Ceza Genel Kurulu, "hırsız katil" sloganlarının cumhurbaşkanına hakaret suçu oluşturup oluşturmadığı ve ifade özgürlüğü sınırları konusundaki uyuşmazlığı değerlendiriyor.
Özet: Sanıkların bir protesto sırasında "hırsız katil" şeklindeki sloganlarının Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı konusunda yargı mercileri arasında bir uyuşmazlık bulunmaktadır; ilk derece ve istinaf mahkemelerinin mahkumiyet kararları Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından, sözlerin onur ve şeref rencide edici boyutta olmayıp rahatsız edici, nezaket dışı davranış niteliğinde olduğu ve ifade özgürlüğü kapsamında beraat kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuşken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, "hırsız" ve "katil" gibi ifadelerin Türk Dil Kurumu tanımları gereği doğrudan hakaret niteliği taşıdığını, kaba söz veya siyasi eleştiri olarak kabul edilemeyeceğini belirterek mahkumiyetin yerinde olduğunu savunmuştur.

KARARI VERENYARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza DairesiMAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 1532-945I. HUKUKÎ SÜREÇ Cumhurbaşkanına hakaret suçundan sanıkların, 5237 sayılı TCK’nın 299/1, 299/2, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 7.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve taksitlendirmeye ilişkin Eskişehir 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.03.2018 tarihli ve 268-297 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesince 12.11.2020 tarih ve 1532-945 sayı ile istinaf başvurularının esastan reddine, bu hükmün de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 18.02.2025 tarih ve 6594-3034 sayı ile; "...Somut olayda, sanıkların 27.11.2015 günü Eskişehir ili Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisinde bulunan Öğrenci Merkezi Salon 2009 içerisinde yapılan 'Eskişehir'de Geleceğin Sektörleri ve Türkiye Almanya İşbirliği Havacılık ve Raylı Sistemler' konulu organizasyonu protesto etmek için toplandıkları, kolluk kuvvetlerinin müdahale ettiği sırada Cumhurbaşkanına yönelik sloganlar attıkları anlaşılmış ve Cumhurbaşkanına hakaret suçundan cezalandırılmalarına karar verilmiştir.... Davaya konu kalıplaşmış slogan şeklindeki sözler; mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, nezaket dışı davranış niteliğindedir. Aksi düşünülecek olursa, suçla korunmak istenen değer ölçüsüz bir şekilde genişleyecek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanıkların beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 24.04.2025 tarih ve 113965 sayı ile; "...Somut olayda, sanıkların 27.11.2015 günü Eskişehir İlindeki Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisinde bulunan Öğrenci Merkezi Salon 2009 içerisinde 'Eskişehir' de Geleceğin Sektörleri ve Türkiye Almanya İşbirliği Havacılık ve Raylı Sistemler' konulu Bursa, Bilecik ve Eskişehir Valilerinin de katıldığı organizasyonu protesto etmek için toplandıkları, kolluk kuvvetlerinin müdahale ettiği sırada şüphelilerin 'Hırsız Katil ...' şeklinde Cumhurbaşkanı ...'a yönelik hakaret içerikli slogan attıkları eylemlerinin dosya kapsamındaki tüm delillerle sabit olduğu anlaşılmıştır. ...Türk Dil Kurumu sözlüğünde hırsız kelimesi 'Başkasının malını çalan kimse; uğru' şeklinde tanımlanmıştır. Bu kelimeden türeyen hırsızlık ise, yazılı kanunlar ya da toplumsal meşruiyet düzeyinde mülkiyeti kendine ait olmayan bir taşınır malı, izinsizce alıkoyma, kullanma, nesneden menfaat temin etme işidir. Günlük konuşmalarda halk arasında bir kişinin diğerine hırsız şeklinde bir söz sarf etmesi hiç bir duraksamaya yol açmayacak şekilde hakaret olarak kabul edilmektedir. Sanıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanına yönelik olarak başkalarının malını çalan anlamına gelen 'hırsız' ve insanların canlarına kasteden, insanları öldüren kişi anlamına gelen 'katil' sıfatlarını yakıştırması kaba söz ya da siyasi eleştiri olarak kabul edilemeyeceğinden sanıkların hakaret suçunu oluşturan eyleminden dolayı mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği," düşüncesiyle itiraz yoluna başvurmuştur.5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 16.09.2025 tarih, 3845-13626 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSUÖzel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara isnat edilen Cumhurbaşkanına hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULARİncelenen dosya kapsamından; Sanıklar tarafından Cumhurbaşkanına iddianamede belirtildiği şekilde hakaret edildiğine yer veren kolluk görevlilerince tanzim edilen 27.11.2015 tarihli olay tutanağı ile aynı tarihli görüntü izleme ve tespit tutanağı, kamera görüntülerindeki kişilerin sanıklar olup olmadığına ilişkin değerlendirmeler içeren Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından düzenlenen 07.08.2017 tarihli uzmanlık raporu, sanıkların hakaret içerikli bir slogan atmadıklarına dair savunmaları ve tüm dosya kapsamına göre; Sanıkların, 27.11.2015 tarihinde Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisindeki salonda yapılan "Eskişehir'de Geleceğin Sektörleri ve Türkiye Almanya İşbirliği