Bankanın yetkisiz çek işlemleri ve karşılıksız yazma hatasından kaynaklanan işçi tazminatı, kar kaybı, taşınmaz ve hak ediş temliki zararları davasında direnme kararının Hukuk Genel Kurulunca incelenmesi.
Özet: Bir şirketin bankadaki hesabına bağlı çeklerin yetkisiz kişilerce keşide edilerek karşılıksız işlem görmesi nedeniyle uğradığı iddia edilen işçi çıkarma tazminatları, rayiç altı taşınmaz satışı, ihalelere katılamamaktan doğan kar mahrumiyeti ve hak ediş alacaklarının temliki gibi çeşitli maddi zararların tazmini talebiyle açılan ve birleştirilen davalarda, ilk derece mahkemesinin kısmi kabul ve reddine dair kararlarının Yargıtay özel dairesince bozulması üzerine yerel mahkemenin direnme kararı Hukuk Genel Kurulunun incelemesine tabi olmuştur.

MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2023/814 E., 2024/458 K.ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 29.09.2022 tarihli ve 2021/275 Esas, 2022/6442 Karar sayılı BOZMA kararı1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen maddi tazminat davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl davada; işçi çıkarma nedeniyle ödenen tazminatlardan kaynaklı zarar tahsili için 1.000,00 TL talepli açılan davayla ilgili verilen red kararı, ihaleye girememekten kaynaklı 8.000,00 TL kâr mahrumiyetine ilişkin kabul kararı Özel Dairece onanmakla bu talepler yönünden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına; davacının meydana gelen zararları karşılamak için tapuda kayıtlı taşınmazların rayiç değer altında satışından kaynaklanan uğranılan zarar iddiasıyla hak ediş alacaklarının temliki nedeniyle uğranılan zararlar için açılan davaların reddine, birleşen Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/381 Esas sayılı davada davacı şirketin ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davasının kabulüne; birleşen Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/212 Esas sayılı davada ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davanın kısmen kabulüne ve birleşen Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/494 Esas sayılı davanın reddine ilişkin kararlar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü:I. YARGILAMA SÜRECİAsıl Davada4. Davacı vekili; müvekkili şirketin davalı bankadaki hesabına bağlı olarak çek karnesi aldığını, müvekkili şirketin hesap açıldığında ve hesaptan işlem yapılırken müvekkili şirket yetkilileri ve ortaklarıyla ilgili her türlü değişiklikler ile müvekkili şirket yetkililerinin geçerli imza örneklerinin derhal davalı bankaya bildirdiğini, ayrıca müvekkilinin rızası dışında elinden çıkan çeklerin de bankaya bildiriminin yapılarak kanun gereği ödemeden men talimatlarının verildiğini, buna rağmen davalının yetkisiz kişi tarafından keşide edilen çekler hakkında karşılıksız olduğundan bahisle işlem yaptığını, bu nedenle müvekkilinin maddi ve manevi zarara uğradığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000,00 TL zararının ticari avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılama sırasında 22.05.2009 tarihli dilekçesiyle maddi tazminat talebini açıklayarak ihalelerin bitmesi ve yenilenememesinden kaynaklanan işçi çıkarmaları sebebiyle açılan işçi tazminat davalarına yapılan ödemelerden dolayı uğranılan zarar karşılığı olarak 1.000,00 TL, müvekkilinin banka kredisi, teminat kredisi ve diğer borçları kapatabilmek için piyasa rayiç bedeli altında satılan taşınmazlardan dolayı uğranılan zarar karşılığı olarak 1.000,00 TL, teminat alınamaması, ipoteklerin serbest bırakılmaması, haksız olarak çeklerin arkasının yazılması sebebiyle başka bankalardan da teminat alınamaması ve ticari kredinin kapatılması sebebiyle şartnameleri alındığı hâlde ya da müvekkil şirket uhdesinde olduğu hâlde girilemeyen ihalelerden dolayı uğranılan kâr kaybı karşılığı 8.000,00 TL, müvekkili şirketin uhdesinde olan ihalelerdeki yükümlülüklerini yerine getirmek ve içine düşülen ödeme güçlüğü ile darboğazı aşmak için idarelerden oluşan hak ediş alacaklarının temlik verilmesi zorunda kalınmasından dolayı uğranılan zarar karşılığı olmak üzere 5.000,00 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.5. Davalı vekili; iddia edilen zararın hangi çeklerden ve bu çeklere verdikleri hangi talimata karşılık hangi işlemden ve ne zaman ne şekilde oluştuğunun açıklanmadığını, davanın yetkisiz mahkemede açıldığını ve zamanaşımı süresinin geçtiğini, davacı davaya konu tazminat talebinden daha önce vazgeçmiş olduğundan aynı olay kapsamında tekrar tazminat talebinde bulunmasının iyiniyet ilkeleriyle bağdaşmadığını, davacı tarafın müvekkili banka aleyhine aynı konuda neredeyse aynı dilekçe ile Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2006/587 Esas sayılı dosyasında manevi tazminat davası açtığını ve ilk celseden önce bahse konu davadan vazgeçtiğini, ileri vadeli çek keşidesi ile borç vadelendirilmesinin yerleşmiş ticari uygulamalardan olduğunu, dava konusu olayda da bahse konu çeklerin ileri vadeli çek olup, çekin üzerinde yazan tarihten önce keşide edilmiş olması ihtimâlinin kuvvetli olduğunu, bu durumda çekin üzerinde yazan tarihte yetkinin değişmiş olduğu iddiasının bu dava açısından bir anlam ifade etmediğini, davacı taraf çeklerin rızası hilafına elinden çıktığını iddia etse de müvekkili bankaya açıkça ödemeden men talimatı verilmediğini, hesabın işleyişi ile ilgili sorumluluklarını gereği gibi yerine getirdiklerini, davacı şirketin çek hesabında karşılığının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.Birleşen Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesi 2014/381 Esas sayılı davada:6. Davacı vekili; müvekkili şirketin davalı bankanın Ankara Çankaya Şubesi hesabından alınan ve kontrolü dışında üçüncü kişilere yetkisiz imza ile dağıtılan bir kısım çeklerin bankaya verilen talimata rağmen arkasının "karşılığı yoktur" şeklinde yazılması ve bu sebeple davacının 2006-2007 yıllarında ihalelere girememesi sebebiyle uğradığı kâr kaybının ve SGK prim ödeme gecikme zammı ile idari para cezası miktarının tespitini ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL, ihaleler sebebiyle uğranılan zarar ile 3.000,00 TL muhtelif kamu cezaları sebebiyle uğranılan zarar olmak üzere şimdilik toplam 13.000,00 TL'nin davalıdan avans faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.7. Davalı vekili; davacının herhangi bir alacağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.Birleşen Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesi 2016/212 Esas sayılı davada:8. Davacı vekili; müvekkili şirketin davalı bankanın Ankara Çankaya Şubesi hesabından alınan ve kontrolü dışında üçüncü kişilere yetkisiz imzayla dağıtılan bir kısım çeklerin talimata rağmen arkasını “karşılığı yoktur” şeklinde yazdıran davalı bankanın bu kusuru sebebiyle müvekkili şirketin ihalelere girememesi sebebiyle uğranılan kâr kaybı, SGK prim ödeme gecikme zammı ve idari para cezalarına dair zarar kapsamında alacaklar ile temliklerden dolayı