadığı değerlendirilmiş olup, netice itibariyle de, kötü niyet iddialarının ispatlanamadığı kanaatine varılmıştır.
Neticede, bilirkişi raporu, toplanan delillerden ve tüm dosya kapsamından;
Davalının marka işlem dosyasına sunmuş olduğu kullanmama def’i de gözetildiğinde, davacının kullanmama def’ine muhatap markalarının, “denizcilik” ile ilintili muhtelif hizmetlerde ciddi biçimde kullanıldıklarının yeterli nitelikte, nicelikte ve içerikte delil ile ispat edilebilmiş olduğu, taraf markaların/işaretlerin görsel, işitsel ve kavramsal açılardan benzer olmadığı, davalının markasının kapsamına giren emtiaların, davacının muhtelif markalarının tescilli kapsamına giren emtialar ile aynı/benzer/türdeş emtialar olduğu, davalının markasının kapsamına giren emtiaların ortalama tüketici kitlesinin seçicilik/algı/dikkat/özen seviyesinin değişiklik gösterdiği, bu hususta bir genelleme yapılamayacağı, taraf markaları arasında karıştırılma ihtimalinin/iltibas tehlikesinin bulunmadığı, davacının “gerçek hak sahipliği” ve “tanınmışlık” iddialarının dava konusu edilen markanın tesciline/hükmüne bir engelinin/etkisinin olamayacağı, davacının kötü niyet iddiasının ispatlanamadığı, .... kararlarının yerinde olduğu ve iptali koşullarının oluşmadığı, hükümsüzlük ile terkin koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından, bilirkişi raporu doğrultusunda davanın reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
H Ü K Ü M :
Davanın Reddine,
Alınması gereken harç peşin alındığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığına,
Davacının yapmış olduğu yargılama giderlerinin kendisi üzerinde bırakılmasına,
Davalı kurum ve davalı şirket kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesap olunan takdiren 40.000,00.-TL maktu ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalılara verilmesine,
Davalıların yapmış olduğu bir gider olmadığından bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına,
Yatırılan ve kullanılmayan gider avansının, hükmün kesinleşmesini müteakip re'sen yatıran tarafa iadesine,
Dair, taraf vekillerinin yüzlerine karşı, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde .... Mahkemesine İstinaf yolu açık olmak üzere verilen karar, açıkça okunup usulen anlatıldı.09/10/2025
Kâtip Hâkim....
✍e-imzalıdır ✍e-imzalıdır