Havacılık ve Raylı Sistemler" konulu organizasyonu protesto etmek için toplandıkları, kolluk kuvvetlerinin kendilerine müdahale ettikleri sırada "Hırsız, Katil ...!" şeklinde slogan attıkları anlaşılmaktadır.V. GEREKÇEA. Uyuşmazlık Konusuna İlişkin AçıklamalarCumhurbaşkanına hakaret suçu ile ilgili kanuni düzenlemeler şöyledir:(Mülga) 765 sayılı TCK’nın 158. maddesi; "Reisicumhura muvacehesinde hakaret ve sövme fiillerini işleyenler... cezalandırılır. Hakaret ve sövme Reisicumhurun gıyabında vaki olmuş ise faili, bir seneden üç seneye kadar hapis olunur. Reisicumhurun ismi sarahaten zikredilmeyerek ima veya telmih suretiyle vaki olsa bile mahiyeti itibariyle Reisicumhura matufiyetinde tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa tecavüz sarahaten vuku bulmuş addolunur" 5237 sayılı TCK’nın "Cumhurbaşkanına hakaret" başlıklı 299. maddesi ise şöyledir; "(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır."Madde gerekçesinde de; "Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden hareketle bu madde kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına karşı hakaret müstakil bir suç hâline getirilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, cumhurbaşkanına hakaretin alenen ya da basın ve yayın yoluyla işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkraya göre, bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznini gerektirmektedir. Hakaret suçlarının niteliği gereği, suçun böylece bir kovuşturma koşuluna bağlanmasının uygun olacağı düşünülmüştür." ifadelerine yer verilmiştir.Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder (T.C. Anayasası madde 104/1).Bu nedenledir ki Cumhurbaşkanına Hakaret suçu, kişilere ve şerefe karşı suçlar içerisinde değil, hem 765 sayılı mülga hem de 5237 sayılı mer'i TCK'da Devlete karşı işlenmiş suçlar bölümünde düzenlenerek Devleti temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığının korunması amaçlanmıştır. Devlete karşı işlenen suçlardan bir kısmının gerçek mağdurunun makamı temsil eden gerçek kişi olmakla birlikte, Devlete ilişkin hukuki yararın korunması, kişiye nazaran daha üstün tutulmuştur. Suç doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı olan kişiye karşı işlenmekte ise de, suçla korunan ve bu nedenle ihlal edilen hukuki değer Devletin siyasal iktidar yapısıdır. (Özek, Çetin, Siyasi İktidar Düzeni ve Fonksiyonları Aleyhine Cürümler, İstanbul 1967, s. 10). Ceza himayesinin konusu Devlet kuvvetlerinin korunmasıdır. (Faruk Erem, Türkiye Barolar Birliği Dergisi 1991/1, Manzini V trattato di diritto penale İtaliano, IV (Torino 1926, s. 198). Nitekim doktrinde savunulan bu düşünce, madde gerekçesinde de; "Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği..." ifadeleriyle benimsenmiştir. Şu hâlde norm ile korunan hukuki değerin, hem Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı hem de nezdinde temsil edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şahsı manevisinin itibarı olduğu söylenmelidir. Suçun faili herkes olabilir. Cumhurbaşkanlığı sıfatı seçimle değil ant içmekle başlar. Suçun görevin devamı sırasında işlenmesi gerekir ise de görevden kaynaklanması şart değildir (CGK 02.04.19 90... /106 sy karar).Suçun maddi unsuru, hakaret teşkil edecek herhangi bir fiildir. Söz konusu hareketler söz, yazı, resim, işaret veya benzeri vasıtalarla gerçekleştirebilir, ancak hakaret ve sövme içeren bu eylemlerin Cumhurbaşkanına matufiyeti şarttır. Maddedeki hakaret ve sövme terimleri 765 sayılı TCK’nın 4 80... ile 5237 sayılı TCK’nın 125. maddelerine göre belirlenecektir. Genel hakaret ve sövme suçlarında olduğu gibi Cumhurbaşkanına hakaret ve sövme suçunun oluşması için de; onun sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun sahip olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı fiil veya sıfatlar isnat veya izafe edilmelidir. Ne tür hareketlerin şeref ve itibarı ihlal edici olduğu, toplumda hâkim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre belirlenmelidir, bunu tayinde ölçü bireyin özel duyarlılığı değildir, bu itibarla basit bir saygısızlık hakaret ve sövme olarak nitelendirilemez (Sahir Erman, Hakaret ve Sövme Suçları, s. 80 vd.). Hakaret, bir kişiye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek şekilde bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığa saldırmasıdır. Eylemin yüze karşı ya da yoklukta işlenmesi arasında fark yoktur. Gıyapta hakarette ihtilat öğesi de aranmamaktadır.Suç, serbest hareketli suç olup, sözler, imalı şarkılar, yazı, çizim, resim, nefreti gösteren hareketler ve bunun gibi davranışlarla işlenebilir.Manevi unsur genel kasttır. Mağdurun sıfatı bilinerek hareket edilmelidir. Saikin siyasi olması şart değildir. Cumhurbaşkanlığı sıfat veya vazifesiyle alakalı saike de lüzum yoktur.Bir hukuka uygunluk sebebi varsa, tipik eylemin suç teşkil etmeyeceğinde şüphe yoktur. Hukuka uygunluk sebepleri TCK'nın 24... . maddelerinde düzenlenmiştir. Hakkın kullanılması da 26. maddede bir hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilmiş ve hakkını kullanan kimseye ceza verilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır (TCK madde 26/1).Düşünceyi açıklama özgürlüğü temel insan haklarından biri olarak; Anayasa'nın 26, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10/1. maddelerinde en üst düzeyde güvence altına alınmıştır.Hakaret suçlarının yapısı ve niteliği itibarıyla, hukuka uygunluk sebebi olarak düşünce ve düşünceyi açıklama hakkı gündeme gelecektir. Bu bağlamda fiil tipe uysa ve kasten işlense de düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında kalmakta ise hukuka uygun olması nedeniyle suç teşkil etmeyecektir.Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Doktrinde değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır.İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, T.C. Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.Anılan düzenlemeler şöyledir:İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.",İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin;10. maddesinin 1. fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir."Hükümlerine yer verilmiş,Anayasa’nın;25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.",26. maddesinde ise, İHAS’ın 10. maddesinin 1. fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.", Bu hükümlerin yanı sıra mutlak haklardan olmayan ifade hürriyetinin sınırsız bir koruma sağlamadığı görülmektedir. Uluslararası ve ulusal hukukta bu hakkın sınırlandırılabilme ilkeleri de;İHAS’ın;10. maddesinin 2. fıkrası; "Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir.", 17. maddesi; "Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz."Anayasa’nın 2. maddesi; "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.",13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.", 14. maddesi; "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir", 26. maddesinin 2. ve devamı fıkraları ise;"Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir." Şeklinde belirlenmiştir:Şu hâle göre, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, temel ve doğal insan hakları arasında yer alır. Esas itibarıyla ifade özgürlüğü, demokrasinin, çoğulculuk ve açık fikirlilik temelli demokratik toplumun mayasıdır. Bu nedenledir ki, "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." (AİHM’nin 07/12/19 76... /12 başvuru nolu Handyside-Birleşik Krallık kararı).Bununla birlikte, kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak, hakkın özüne dokunmayan, tahdidi olarak belirlenmiş anayasal ve yasal sebeplerle sınırlanabilir. Hiç şüphesiz aslolan özgürlüktür. Sınırlama ise istisna.Zikredilen bağlayıcı temel metinler ile AYM ve İHAM'ın istikrar kazanmış içtihadları ışığında konu değerlendirildiğinde mes'elenin özünün, birbiriyle çatışan iki hak arasında adil bir denge kurmaktan ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Bu cümleden olarak, Cumhurbaşkanına hakaret suçu bağlamında bu adil denge; normun koruduğu değer olan Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı yanında nezdinde temsil edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şahsı manevisinin itibarı ile kişilerin temel ve doğal haklarından olan ifade özgürlüğü arasında kurulmalıdır. Cumhurbaşkanına hakaret suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetine bir müdahale olduğunda kuşku yoktur. Bu müdahalenin kanuni temelini, TCK'nın 299. maddesi oluşturur. Normun koruduğu hukuki değer aynı zamanda müdahalenin de meşru amacını oluşturur ki; Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığı yanında Devletin itibarıdır. Kamu düzen ve barışının korunmasının da dolaylı meşru amaçlardan biri olarak kabulü mümkündür. TCK'nın 299. maddesi gereğince kurulan mahkûmiyet hükmünün, demokratik bir toplumda gerekli tedbirler niteliğinde olup olmadığına gelince;Temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbirin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için, toplumsal bir ihtiyacı karşılaması ve başvurulabilecek en son çare olması gerekir (AYM. (GK) Bekir Coşkun b.no,2014/12151, 4.6.62015, Ayhan Algül vd.16.3.2022. No: 2016/5921).Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesinin esaslı koşullardan biri demokratik toplumun inşasıdır. Demokratik toplum, çoğulculuk ve açık fikirlilik sütunları üzerine kurulur. Bu hedefe ulaşmanın en temel unsurunun da ifade özgürlüğü olduğunda şüphe yoktur. Açıklanan düşüncenin hukuk düzeninin koruduğu bir başka değere/hakka müdahale oluşturmadığı sürece bir müdahaleyle karşılaşmayacağı bellidir. Sorun, bir başka hakla çatıştığında, kişilerin huzur ve sükunu, toplum barışı ve kamu düzeni gibi himayesi gereken umdelere bir tehdit/saldırı oluşturduğunda ortaya çıkan gerilimdedir. Bu durumda korumaya değer ifadenin öncelikle, demokratik toplumdan beklenen hoşgörü ve toleransı hak eder bir amaca hizmet etmesi, aktüel bir toplumsal tartışmaya ya da kişinin kendisini gerçekleştirmesine katkı sunması beklenir. İşte hukukun himayesinde olan; "sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülenler için değil, ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin" bu nev'iden olması gerekir. Yoksa kişisel ya da sosyolojik olarak demokratik topluma hiç bir katkısı