uğranılan zararlara ilişkin olarak daha önceden talep edilen miktarlara ek olarak şimdilik üçüncü kişilere verilmek zorunda kalınan temliklerden dolayı asıl davada talep edilen 5.000,00 TL'ye ek olarak 16.023,52 TL'nin, SGK ve vergi yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi nedeniyle karşı karşıya kalınan zarar kapsamında gecikme zammı ve idari para cezasına ilişkin birleşen davada talep edilen 3.000,00 TL'ye ek olarak ayrıca 81.200,38 TL'nin, Yargıtay incelemesinden geçen kararda istenilen 8.000,00 TL ile birleşen davada talep edilen 10.000,00 TL'ye ek olarak ayrıca 11.678.732,75 TL'nin kâr mahrumiyeti zararı olmak üzere toplam 11.775.956,65 TL’nin ticari avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.9. Davalı vekili; davacının herhangi bir alacağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.Birleşen Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi 2016/494 Esas sayılı davada:10. Davacı vekili; müvekkili şirketin eski ortağı ... tarafından tek başına keşide edilen on altı adet çekin 08.06.2006 tarihine kadar bankaya ibraz edildiğini ve davalı bankanın arkasını "karşılığı yoktur" ibaresi yazdırdığını, müvekkilinin ihale aldığı ve işlerini yürütmekte olduğu kurumlardaki hak edişleri üzerine konulan hacizlerle karşılaştığını, müvekkili şirketin çekleri ödememiş ve çek karnelerini de iade etmemiş olarak göründüğü için kredi, çek ve teminat mektubu alamaz ve ihalelere giremez duruma düştüğünü, davalı bankanın bütün krediler gibi Sosyal Güvenlik Kurumu tahsilat kredilerini de kapattığını, bunun üzerine davaya konu taşınmazların derhal satılarak nakde çevrilip davalı bankaya olan bütün hesapların kapatıldığını, ancak borçların kapatılmasına rağmen davalı bankanın teminatları serbest bırakmamaya ve teminat mektubu vermemeye, çeklerin arkasını usule ve uygulamaya aykırı bir şekilde yazdırmaya ve Merkez Bankasına bildirmeye devam ettiğini, taşınmazların satılıp bedellerinin şirket lehine kullanılmasıyla oluşan zararın şirket zararı olması için uygun illiyet bağının bulunduğunu belirterek asıl davada talep edilen 1.000,00 TL'ye ek olarak taşınmazların toplam değeri olan 9.012.400,00 TL'nin ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.11. Davalı vekili; davacının herhangi bir alacağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı 12. Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.10.2012 tarihli ve 2011/353 Esas, 2012/518 Karar sayılı kararı ile; davalı bankanın çekin keşide edildiği tarihte çeki temsilci olarak imzalayan kişinin temsil yetkisine sahip olup olmadığını denetlemesi gerektiği, çekin yetkisiz temsilci tarafından keşide edilmesi hâlinde 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun’un (3167 sayılı Kanun) 7 ve 9. maddeleri gereğince çek defterinin iadesi istenemeyeceği gibi, Merkez Bankasına bildirimde de bulunulamayacağı, yetkisiz temsil hâlinde yetkisiz olarak temsil olunan hesap sahibi açısından çekin karşılığının olup olmadığının tespiti yapılamayacağı ve karşılıksız şerhi de düşülemeyeceği, somut olayda ... ile ...'nun görevde bulundukları 24.03.2006-29.05.2006 tarihleri arasında ancak müştereken atacağı imza ile çek keşide edebilecekleri hâlde, davacı şirket tarafından bankaya yetki değişikliğinin bildirildiği 08.06.2006 tarihine kadar bankaya ibraz edilen on altı yaprak çekin ... tarafından tek imzalı olarak keşide edilmesine rağmen çek arkasına banka tarafından "karşılıksızdır" şerhinin yazılarak Merkez Bankasına bildirilmesi eyleminde davalı bankanın kusurlu olduğu, Merkez Bankasının risk santralizasyon kayıtlarının tüm bankalar ve finans kurumlarınca izlendiği, çekleri dönen dolayısıyla malî ve finansman yapısı bozuk olarak kabul edilen şirketlere nakdî ve gayri nakdî kredi kullandırılması yönünde temkinli davranılacağı, bunun yanında şirketin ihalelere gireceği işler için ihale kurumlarınca istenilen gerek nakit karşılığın gerekse teminat mektubunun başta davalı banka olmak üzere başka banka ya da finans kurumundan temin edilmesinde yaşanacak güçlükler nedeniyle davacı şirketin ihalelere giremeyerek elde edebileceği kârdan mahrum kalmasının mutlak olduğu, bu zararın davacının ticari defter ve kayıtlarının incelenememesi sebebiyle tam olarak tespit edilmemesi karşında talep edilen 8.000,00 TL'den fazla olacağı, davacı şirketin 2006 yılı bilançosu incelendiğinde %92,51’lik bir borç oranı içinde olduğu, şirketin başka bir yere ayırabilecek bir fonunun bulunmadığı ve bu nedenle delil listesinde belirtilen taşınmazların satılmasıyla davaya konu olaylar arasında illiyet bağının bulunması nedeniyle taşınmazların satılması hususunda davacı şirketin zararının bulunduğu ve bu zarar miktarının talep edilen 1.000,00 TL'nin üzerinde olacağı, davacı şirketin uhdesinde olan ihalelerdeki yükümlülüklerini yerine getirmek ve içine düşülen ödeme güçlüğü ile darboğazı aşmak için idarelerden oluşan hak ediş alacaklarını temlik vermek zorunda kaldığı, davacı şirketin bu yönden de zararının bulunduğu ve bu zarar miktarının talep edilen 1.000,00 TL'nin üzerinde kaldığı, davacı şirket kayıtlarında işçi çıkarmalarının ve çıkarılma sonucunda yapılan ödemelerin dava konusu olaylar neticesinde meydana geldiğine ilişkin bir delil bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüyle 14.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. 13. Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.14. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 30.10.2013 tarihli ve 2013/782 Esas, 2013/19080 Karar sayılı kararı ile;“…1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Dava, davalı bankaya davacı şirket yetkililerince bildirilmesine rağmen, yetkisiz kişi tarafından keşide edilen çekler hakkında karşılıksız olduğu gerekçesiyle işlem yapması nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı diğer taleplerinin yanında, davalı Bankanın bu işlemi nedeniyle icra takiplerine maruz kaldığını, başka bankalardan kredi, çek ve teminat mektubu alamaz hale geldiğini, maddi olarak sıkıntıya düştüğünü, bu sıkıntıları aşmak içinde, delil dilekçesinde belirttiği bir takım taşınmazların rayiç bedelin altında satıldığını, bu nedenle uğradıkları zarar için fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 1.000,00 TL talep etmiştir. Mahkemece, davacının bu yöndeki istemi, davacı şirketin 2006 yılı bilançosuna göre ciddi bir borç yükü altında olduğu, davacı şirketin başka bir yere ayrılabilecek bir fonunun bulunmadığı, bu nedenle delil listesinde belirtilen taşınmazların satılması ile davalı bankanın eylemi arasında illiyet bağı bulunduğu ve davacının bu suretle uğradığı zararının her halükarda talep edilenden fazla olduğu gerekçesiyle kabul edilmiştir. Ancak, davacının delil listesinde belirttiği taşınmazların celp edilen tapu kayıtları ve bu taşınmazlara ilişkin olan satış sözleşmelerinden, taşınmazların davacı şirketle ilgisi anlaşılamamaktadır. Zira, tapu kayıtlarında malik olarak kayıtlı olan ve bunlara ilişkin satış sözleşmesinde yer alan taraflar davacı şirket dışındaki gerçek kişilerdir. Ayrıca, davacı bu taşınmazların rayiç bedel altından satıldığını ileri sürdüğüne göre, bunun tespiti açısından mahallinde keşif yapılıp, taşınmazların değeri belirlenerek davacının bu yöndeki isteminin değerlendirilmesi gereklidir. Bu itibarla, anılan bu hususlar nazara alınmadan yazılı gerekçeyle hüküm tesisi doğru olmamış kararın bu nedenle davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 3- Davacının diğer bir talebi de davalı Bankanın eylemi sebebiyle düştüğü maddi sıkıntıdan kurtulmak amacıyla, başka kurumlardan olan hak edişlerini temlik etmesi sebebiyle uğradığı zarara ilişkindir. Mahkemece, davacının bu yöndeki istemi dosyadaki bilgi ve belgelerden, davacının içine düştüğü maddi sıkıntıları aşmak amacıyla hak edişlerini temlik etmek zorunda kaldığının tespit edildiği gerekçesiyle kabul edilmişse de, davacının bu hususta delil olarak gösterdiği ve mahkemece celp edilen dava dışı ... Sos. Hiz. Çev. Taş. Yem. Tur. İnş. Tem. San ve Tic. Ltd. Şti'ye ait ... Kızılay Şubesi'ndeki hesap hareketlerinin incelenmesinde, davacı adına bu şirkete Ziraat Bankası aracılığıyla 84,00 TL havale edildiği anlaşılmakta olup, bu ödemenin neye ilişkin olduğu anlaşılamamaktadır. Bundan başka, dosyada davacının hangi hak edişini, kime temlik edildiği hususunda bilgi ve belge de mevcut değildir, Bu itibarla, mahkemece anılan hususlar araştırılmadan davacının bu yöndeki isteminin de kabulü doğru olmamış,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı 15. Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 04.11.2020 tarihli ve 2014/213 Esas, 2020/504 Karar sayılı kararı ile; bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda; davacı şirket tarafından çift imza ile keşide edilmesi gereken çeklerin tek imza ile keşide edilmesine rağmen, davalı banka tarafından gerekli araştırma yapılmadan karşılıksız işlemine tâbi tutulması ve bu hususun Merkez Bankasına bildirilmesi nedeniyle davacının zarara uğradığı, ihalelere girememekten kaynaklı zararın toplam 7.295.984,98 TL olduğu, kabul edilen ve onanan kısım haricindeki miktarların birleşen davalarda davalıdan tahsili gerektiği, davacı asıl ve birleşen davalarda talep edilen ve uğranılan zararı kapatabilmek için rayiç bedel altında satılan taşınmazdan dolayı uğranılan zarar nedeniyle ayrıca ödeme güçlüğü ve darboğazı aşmak için hak edişlerin alacaklılara temlik edilmesi nedeniyle uğranılan zarardan dolayı ve birleşen davalarda ise darboğaza girilmesi nedeniyle SGK ve vergi yükümlülüklerinin yerine getirilememesi nedeniyle uğranılan zarar nedeniyle tazmin talebinde bulunmuş ise de; onanan talepler yönünden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, davacının meydana gelen zararları karşılamak için tapuda kayıtlı taşınmazların rayiç değer altında satışından kaynaklanan zararlar için açılan davaların reddine, birleşen Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/381 Esas sayılı dosyada; davacı şirketin ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davasının kabulü ile 10.000,00 TL kâr mahrumiyetinin dava tarihi olan 27.05.2014 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, davacının bu davadaki diğer taleplerinin reddine, birleşen Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/212 Esas sayılı dosyada ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davanın kısmen kabulü ile 7.277.984,98 TL kâr mahrumiyetinin dava tarihi olan 07.03.2016 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsiline, birleşen Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/494 Esas sayılı dosyada açılan davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire İkinci Bozma Kararı 16. İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen ikinci kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 17. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 29.09.2022 tarihli ve 2021/275 Esas, 2022/6442 Karar sayılı kararı ile; “…(1) Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve Dairemizce bozma kapsamı dışında kalan hususlarda yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına karar verilmesi isabetli olup Dairemizce onanan bir hüküm bulunmamasına göre, taraf vekillerinin asıl davada, Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2014/381 Esas numaralı birleşen davada ve Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2016/494 Esas sayılı birleşen davada verilen hükme yönelik bütün temyiz itirazlarının reddi ile asıl davada, birleşen 2014/381 Esas sayılı davada, birleşen 2016/494 Esas sayılı davada verilen hükümlerin onanmasına karar verilmiştir.(2) Asıl dava, yetkisiz temsilci tarafından keşide edilmiş olması halinde bu husus dercedilerek işlem yapılmaması gerekliliği davalı bankaya bildirilen çeklerin, bu bildirim hilafına yetkisiz kişi tarafından keşide edilen çekler hakkında karşılıksız olduğu gerekçesiyle işlem yapılması sebebiyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.Davacı davalı bankanın kusurlu eylemi sebebiyle ekonomik olarak zor duruma düştüğünü beyanla fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000.-TL maddi tazminatın davalıdan tahsilini talep etmiş; yargılama aşamasında sunduğu dilekçede ise yine fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak işçi çıkarmak zorunda kalınması sebebiyle işçilere ödenen tazminatlar için 1.000.-TL, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle 1.000.-TL, temlik edilmek zorunda kalınan hakedişler sebebiyle 5.000.-TL ve ihalelere katılamama sebebiyle 8.000.-TL olarak taleplerini açıklamıştır. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile işçilik alacakları sebebiyle oluşan zarar talebinin reddine, diğer taleplerin ise talep açıklamasında belirtilen miktarlar üzerinden kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Dairemizin 30.10.20 13... /7 82... /19080 Karar sayılı ilamıyla, taşınmazların rayici altında satılması sebebiyle uğranılan zarar ile hakedişlerin temlik edilmesi sebebiyle uğranılan zarar kalemleri yönünden bozulmuş, diğer kalemler yönünden davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. Böylelikle davacının ihalelere katılamaması nedeniyle oluşan zarar ile bankanın eylemi arasındaki illiyet bağı sübuta ermiştir.Bu kez davacı aynı iddialara dayanarak, Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde 2014/381 Esas numarası ile 27.05.2014 tarihinde açtığı davada, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000.-TL ihaleler sebebiyle uğranılan zarar ile 3.000.