olmayan, iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet oluşturmaya yönelik özellikleriyle aslında demokratik toplum için de tehdit oluşturan ifadelerin hukuki koruma göremeyeceği söylenmelidir.Müdahalenin demokratik toplum için zorunlu bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı tartışmaları bağlamında;a. İfadeleri söyleyenin kim olduğu, b. Kime karşı söylendiği,c. Söylenen sözlerin değer yargısı mı yoksa olgu isnadı mı olduğu,d. Muhatabın etkili yolla cevap verme imkanı olup olmadığı,e. Kamuoyunu bilgilendirme değeri taşıyıp taşımadığıf. Müdahalenin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki oluşturup oluşturmadığı gibi kriterler yanında,g. İfadenin, güncel bir toplumsal tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı,h. Kişinin kendini gerçekleştirmesine faydasının bulunup bulunmadığının da olaysal bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir (AYM. Durmuş Fikri Sağlar b.GK 2017/29735 17.3.2021, Çetin Koçyiğit b.28.5. ... no.2023/64287).Yüksek Ceza Genel Kurulu, failin basın mensubu veya siyasetçi olması durumunda tolerans marjının daha geniş olduğunun (İHAM Oberschlick/Avusturya, 20834/92, 01/07/1997), siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiğinin (İHAM Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986), hükümet politikaları için yapılan eleştiriler ve yorumların daha geniş bir korumayı hakettiğinin (İHAM Castells/İspanya), romantik ve kalıplaşmış, korunan değerler bakımından ciddi tehlike/saldırı riski taşımadığı test edilmiş sloganların (İHAM.Karataş/Türkiye, no.23168/94, Sürek ve Özdemir/Türkiye no.23927/94) demokratik toplumdan beklenen hoşgörü şemsiyesi altında kalması lazım geldiğinin bilincindedir.Maamafih, bu ilkeler ışığında çatışan haklar arasında adil denge kurulurken, sosyolojik gerçekleri bağlamında olgusal temellere dayalı yeterli gerekçelerle değerlendirme yapma hususunda her ülkenin geniş bir takdir hakkı bulunduğunun, AYM ve İHAM'nin yetkisinin ikincil olduğunun da farkındadır. Hakaret ve özellikle Cumhurbaşkanına hakaret suçları bakımından İHAM; bu suçların prensip olarak hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile sonuçlanmasının, Devletin kendi başkanının itibarını koruma yönündeki menfaatinin, Devlet başkanına, kendisi hakkında bilgi verme ve görüş ifade etme hakkı karşısında bir ayrıcalık veya özel koruma verilmesini haklı gösteremeyeceği, hakaret konusunda özel bir kanunla artırılan korumanın ilke olarak sözleşmenin ruhuna uygun olmadığı (Colombani ve diğerleri/Fransa no.51279/99, Artun ve Güvener/Türkiye no.75510/01) gerekçesiyle, TCK’nın 299. maddesinin kaleme alınışı ve uygulanmasının hak ihlallerine açık olduğu (Vedat Şörli/Türkiye no.42048/19) düşüncesindedir. Buna karşın AYM, aynı fikirde değildir. Nitekim TCK’nın 299. maddesinin Anayasanın 2, 10... . maddelerine aykırı olduğu gerekçesi ile yapılan itiraz yolu başvurusu üzerine verdiği 14.12.2016 tarihli 2016/25-186 sayılı kararında Yüksek Mahkeme, normun demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken tedbirler kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve anayasaya aykırılık taşımadığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkemenin gerekçesi özü itibarıyla şöyledir: "20. İtiraz konusu kuralın, ifade özgürlüğüne yönelik bir sınırlandırma getirdiği açıktır. Söz konusu sınırlama başkasının şöhret veya haklarının korunması ile kamu düzeninin korunmasını sağlamak amacıyla getirilmiş olup demokratik toplum düzeni bakımından alınması gereken tedbirler kapsamındadır. İtiraz konusu kural, kişilerin başkalarının şöhret veya haklarına zarar vermemek suretiyle düşünce ve kanaatlerini açıklamalarına engel oluşturmamaktadır. Dolaysıyla kuralla getirilen sınırlandırmanın, Anayasanın 26. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünün amacına uygun bir şekilde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya onu kullanılmaz duruma düşüren kayıtlara bağlanmadığı ve halkın özüne dokunulmadığı açıktır." Kültürel ve geleneksel değerlerine bağlı kalmaya çalışan Türk toplumu açısından hakaret suçları, sosyolojik değerler hiyerarşisinin üstlerinde yer verdiği onur ve saygınlığına saldırı teşkil etmesi nedeniyle ciddi sorunlar oluşturabilmektedir. Hatta bu saldırı muhatabın sadece onurunu kırıp iç huzurunu bozmakla da kalmamakta ne yazık ki onu suç işlemeye de sevk edebilmektedir. Nitekim hakaret etmek, Türk ceza hukuku uygulamasında öldürme ve yaralama suçları başta olmak üzere kasten işlenen suçlar yönünden haksız tahrik oluşturduğu için TCK'nın 29.maddesi kapsamında cezada indirim sebebi kabul edilegelmiştir. Hakaret edenin öldürülme, yaralanma gibi suçlara maruz kalabilmesi sosyolojik bir olgudur. Böyle olduğu içindir ki kanun vazıı, TCK'nın 125. maddesinde hakareti bir suç olarak düzenleyip hürriyeti bağlayıcı ceza ile yaptırıma bağlarken, suçu önlemek ve toplum düzenini korumayı da amaçlamaktadır.Keza bir asırdır güvenlik ve özgürlükler sorunlarıyla baş etmeye çalışan bir coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti; insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk Devleti olma idealindedir. Bu gerilim