-TL muhtelif kamu cezaları sebebiyle uğranılan zararının tazminini talep etmiş; bu dava da asıl dava ile birleştirilmiştir.Davacı daha sonra Doç. Dr. ... ve Yrd. Doç. Dr. ...’dan asıl ve birleşen davada talep edilen zarara ilişkin ayrıntılı hesaplama yapılmasına yönelik uzman görüşü talebinde bulunmuş; hazırlanan 07.09.2015 tarihli uzman görüşünde birleşen dava yönünden davacının 66.831,36 TL gecikme zammı, 17.369,02 TL idari para cezası, 11.696.732,75 TL (doğrusu: 11.678.732,75 TL) ihalelere katılamama sebebiyle kâr kaybı olmak üzere toplam 11.780.933,13 TL (doğrusu: 11.775.956,65 TL) zararının olduğu tespit edilmiştir. Bunun üzerine davacı taraf, Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde 2016/212 Esas numarası ile 07.03.2016 tarihinde yeni bir dava açarak, temlik edilen hakedişler sebebiyle asıl davada talep edilen 5.000.-TL’ye ek olarak 16.023,52 TL, muhtelif kamu cezaları sebebiyle birleşen davada talep edilen 3.000.- TL’ye ek olarak ayrıca 81.200,38 TL, ihalelere girememe sebebiyle asıl davada talep edilen 8.000.-TL ve birleşen davada talep edilen 10.000.-TL’ye ek olarak ayrıca 11.678.732,75 TL'nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Bu dava, asıl dava ile birleştirilmiştir. Yine davacı, Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2016/494 Esas sayılı dosyası üzerinden yeni bir dava açarak, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle asıl davada talep edilen 1.000.-TL’ye ek olarak ayrıca 9.012.400,00 TL’nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Yukarıda özetlenen safahatte, davacı ihalelere girememe kaynaklı zararını tazmin için üç ayrı dava açmıştır. İlk talep, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 8.000.-TL olarak asıl davada olup, mahkemece bu talebin kabulü ve Dairemizce davalının bu kısma yönelik temyiz itirazlarının reddine karar verilmesi üzerine davacı 2014/381 Esas sayılı ilk birleşen davayı açmıştır. Davacı daha sonra 2016/212 Esas sayılı dosya ile aynı iddialara dayalı olarak asıl ve birleşen davada talep ettiği alacak kalemleri hakkında miktar arttırarak ikinci bir birleşen dava açmıştır. Bir başka anlatımla ihalelere katılamama sebebiyle asıl davada 8.000.-TL talep eden davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olmanın kendisine verdiği hakka dayalı olarak, ilk birleşen davada aynı iddiaları ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000.-TL daha talep etmiş, yine aynı iddialarla açtığı ikinci birleşen davada ise yine fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 11.678.732,75 TL talep etmiştir. Her ne kadar 6100 sayılı HMK’nın 109/3. maddesi gereğince dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmemekte ise de, bu hüküm bakiye kısmın zamanaşımı süresi veya hak düşürücü süre içerisinde olsa dahi açılacak ek davalarla sürekli talep edilecebileceği şeklinde yorumlanmaz. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir. Dürüst davranma bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, tutarlı, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edeceği yolu tercih etmesidir. Objektif iyi niyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanunun korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır. Diğer yandan, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'nın 141/son maddesi; “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir”, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun "Usul ekonomisi ilkesi" başlıklı 30. maddesi ise; ‘’ (1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür’’ hükümlerini içermektedir. Usul ekonomisi ilkesi; uyuşmazlıkların en az giderle, en makul sürede ve en az emekle çözümü ve gereksiz yere dava açılmasının engellenmesi şeklinde açıklanmaktadır. Öte yandan usul ekonomisi ilkesi, madde gerekçesinde de belirtildiği üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 6. maddesindeki adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilgilidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), sözleşmenin tarafı devletlerin hukukî sistemlerini, AİHS şartlarına uyacak şekilde düzenlemekle görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner-İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. Paragraf) Usul ekonomisi ilkesinde amaç; adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından olan “yargılamanın makul bir süre içinde” bitirilmesidir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık (çekişme), bir dava ile mahkeme önüne getirildikten sonra, artık kamu yararı alanına girmiş demektir. Davanın çabuk ve basit bir biçimde görülmesinde, tarafların olduğu kadar toplumun (kamunun) da yararı vardır. (Kuru, Baki: Medenî Usul Hukuku El Kitabı, C.1, 2. Baskı, Ankara 2021, s. 589 ). Açıklanan gerekçeler çerçevesinde somut vakıaya gelince; fazlaya ilişkin haklarını saklı tutan davacının gerçek zarar kalemlerini öğrendikten sonra ikinci davayı açmasında hiçbir beis bulunmamaktadır. Ne var ki aynı konuda üçüncü kez dava açarak; davalıyı icapsız yere her dava dosyası için ayrı vekalet sözleşmesi yapmak zorunda bırakmak, ilave yargılama giderine yol açmak, keza gereksiz yere emek ve mesai harcamasına sebebiyet vermek, mahkeme erişim hakkının kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmesi gereken, ‘’yargısal taciz’’(TDK Sözlük: taciz: yıldırma, tedirgin etme) mahiyetindedir.Diğer yandan en ziyade iki davaya konu olabilecek uyuşmazlıkların zincirleme davalara konu yapılması usul ekonomisi ilkesini de ihlal niteliği taşıdığından birleşen son davanın (Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2016/212 Esas numarası sayılı dosyası) usulden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün bu nedenlerle bozulmasına karar verilmiştir.(3) Bozma sebep ve şekline göre taraf vekillerinin birleşen davaya (Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2016/212 Esas numarası sayılı dosyası) yönelik sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir,…” gerekesiyle (1) numaralı bentte açıklanan sebeplerle, asıl davada, birleşen 2014/381 Esas sayılı davada ve birleşen 2016/494 Esas sayılı davada verilen hükümlerin onanmasına, (2) numaralı bentte açıklanan sebeplerle birleşen 2016/212 Esas sayılı davada verilen hükme yönelik davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı lehine bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir.Direnme Kararı18. Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03.07.2024 tarihli ve 2023/814 Esas, 2024/458 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, taraflar arasındaki davanın bankacılık işleminden kaynaklı tazminat istemine ilişkin olduğu, asıl uyuşmazlığın kâr mahrumiyetine yönelik olduğu, anılan zararın kapsamı ve miktarının tayininin yargılamayı gerektirdiği, başlangıçta sınırlarının belirli olmadığı ve kapsamının bilirkişi raporuyla tayin edileceği, asıl ve birleşen ilk ek dava sonrasında da yargılamaya devam edilerek zarar kapsamının tam olarak belirlenemediği, yargılamanın seyri, tarafların sıfatı ve somut olayın özelliği dikkate alındığında, sonraki ve belirtilen ek davaların açılmasında hakkın kötüye kullanılması, karşı tarafı taciz ve fazladan vekâlet ücreti alınması veya başka bir amaçla hakkın kötüye kullanılması durumunun tespit edilemediği, asıl önemli olanın hakkın varlığı ve özünün korunması olduğu, davacının bu davayı açmasının hakkın kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi19. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK20. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının ihalelere katılamamaktan dolayı uğradığını iddia ettiği kâr mahrumiyeti zararlarının tahsiline yönelik birden fazla ek dava açmasının dava hakkının kötüye kullanılması olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre anılan taleplere ilişkin olarak mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE 21. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır.22. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir.23. Bu maddeye göre; dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlâklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Mustafa Dural, Suat Sarı, Türk Özel Hukuku, İstanbul 2011, s. 226-227). 24. Diğer bir anlatımla dürüst davranma “Bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuslu, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır.25. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir; bunlar dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağıdır. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225).26. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (Dural/Sarı, s. 225). 27. Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I. hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü TMK'ya göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.28. Objektif iyiniyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanun'un korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır. 29. 25.1.1984 tarihli ve 3/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararında da ifade edildiği üzere, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu zorunluluk hâllerinde, TMK’nın 2. maddesi uygulama alanı bulur ve olağanüstü bir imkân sağlar; haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir.30. Bir başka anlatımla, TMK’nın 2. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istinaî hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânını sağlamaktır. Madde hükmünün bu özelliği, İsviçre Federal Kurulunun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisine sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında: “Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hâllerde MK. m.2 f.2 hükmünün amacı, zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkan sağlamaktır.” şeklinde açıklanmaktadır. Medeni Kanunu'nun 2. maddesinin 2. fıkrasındaki kuralla kanunun ve hakkın mutlaklığı ilkesine istisna getirilmiştir. Ancak, bu kuralın taliliği (ikincilliği) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilmeli; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı olabileceği bazı istisnai durumlarda da, 2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilmelidir.31. Gerçekten de hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının; şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hâkim tarafından resen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretisi ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13.2.1974 tarihli ve 524/103 Esas Karar sayılı; 2.10.1974 tarihli ve 2/810-1043 Esas Karar sayılı; 7.12.1983 tarihli ve 4/224-1276 Esas Karar sayılı kararları). 32. Bununla birlikte 30.09.1988 tarihli ve 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da “…Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tatminine yarar, başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hâkim, adalete uygun karar vermeye çağrılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır” şeklinde bir açıklamaya da yer verilmiştir. 33. Dürüstlük kuralı, bir kimseden dürüst bir insan olarak beklenen davranışı ifade eder. Bir davranışın bu nitelikte olup olmadığı, toplumda geçerli ahlâk ölçülerine gelenek ve göreneklere, karşılıklı uygulanagelen teamüllere ve hakları sağlayan ilişkilerin amacına göre tayin edilir. 34. Diğer yandan, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken; o kişinin hakkın kullanılmasında geçerli ve haklı bir yararının varlığı, hakkın kullanılmasının sağlayacağı yarar ile başkalarına vereceği zarar arasında aşırı oransızlığın olmaması, bir kimsenin kendi ahlâka aykırı davranışına dayanmaması ve uyandırılan güvene aykırı davranışta bulunmaması gibi ölçütler hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığını belirler (M. Kemal Oğuzman, Medeni Hukuk-Temel Kavramlar 5. B, İstanbul 1985, s. 154 vd.). 35. Türk Medeni Kanunu, kötüye kullanılan hakkın hukuk düzeni tarafından korunmayacağını belirtmiş olmakla beraber, bir hakkın ne zaman kötüye kullanılmış sayılacağı konusunda bir açıklamaya yer vermemiştir. Esasen, önceden hangi durumlarda hakkın kötüye kullanılmış sayılacağını belirlemek ve belirtmek mümkün de değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülerek, düzenlenmesindeki imkânsızlık sonucu oluşturulmuş kurallardır. Düzenlemenin bu amacı karşısında, önceden hakkın kötüye kullanılmasının varlığını tespitte esas alınacak unsur ve ölçütleri belirlemek isabetli bir tutum da olmayacaktır. Bu nedenle, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının her somut olayda, olayın özellikleri dikkate alınarak hâkim tarafından belirlenmesi ihtiyacı ve gerekliliği vardır. Bununla beraber, belirli olguların varlığı bir hakkın kötüye kullanılmış olduğunun göstergesi olabilir. Nitekim, hakkın kötüye kullanıldığının kabul edildiği olaylar göz önünde tutularak, hakkın kötüye kullanılmış olduğunu gösteren bazı olgular ortaya konulmaktadır. Ancak, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesine yardım eden bu olguların, somut olayda bulunması kesin olarak bir hakkın kötüye kullanıldığını göstermeyeceği gibi, bulunmaması da hakkın kötüye kullanılmamış olduğu anlamını taşımaz (Dural/Sarı, s. 239). 36. Bir başka anlatımla, kullanılan hak soyut değil somut olaylara dayanmalıdır. Eğer bir olayda, objektif iyiniyet kurallarına aykırılık varsa, burada hakkın kötüye kullanımı söz konusudur. Objektif iyiniyet kurallarını, her olayda geçerli kabul edilebilecek bir ölçü bulmak mümkün değildir. Hak sahibinin hakkını kullanmada iyi ya da kötüniyetli olduğunu saptamak kullananın iç dünyası ile ilgili olduğundan bunu belirlemek oldukça güçtür. Dolayısıyla her somut olayda, iyiniyet kurallarına aykırılığın olup olmadığının kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir. 37. Hakkın kötüye kullanılmış olduğunu kabul etmek için hakkın amacına aykırı olarak kullanılması ve hakkı kullananın bu kullanmada çıkarının olmaması gerekir. “Hak” tanımının “hukukun tanıdığı ve koruduğu menfaat” olduğunu hatırlayarak, bir hakkın kullanılması sırasında kullananın bu “hak”kı, amacına aykırı olarak ve korunacak bir “menfaat” olmaksızın kullanması durumunda biçimsel mantığa göre, bu durumda hukukun himayesini esirgemek gerektiği sonucuna varılır (Şener Akyol, Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 1995, s. 21).38. Şu hâlde bir hak, o hakkın tanınmasındaki amaca aykırı olarak kullanılırsa ve bu kullanmada kullanan bakımından menfaat yoksa veya çok küçük bir menfaat varsa, bu takdirde o hakkın kullanılmasından değil, hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilir. Bir malikin mülkiyet hakkından yararlanması öngörülmüştür, malik mülkiyet hakkını kendisine yararı olmadığı hâlde, mülkiyeti amacına aykırı olarak kullanırsa, mesela gerekmediği hâlde gerekmediği yükseklikte bir duvar yaptırırsa, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna varırız (Akyol, s. 21). 