platformunda demokrasi kültürü periyodik müdahalelere maruz kalmış bir parlamentonun, Devletin demokratik siyasal düzeni ile birlikte bu düzenin şahsı manevisinin, şahsında temsil edildiği Cumhurbaşkanının şahsi onur ve saygınlığını da özel koruma düşüncesinde olduğu vakıadır. Bununla birlikte aynı kanun vazıı, bu suçtan dolayı kovuşturma yapılmasını, suçların niteliği gereği bir kovuşturma koşulu olarak Adalet Bakanının iznine bağlamıştır. Böylece, Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturabilecek her fiilin kovuşturulması gibi bir iradenin olmadığı ortaya konmak istenmiştir. Buna rağmen, son dönemde yaşanan terör olaylarına koşut olarak organize bir hareketin, normun koruduğu değerlere karşı süreklilik de içeren saldırı halinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.Açıklanan olgusal temelli değerlendirmelerin, 299.madde yönünden "demokratik bir toplumda gerekli tedbirler niteliğinde olup olmadığı" kriteriyle ilgili takdir marjını doğrudan etkilemekte olduğu söylenmelidir.B. Hukuki DeğerlendirmeSanıkların, 27.11.2015 tarihinde Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisindeki salonda yapılan "Eskişehir'de Geleceğin Sektörleri ve Türkiye Almanya İşbirliği Havacılık ve Raylı Sistemler" konulu organizasyonu protesto etmek için toplandıkları, kolluk kuvvetlerinin müdahalesi sırasında "Hırsız Katil ..." şeklinde slogan attıkları Derece Mahkemeleri ve Özel Dairece kabul edilen dosyada; Bireyin kendini gerçekleştirmesine ya da aktüel bir tartışmayla ilgili olarak toplumun gelişmesine katkı sunması beklenen bir değer içermeyen incelemeye konu "Hırsız Katil ..." sözlerinin; kullanıldıkları zaman ve mekân itibarıyla programın konu ve gündemi bağlamından uzak, hükumetin ekonomi politikalarını eleştirmeye matuf ya da kalıplaşmış sıradan slogan olmaktan öte, özellikle Cumhurbaşkanı yönünden olgusal bir temeli de bulunmayan, belirli olaylara telmihen marjinal gruplarca oluşturulmuş mütemadi bir organizasyonun parçasını teşkil eden değer yargısı olmasına, farklı görüşte öğrenci gruplarının bulunduğu ortamda toplumsal barış ve kamu düzeni açısından da ciddi risk barındırmasına nazaran, düşünce özgürlüğü ve eleştiri sınırları kapsamında değerlendirilemeyeceği düşünülmüştür. Şu hâle göre, bir hukuka uygunluk sebebi bulunmayan olayda, ifade ettikleri açık manaları itibarıyla doğrudan Cumhurbaşkanının şeref ve saygınlığına saldırı mahiyeti taşıyan sözlerin müsnet suçu oluşturacağı, uygulanan yaptırımın orantılılık yönünden Özel Dairece denetlenmesi gerektiği kabul edilmelidir.Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerindedir.Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, sanıkların söylediği sözlerin Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı noktasındadır. Barışçıl ve özgür bir toplum hedefi ancak demokratik yönetim ilkelerinin egemen kılınması ile gerçekleşebilir. Bu kapsamda toplumların gelişmesi, insanlığın ilerlemesi ancak demokratik bir toplumda olanaklıdır. Bir toplumun demokratik olup olmadığının tespiti hiç kuşkusuz tek parametre ile ölçülemez ancak bunlardan biri var ki olmazsa olmaz ölçütü olan ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün olmadığı bir toplum demokratik toplum değildir.Anayasa’nın 'Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti' kenar başlıklı 26. maddesi 'Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.'AİHM’nin 07/12/19 76... /12 başvuru nolu Handyside-Birleşik Krallık kararında belirttiği artık klasikleşen bir retorik ile söylersek 'İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır. AİHS 10. md ile güvence altına alınan ifade özgürlüğün sınırsız olmadığı 10/2. madde de belirlenen gerekçelerle sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Sözleşmede yer alan bu düzenleme AİHS içtihatları ile açıklığa kavuşturularak Avrupa kamu düzeninin yaşam ve hukuk pratiğinin vazgeçilmezi hâline getirilmiştir.AİHM siyasetçiler bakımından ilkelerini koyduğu ve bu konuda geniş değerlendirmelerde bulunduğu ilk dava Lingens/Avusturya kararıdır. Söz konusu olayda, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, 'ahlaksızca', 'yüz kızartıcı', 'en adi türden fırsatçılık' ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir.(Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986) AİHM Lingens/Avusturya kararının ardından aynı ilkeleri Oberschlick/Avusturya kararında da tekrar etmiştir. Bu kararda da; bir siyasi parti liderinin İkinci Dünya Savaşına katılan askerler ile ilgili olarak yapmış olduğu açıklamalar sonrasında gazeteci olan başvuran tarafından 'ahmak/aptal' şeklinde ifadeler kullanması nedeniyle, başvuran hakkında başlatılan ceza davası sonucunda mahkûmiyetine karar verilmiştir. AİHM, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesini yineleyerek mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğunu bu sebeple de başvuran hakkında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir (Oberschlick/Avusturya, 20834/92, 01/07/1997).Siyasetçiler/politikacılar için ortaya koyduğu ilkelerin aynısını AİHM, hükümet politikaları için yapılan eleştiriler ve yorumlar için de kabul etmiştir. Bu kapsamda Castells/İspanya kararında AİHM hükümet politikalarına karşı yapılan eleştiri ve yorumların siyasetçilerden bile daha geniş olduğuna vurgu yapmıştır. AİHM kararında hükümetin eylem ve işlemlerinin sadece yasama ve yargı organları tarafından değil aynı zamanda gazeteciler ve kamuoyu tarafından da takip edilmekte ve eleştirilmekte olduğunu belirtmiştir. Bu itibarla, hükümetlerin söz konusu eleştirilere yönelik başka yollardan cevap verme hakkının bulunduğuna dikkat çeken AİHM, ceza yaptırımlarına yönelik makul ve aşırıya kaçmayan tedbirleri alabileceğine hükmetmiştir. (Castells/İspanya, 11798/85, 23/04/1992)Doğal haklardan kabul edilmiş ifade hürriyeti çoğulcu demokrasilerde vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Düşünce hürriyeti insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikirleri ve kanaatlerinden dolayı kınamaya tabi tutulmama ve düşüncelerini meşru yöntemlerle dışarı vurabilme özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından olan ifade hürriyeti bir çok hak ve özgürlüğün temelidir. Bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti bir çok uluslararası belgeye konu olmuş ve Anayasa'da da ayrıntılı düzenlemelere tabii tutulmuştur. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında 'Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir.' denilmektedir.Yukarıda belirtilen açıklamalar ışığında somut olaya bakacak olursak,TCK 299.maddede düzenlenen Cumhurbaşkanına hakaret suçunun maddi unsuru söz yazı resim karikatür veya benzeri şekilde gerçekleştirilen hakaret eylemleridir. Hakaret fiilinin tanımı ise 125. Maddede bir kimseye onur şeref saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut fiil isnadı veya sövmek olarak açıklanmıştır. Bir hareketin hakaret suçu oluşturup oluşturmadığı değerlendirilirken öncelikle toplumda kabul gören ortalama değer yargıları, nasıl algılandığı göz önüne alındıktan sonra hukuksal bir değerlendirmeye tabi tutulur. Hukuksal değerlendirme yapılırken hareketin anayasa ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan en geniş anlamda ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı konusunda teste tabi tutulur. İfade özgürlüğü( basın. din ve vicdan ,savunma hakı ) kapsamında kalan söylem ve davranışlar hakaret suçu kapsamında kalmayıp hukuka aykırı sayılmayacaktır.Hukuksal değerlendirmede öncelikle AİHM ve AYM. nin uyguladığı öğreti ve uygulamadaki adıyla üçlü teste başvurmak gerekir. 1.Kanunilik (TCK 299) sorun yok2.Meşru amaçAnayasa 26/2 ve AİHS 10/2 de sayılmıştır konumuzla ilgisi başkasının şöhret ve haklarının korunması nedeniyle sınırlama yapılabilir. Olayımızda bu koşul yönünden de sorun yok meşru amaç var. Cumhurbaşkanının şöhret ve haklarının korunması meşru bir amaçtır.3.Demokratik toplumda gereklilik. kanunilik ve meşru amaç yetmez, müdahalenin demokratik toplumun gereklerine uygun olması zorunluluktur. Burdan anlamamız gereken domokratik toplumla uyumlu olması,acil bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve orantılı olması başvurulan en ağır yaptırım olmaması gerekir.Anayasa md 13. Temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlama ancak kanunla ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır.AİHM ve AYM yaptırımın demokratik toplumda zorunlu olması kavramını geniş bir içtihat zenginliği ile açıklığa kavuşturmuştur.Kararlarda sıkça vurgulanan demokratik toplumda gereklilik değerlendirmesi yapılırken şu ilkelere göre hareket edilmektedir:A)İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran ‘bilgiler’ ya da ‘düşünceler’ için de geçerlidir: çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın ‘demokratik bir toplum’ olamaz. ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de bu, dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması' gerekmektedir. ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler, AİHM’yi daha sıkı bir denetim gerçekleştirmeye sevk etmektedir' İfade özgürlüğü asıl müdahale ise istisnadır.B) İfade özgürlüğü ve şöhret ve hakların korunması çatıştığı durumda adil bir denge kurulmalı ve şunlara dikkat edilmelidir.A) İfadeleri kimin söylediği( basın mensubu ve siyasetçiler için marj geniştir)B) Muhatabın kim olduğu (siyasetçi ve Kamu gücü kullananlar ünlü kişilere yönelik eleştiri sınırı normal vatandaş ve yargı mensubuna göre geniştir. C) Sözlerin değer yargısı mı olgu isnadı mı olduğu. Değer yargılarının ispatı istenemez olgusal temel yeterlidir.D) Muhatabın etkili yolla cevap olanağı olup olmadığı,E) Müdahalenin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkisi (caydırıcı dondurucu etki doktrini)F) Nefret söylemi. Şiddet çağrısı olup olmadığı, tarihsel gerçekliğin inkarı, kaba sövme niteliğinde olup olmadığı,Bu açıklamalardan sonra daha somuta indirgemek için öncelikle Cumhurbaşkanına hakaret suçu özelinde AİHM kararlarına bakarsak,VEDAT ŞÖRLİ KARARI Mahkeme, mevcut davanın koşullarında, Sözleşme’nin ruhuna uygun olmadığı değerlendirilen, hakaret konusunda Cumhurbaşkanı için daha fazla bir korumayı öngören özel bir hüküm uyarınca başvuran hakkında verilen ve cezai bir nitelik taşıyan