39. Bu durumda bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken belirtilen bu duruma uygun hareket etmek zorundadır; aksi hâlde, hakkını kötüye kullandığı sonucuna varılabilecektir. 40. Hakkın kötüye kullanılması yasağı görünüşte bir hakkın kullanılmasından rahatsız ve rencide olan kişileri ilgilendirir. Hukukun emirlerinden biri dürüstlük kuralına uymak ise, önemli yasaklarından biri de “hakkını kötüye kullanma”dır. Böylece hakkını kötüye kullanma hukuk tarafından konulmuş yasaklardan biridir. Niteliği itibariyle emredicidir (Akyol, s. 23).41. Hakkın kötüye kullanıldığı savunma olarak ileriye sürülmüş olmasa dahi bu husus def'i değil itiraz olarak kabul edildiğinden hâkim, dava dosyasından anlaşılan böyle bir durumu resen göz önüne almak zorundadır (Hukuk Genel Kurulunun 04.11.1964 tarihli ve 1964/2-953 Esas, 1964/640 Karar sayılı kararı ile 14.02.1951 tarihli ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı kararı, 8.11.1991 tarihli ve 1990/4 Esas, 1991/13 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). 42. Nitekim aynı konuya 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 29. maddesinde de yer verilmiştir. HMK'nın “Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” başlıklı 29. maddesi;“(1)Taraflar, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadırlar. (2)Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler.”düzenlemesini içermektedir.43. Bu maddenin 1. fıkrasında dürüstlük kuralı, 2. fıkrasında ise doğruyu söyleme yükümlülüğü getirilmiştir ki bunlar “taraf hâkimiyeti”nin sınırları olarak görülmektedir. 44. Maddenin ilk fıkrası, Türk Medeni Kanunu’ndaki “dürüstlük kuralı”nın medeni usul kanunundaki görünümüdür. Mukayeseli hukukta da dürüstlük kuralına, medeni usul kanunlarında yer verilmektedir. Bu kural, taraf usul işlemleri alanında etkisini gösterecektir. Söz konusu kurala aykırı olması hâlinde işlemin hukuki sonuç doğurması mahkemece önlenecektir. 45. Doğruyu söyleme ödevi tarafların yargılamadaki yükümlülüklerinden biridir. Hukukun temel ilkelerinden biri olan dürüstlük kuralına yargılama sırasında da riayet edilmelidir. Yükümlülüğün ana noktaları vakıalar ve delillerdir. Yargılamada taraflar bir mücadele içinde olsalar da bu mücadelede her şeyin geçerli sayılacağı kabul edilemez. Muhakeme sürecine ilişkin değişik maddelerde de dürüstlük kuralına aykırı kötüniyetli davranışların önüne geçmek için bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Tüm bu hükümlerin temelinde dürüstlük kuralına uygun davranmayı sağlama amacı yatmaktadır.46. Maddenin 2. fıkrasında, dürüstlük kuralının özel ve önemli bir unsuru olan doğruyu söyleme ödevi açıkça düzenlenmiş bulunmaktadır. Taraflar yargılamada kendi menfaatlerine uygun olarak neleri ileri sürüp sürmeyecekleri konusunda serbesttir. Ancak ileri sürdükleri hususların doğru olması, beyan ve açıklamalarının gerçeğe aykırı olmaması gerekir. Taraflardan aleyhlerine olan hususları da beyan etmeleri beklenemez. Ancak gerek kendilerine, gerek karşı tarafa ilişkin hususlarda yaptıkları açıklamalarda mahkemeyi yanıltmamaları gerekir. Doğruyu söyleme ödevi, hem yazılı hem de sözlü beyan ve açıklamalar için geçerlidir. Bu ödeve aykırılık hâlinde beyanlar mahkemece dikkate alınmayacak ve değerlendirilmeyecektir. Ayrıca tarafın bilinçli olarak yalan söylemesi bir usul hilesi oluşturabilir.47. Davada dürüst davranma ilkesinden amaç TMK’nın 2. maddesinde yer alan “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” ilkesinin eldeki davada da geçerli olduğunun vurgulanmasıdır (Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012, s. 310).48. Bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle, TMK'nın 2. maddesinin her iki fıkrası da emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağını kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle, dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden (resen) bunu dikkate almalıdır (Dural/Sarı, s. 243-244).49. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 08.10.2025 tarihli ve 2025/6-26 Esas, 2025/608 Karar; 17.11.2020 tarihli ve 2018/5-8 Esas, 2020/891 Karar ve 24.11.2020 tarihli ve 2017/5-2547 Esas, 2020/927 Karar sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. 50. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; asıl ve birleşen davalar, davacı şirket tarafından çift imza ile keşide edilmesi gereken çeklerin tek imza ile keşide edilmesine rağmen davalı banka tarafından karşılıksız işlemine tâbi tutulması, başka bir ifadeyle davalı bankaya davacı şirket yetkililerince bildirilmesine rağmen yetkisiz kişi tarafından keşide edilen çekler hakkında karşılıksız olduğu gerekçesiyle işlem yapması nedeniyle davacı tarafından uğranıldığı iddia olunan maddi zararların tazmini istemine ilişkindir.51. Davacı, davalı bankanın kusurlu eylemi sebebiyle ekonomik olarak zor duruma düştüğünü belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000,00 TL maddi tazminatın davalıdan tahsilini talep etmiş; yargılama aşamasında sunduğu dilekçede ise fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak işçi çıkarmak zorunda kalınması sebebiyle işçilere ödenen tazminatlar için 1.000,00 TL, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle 1.000,00 TL, temlik edilmek zorunda kalınan hakedişler sebebiyle 5.000,00 TL ve ihalelere katılamama sebebiyle 8.000,00 TL olarak taleplerini açıklamıştır. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile işçilik alacakları sebebiyle oluşan zarar talebinin reddine, diğer taleplerin ise talep açıklamasında belirtilen miktarlar üzerinden kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece taşınmazların rayici altında satılması sebebiyle uğranılan zarar ile hakedişlerin temlik edilmesi sebebiyle uğranılan zarar yönünden bozulmuş, diğer talepler yönünden davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. Böylelikle davacının ihalelere katılamaması nedeniyle oluşan zarar ile davalı bankanın eylemi arasındaki illiyet bağı sübuta ermiştir.52. Özel Dairenin birinci bozma kararından sonra davacı aynı iddialara dayanarak, Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/381 Esas sayılı 27.05.2014 tarihinde açtığı dava ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla ihaleler sebebiyle uğranılan zarar için 10.000,00 TL ile muhtelif kamu cezaları sebebiyle 3.000,00 TL zararının tazminini talep etmiş, bu dava asıl dava ile birleştirilmiştir.53. Davacı daha sonra asıl ve birleşen davalarda talep edilen zarara ilişkin ayrıntılı hesaplama yapılmasına yönelik bilirkişi raporu talebinde bulunmuş; hazırlanan 07.09.2015 tarihli bilirkişi raporunda birleşen dava yönünden davacının 66.831,36 TL gecikme zammı, 17.369,02 TL idari para cezası ve 11.696.732,75 TL ihalelere katılamama sebebiyle kâr kaybı olmak üzere toplam 11.780.933,13 TL zararının olduğu tespit edilmiştir. 