yaptırımı dikkate alarak, Hükümetin, ihtilaf konusu tedbirin izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu ve Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu kanıtlayamadığı kanaatine varmaktadır. Bu unsurlar, Mahkemenin, davanın koşullarında, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varması için yeterlidir.AİHM Şörli kararında Devletin, kendi başkanının itibarını koruma yönündeki menfaatinin, Devlet başkanına, kendisi hakkında bilgi verme ve görüş ifade etme hakkı karşısında bir ayrıcalık veya özel koruma verilmesini haklı gösteremeyeceğinin altını çizmiştir Bu sonuçlar, Sözleşmenin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının Başvurucu açısından ihlal edilmesinin nedenlerinden birisi; Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin kaleme alınışı ve uygulanmasına ilişkin bir sorundan kaynaklanmaktadır.Otegi Modragon v. İspanya (Başv. no. 2034/07, K.T. 15.3.2011), OLAY 'Kral İspanyol ordusunun başkomutanıyken, başka bir deyişle işkencecilerin şefiyken, işkenceyi savunurken ve monarşi rejimini işkence ve şiddetle halkımıza kabul ettirmeye çalışırken, nasıl oluyor da bugün Bilbao’da İspanya Kralı ile fotoğraf çektirebiliyorlar?'İspanya yüksek mahkemesi hapis cezası vermiş.AİHM kararı Mahkeme başvuru sahibinin kullandığı dilin provokatif olarak nitelendirilebileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, genel kaygı konusu olan bir politik tartışmada yer alan herhangi bir birey abartma ya da hatta provokasyona aşırılığa izin verilebilir Mahkeme, başvuru sahibinin konuşmasındaki bazı sözlerin Kral tarafından simgelenen kurumu çok olumsuz bir ışık altında göstermekteyse de şiddet kullanımını içermediğini ve nefret söylemi anlamına gelmediğini tespit etmiştir ki Mahkemenin görüşüne göre dikkate alınması gereken temel unsur bunlardır,Mahkeme devlet başkanına (hakaret konusunda sıradan yasa ile korunan) ya da kurumlardan (örneğin Hükümet ve Parlamento) daha fazla koruma sağlayan ve hakaretamiz beyanlar için daha ağır cezalar öngören özel bir yasayla daha fazla koruma sağlamanın kural olarak Sözleşmenin ruhuna uygun olmadığını zaten belirtmiştir.Mahkeme, kurulu düzene saldıran, şoke eden ya da reddeden fikirlerin aktarılmasına gelindiğinde, ifade özgürlüğünün daha da önemli olduğunu vurgular.Artun ve Güvener v. Türkiye (Başv. no. 75510/01, K.T. 26.6.2007)OLAY Başvurucu, Meral Tamer Artun tarafından yazılan 'Enkazın baş sorumlusu kim?' ve '7.4’lük deprem Demirel’i sarsmaz!' başlıklı yazılar sırasıyla 20 Ağustos 19 99... Ağustos 1999 tarihlerinde Milliyet gazetesinde yayımlanmışlardır. Söz konusu yazılar genel olarak, on binlerce vatandaşın ölümüne neden olan 17 Ağustos 1999 depreminin öncesinde ve sonrasında gerekli önlemleri almayan yetkililerin özellikle de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ihmaline yönelik bir eleştiri içermektedir.Cumhurbaşkanına hakaretten mahkum edilmiş,AİHM kararıAİHM ayrıca Cumhurbaşkanı hakkındaki kabul edilebilir eleştiri sınırlarının sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında kabul edilebilir eleştiri sınırlarının daha geniş olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre, siyasetçilerin fiil ve davranışları kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların da sıkı denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı cihetle hakkında yapılan eleştirilere ve görüş açıklamalarına daha fazla hoşgörü göstermelidir. bu çerçevede ifade özgürlüğüne getirilecek istisnalar için dar yorum yapılmalıdır.Mahkemeye göre, devlet başkanlarına onlarla ilgili bilgilerin ve fikirlerin gündeme getirilmesi sırasında diğer kişilere göre daha fazla koruma sağlanamaz.Pakdemirli v. Türkiye (Başv. no. 35839/97 K.T. 22.2.2005)İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran 'bilgiler' ya da 'düşünceler' için de geçerlidir: Çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın 'demokratik bir toplum' olamaz.Sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, sıkı bir denetimine tabidir.AİHM daha önce de suç alanında özel bir yasa ile artırılan korumanın ilkesel olarak AİHS’nin ruhuna aykırı olduğunu ifade etmiştir.Önal v. Türkiye Kararı (No. 2) (Başv. no. 44982/07, K.T. 2.07.2019 Kesinleşme 2 Ekim 2019)AİHM ayrıca, daha önce somut olaya benzer şekilde, başvuranın açıkça TCK’nın 158. maddesi uyarınca cezaya mahkûm edilmesiyle ilgili bir dava olan Artun ve Güvener (yukarıda anılan) kararında, bir Devletin, Başkanının itibarının korunmasına ilişkin menfaatinin, kendisi hakkında bilgi edinilmesi ve düşüncelerin ifade edilmesi hakkı karşısında, Başkanına bir ayrıcalık tanınmasını veya özel bir koruma sağlanmasını haklı gösteremeyeceğine hükmettiğini hatırlatmaktadır.Devlet kurumlarını temsil eden kişilerin, yetkili makamlar tarafından kurumsal kamu düzenini sağlayıcı sıfatıyla korunmaları, tamamen meşru olsa da bu kurumların işgal ettiği baskın konumun, makamların ceza yolunu kullanmalarını kısıtlamalarını gerektirdiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, bir müdahalenin orantılılığının ölçülmesi söz konusu olduğunda, verilen cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır.Mahkeme son olarak, özellikle hakaret konusunda Cumhurbaşkanına ayrıcalıklı bir koruma sağlanmasını öngören özel hüküm uyarınca başvurana verilmesine hükmedilen, cezai bir niteliğe sahip olan yaptırımın orantılılığının incelenmediği dikkate alındığında, ihtilaf konusu tedbirin, izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunun ve Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli olduğunun kanıtlanmadığı kanaatindedir.Eon v. Fransa (Başv. no. 26118/10 K.T. 14.3.2013)OLAY 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanının bir ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde 'Casse toi pov’con' (Kaybol, seni beş para etmez dingil) yazılı bir pankart sallandırılmıştır.Karar Dolayısıyla, bir sanatçının –veya başka herhangi bir kimsenin– bu ifade yolunu kullanma hakkına her tür müdahalenin, özel bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. İşbu davada başvuranınki gibi bir davranışa ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapması mümkündür. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilen sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki, serbest tartışma olmadan demokratik toplum olmazdı. Buna göre, yetkili makamların, para cezasına başvurması, güdülen amaçla orantısız ve demokratik bir toplumda gereksiz olmuştur.Öte yandan kendilerine belirli idari yetkiler verilmiş görevlilerin, sözlerine ve eylemlerine getirilen eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiği AİHM içtihatlarında kabul edilmektedir.Anayasa Mahkemesi yaklaşımı,Anayasa Mahkemesi 07.02.2019 tarih, 2014/18780 başvuru numaralı (Deniz Benol ve diğerleri başvurusu) kararında, başvuru konusu olaydaki kalıplaşmış sloganların tekrarından ibaret sloganlar kitlesel eylemler yapan bazı grupların kolluk güçleri ile karşılaştıkları durumlarda sıkça kullanılmaktadır. Bu bağlamda 'Katil polis hesap verecek.' şeklindeki sloganın genel nitelikli olduğu değerlendirilmiş ve başvuru konusu olayda görev yapan polislerin kişisel şeref ve itibarına yönelik olmadığı kabul edilmiştir.Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 06.02.2020 tarihli Deniz Karadeniz ve diğerleri kararında 'Katil Hırsız Akp' yazılı pankartın indirilmesi sürecinde oluşan olaylar nedeniyle verdiği kararında hırsız ve katil ifadelerinin ne anlama geldiğini tespit etmiştir. Kararda,'Hırsız' ifadesinin demokratik rejimlerde ülkenin sahip olduğu toplam refahın tüm topluma adil bir biçimde dağıtılıp dağıtılmadığı, kamusal tartışmanın ilk sırasında yer alır. Bireylerin ve grupların ekonomik mekanizmaların iyi işlemediğinde rant ve yolsuzluk iddialarından rahatsızlıklarını yüksek sesle dillendirmeleri, ayrıca hükümetin hesap vermesini ve yönetimin olabildiğince saydam olmasını açıklamaları demokratik rejimlerde mümkündür.Katil ifadesi ise iktidarı kullanan partinin terörle mücadele sırasında meydana gelen ölümlerden sorumlu olduğunu ileri sürmesi iktidardaki partiye katil demesi mevcut güvenlik politikalarından memnuniyetsizliğin en sert biçimde ifadesidir. Şeklinde tespitte bulunmuştur.Yargıtay Ceza Genel Kurulu YaklaşımıVatan partisi gençlik kurulu Alsancakta basın açıklamasında 'bir Cumhurbaşkanı hırsız, katil, diktatör olarak anılıyorsa Cumhurbaşkanı değildir' sözleri söylenmesi üzerine Cumhurbaşkanına hakaretten açılan kamu davası üzerine ilk derece mahkemesinin verdiği beraat kararının Yargıtay 16. Ceza Dairesinin onaylaması şeklindeki karara itiraz üzerine konuyu inceleyen YCGK siyasetçilerin eleştiriye daha fazla katlanmaları gerekliliği ve cezalandırılmanın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaması nedeniyle beraat kararının onanmasına karar vermiştir. (YCGK 2022-7542K)Sonuç olarak değerlendirmemiz,Sanıkların protesto sırasında, düşüncelerini kalıplaşmış bir slogan hâline gelmiş katil, hırsız sözleriyle ifade etmeyi tercih etmeleri nedeniyle hapis cezası ile cezalandırılmaları Demokratik bir toplumda zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamadığı ve orantılı olmadığı için cezalandırma ifade özgürlüğün ihlali niteliğindedir. Somut olayda, sanıkların kalıplaşmış slogan şeklindeki sözlerinden dolayı cezalandırılması zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamadığından demokratik toplum gereklerine uygun olmayıp sözler ifade özgürlüğü kapsamında kaldığından, suçun unsurlarından olana hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmemiştir, bu nedenle mahkumiyet kararının bozulması yerine onanması yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.",Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Ceza Genel Kurulu Üyesi de; itirazın reddine karar verilmesi gerektiği,Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır. VI. KARARAçıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 18.02.2025 tarihli ve 6594-3034 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, uygulamanın orantılılık kriteri de gözetilerek denetlenmesi amacıyla Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 14.01.2026 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından 04.02.2026 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.