54. Bunun üzerine davacı taraf 07.03.2016 tarihinde Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinde 2016/212 Esas sayılı davayı açarak, temlik edilen hakedişler sebebiyle asıl davada talep edilen 5.000,00 TL’ye ek olarak 16.023,52 TL, muhtelif kamu cezaları sebebiyle birleşen davada talep edilen 3.000,00 TL’ye ek olarak ayrıca 81.200,38 TL, ihalelere girememe sebebiyle asıl davada talep edilen 8.000,00 TL ve birleşen davada talep edilen 10.000,00 TL’ye ek olarak ayrıca 11.678.732,75 TL'nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Bu dava da asıl dava ile birleştirilmiştir. 55. Davacı, Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/494 Esas sayılı dosyası üzerinden yeni bir dava açarak, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle asıl davada talep edilen 1.000,00 TL’ye ek olarak 9.012.400,00 TL’nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. 56. Yukarıda özetlenen yargılama sürecinde, davacı ihalelere girememesinden kaynaklı zararının tazmini için üç ayrı dava açmıştır. İlk talep, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 8.000,00 TL olarak asıl davada olup, mahkemece bu talebin kabulü ve Özel Dairece davalının bu kısma yönelik temyiz itirazlarının reddine karar verilmesi üzerine davacı 2014/381 Esas sayılı ilk birleşen davayı açmıştır. Davacı daha sonra 2016/212 Esas sayılı dosya ile aynı iddialara dayalı olarak asıl ve birleşen davada talep ettiği alacaklar hakkında miktar arttırarak ikinci bir dava açmıştır. Bir başka anlatımla ihalelere katılamama sebebiyle asıl davada 8.000,00 TL talep eden davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olmanın kendisine verdiği hakka dayalı olarak ilk birleşen davada aynı iddiaları ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL daha talep etmiş, yine aynı iddialarla açtığı ikinci birleşen davada ise yine fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 11.678.732,75 TL talep etmiştir. Her ne kadar HMK’nın 109/3. maddesi gereğince dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmemekte ise de, bu hüküm bakiye kısmın zamanaşımı süresi veya hak düşürücü süre içerisinde olsa dahi açılacak ek davalarla sürekli talep edilecebileceği şeklinde yorumlanamaz. 57. Yukarıda belirtildiği üzere “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz”. Dürüst davranma bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, tutarlı, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edeceği yolu tercih etmesidir. Objektif iyiniyet olarak da tanımlanan ve dürüstlük kuralını düzenleyen TMK’nın 2. maddesi, bütün hakların kullanılmasında dürüstlük kuralı çerçevesinde hareket edileceğini ve bir kimsenin başkasını zararlandırmak ya da güç duruma sokmak amacıyla haklarını kötüye kullanmasını Kanun'un korumayacağını belirtmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır. 58. Eldeki davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutan davacının gerçek zarar kalemlerini öğrendikten sonra ikinci davayı açmasında hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Ne var ki aynı konuda üçüncü kez dava açarak; davalıyı haksız yere her dava dosyası için ayrı vekâlet sözleşmesi yapmak zorunda bırakmak, ilâve yargılama giderine yol açmak, keza gereksiz yere emek ve mesai harcamasına sebebiyet vermek, mahkeme erişim hakkının kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmesi gereken "yargısal taciz" niteliğinde olup, bu durum dürüstlük kuralına aykırı olduğu gibi dava hakkının kötüye kullanılması mahiyeti taşımaktadır. O hâlde birleşen Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/212 Esas sayılı davanın usulden reddine karar verilmesi gerekir.59. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, kısmi davada saklı tutulan alacak bölümünün ıslahla veya ek dava ile talep edilebileceği, bir davada ıslah yoluna sadece bir kez başvurulabileceğinden ıslahla da saklı tutulan alacak ve/veya tazminat bölümü için asıl davanın sonuçlanmasından önce veya sonuçlanmasından sonra ek dava açılabilmesi mümkün olduğu gibi, ıslah yoluna hiç başvurulmadan kısmi davada saklı tutulan ya da açıkça feragat edilmeyen alacak veya tazminat bölümü için açılan birinci ek davada fazlaya ilişkin alacak ve/veya tazminat bölümünün saklı tutulması veya açıkça feragat edilmemesi şartı ile hukuki yarar şartının birlikte bulunması hâlinde birden fazla ek dava açılmasının kural olarak mümkün olduğunun kabul edildiği, bu durumda birinci ek davadan sonra yeniden ikinci veya üçüncü ek davanın açılması tek başına dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturmayacağı gerekçesiyle direnme kararının onanması ve ikinci ek dava kapsamındaki bakiye kâr mahrumiyeti zararının tahsili talebi yönünden Mahkemece verilen hüküm yönünden de temyiz sebeplerinin esastan incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.60. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 61. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.IV. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile HMK’ya eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan HUMK'nın 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Bozma sebep ve şekline göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,İlk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 18.02.2026 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi. "K A R Ş I O Y"Asıl ve birleşen davalar; davacı şirket tarafından çift imza ile keşide edilmesi gereken çeklerin tek imza ile keşide edilmesine rağmen davalı banka tarafından karşılıksız işlemine tâbi tutulması, başka bir ifadeyle davalı bankaya davacı şirket yetkililerince bildirilmesine rağmen yetkisiz kişi tarafından keşide edilen çekler hakkında karşılıksız olduğu gerekçesiyle işlem yapması nedeniyle davacı tarafından uğranıldığı iddia olunan maddi zararların tazmini istemlerine ilişkindir. Davacı şirket vekili asıl davada, davalı bankanın kusurlu eylemi sebebiyle ekonomik olarak zor duruma düştüğünü belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000,00 TL maddi tazminatın davalıdan tahsilini talep etmiş; yargılama aşamasında sunduğu dilekçede ise fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak işçi çıkarmak zorunda kalınması sebebiyle işçilere ödenen tazminatlar için 1.000,00 TL, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle 1.000,00 TL, temlik edilmek zorunda kalınan hakedişler sebebiyle 5.000,00 TL ve ihalelere katılamama sebebiyle 8.000,00 TL olarak taleplerini açıklamıştır. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile işçilik alacakları sebebiyle oluşan zarar talebinin reddine, diğer taleplerin ise talep açıklamasında belirtilen miktarlar üzerinden kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece taşınmazların rayici altında satılması sebebiyle uğranılan zarar ile hakedişlerin temlik edilmesi sebebiyle uğranılan zarar bakımından yönünden bozulmuş, diğer talepler yönünden davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. Böylelikle davacının ihalelere katılamaması nedeniyle oluşan zarar ile davalı bankanın eylemi arasındaki illiyet bağı sübuta ermiştir.Özel Dairenin birinci bozma kararından sonra davacı vekili aynı iddialara dayanarak, Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde 2014/381 Esas numarası ile 27.05.2014 tarihinde açtığı davada fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL ihaleler sebebiyle uğranılan zarar ile 3.000,00 TL muhtelif kamu cezaları sebebiyle uğranılan zararının tazminini talep etmiş; bu dava da asıl dava ile birleştirilmiştir.Davacı vekili daha sonra Doç. Dr. ... ve Yrd. Doç. Dr. ...’dan asıl ve birleşen davada talep edilen zarara ilişkin ayrıntılı hesaplama yapılmasına yönelik bilirkişi raporu talebinde bulunmuş; hazırlanan 07.09.2015 tarihli bilirkişi raporunda birleşen dava yönünden davacının 66.831,36 TL gecikme zammı, 17.369,02 TL idari para cezası, 11.696.732,75 TL ihalelere katılamama sebebiyle kâr kaybı olmak üzere toplam 11.780.933,13 TL zararının olduğu tespit edilmiştir. Bunun üzerine davacı taraf, Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinde 2016/212 Esas numarası ile 07.03.2016 tarihinde yeni bir dava açarak, temlik edilen hakedişler sebebiyle asıl davada talep edilen 5.000,00 TL’ye ek olarak 16.023,52 TL, muhtelif kamu cezaları sebebiyle birleşen davada talep edilen 3.000,00 TL’ye ek olarak ayrıca 81.200,38 TL, ihalelere girememe sebebiyle asıl davada talep edilen 8.000,00 TL ve birleşen davada talep edilen 10.000,00 TL’ye ek olarak ayrıca 11.678.732,75 TL'nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Bu dava, asıl dava ile birleştirilmiştir. Davacı, Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/494 Esas sayılı dosyası üzerinden yeni bir dava açarak, taşınmazların rayici altında satımı sebebiyle asıl davada talep edilen 1.000,00 TL’ye ek olarak ayrıca 9.012.400,00 TL’nin davalıdan tahsilini talep etmiştir.Mahkemece Özel Daire birinci bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda; asıl davada işçi çıkarma nedeniyle ödenen tazminatlardan kaynaklı zarar tahsili için 1.000,00 TL talepli açılan dava ile ilgili verilen red kararı, ihaleye girememekten kaynaklı 8.000,00 TL kâr mahrumiyetine ilişkin kabul kararı Yargıtay 11. Hukuk Dairesince onanmakla bu talepler yönünden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, davacının meydana gelen zararları karşılamak için tapuda kayıtlı taşınmazların rayiç değer altında satışından kaynaklanan uğranılan zarar için iddiasıyla hak ediş alacaklarının temliki nedeniyle uğranılan zararlar için açılan davaların reddine, birleşen Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/381 Esas sayılı dosyada; davacı şirketin ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davasının kabulü ile 10.000,00 TL kâr mahrumiyetinin dava tarihi olan 27.05.2014 tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, davacının bu davadaki diğer taleplerinin reddine, birleşen Ankara 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/212 Esas sayılı dosyada ihalelere girememekten kaynaklı kâr mahrumiyetine ilişkin davanın kısmen kabulü ile 7.277.984,98 TL kâr mahrumiyetinin dava tarihi olan 07.03.2016 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine, birleşen Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/494 Esas sayılı dosyada açılan davanın reddine karar verilmiştir. Bu kararın taraf vekillerince temyizi üzerine Özel Dairece; fazlaya ilişkin haklarını saklı tutan davacının gerçek zarar kalemlerini öğrendikten sonra ikinci davayı açmasında hiçbir sakınca bulunmadığı, ne var ki aynı konuda üçüncü kez dava açarak davalıyı icapsız yere her dava dosyası için ayrı vekâlet sözleşmesi yapmak zorunda bırakmak, ilâve yargılama giderine yol açmak, keza gereksiz yere emek ve mesaî harcamasına sebebiyet vermek, mahkeme erişim hakkının kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmesi gereken "yargısal taciz" mahiyetinde olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı oy çokluğuyla bozulmuştur. Bu karar üzerine İlk Derece Mahkemesince direnme kararı verilmiş, direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının ihalelere katılamamaktan dolayı uğradığını iddia ettiği kâr mahrumiyeti zararlarının tahsiline yönelik birden fazla ek dava açmasının dava hakkının kötüye kullanılması olarak kabul edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre bu talebe ilişkin olarak mahkemece bu talepler yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Buradan hareketle mahkemeye erişim hakkı, Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasanın 36. maddesine adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşmenin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Anayasa Mahkemesinin B. No: 2018/8474, 12.01.2022 § 42, B. No: 2014/13156, 20.04.2017, § 34). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasında; herkesin medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak görülmesini isteme hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (Anayasa Mahkemesinin B. No: 2018/8474, 12.01.2022 § 43, B. No: 2012/791, 07.11.2013, § 52). Mahkemeye etkili erişim hakkı, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak veya kanun yoluna başvurmak isteyen kişilerin ilgili mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirmektedir. Özellikle hukuki belirsizlikler ya da uygulamadaki belirsizlikler kişilerin mahkemeye erişim hakkını ihlâl edebilmektedir (AİHM, Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23.01.2003, § 34). Bu nedenle, mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan adil yargılanma hakkını ihlâl edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer yandan da kanunlar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı gevşeklikten kaçınmalıdırlar (AİHM, Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26.07.2007, § 29; Eşim/Türkiye, B.No: 59601/09, 17.09.2013, § 21). Bu kapsamda medeni usul hukukunun temel ilkelerinden olan ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) "Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler" başlıklı Birinci Kısım İkinci Bölümünde 24. maddeyle düzenlenen ilk ilke tasarruf ilkesi olup bu düzenleme "(1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. (2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. (3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder." şeklindedir. Anayasal koruma altında olan hak arama hürriyeti (Anayasa md. 36) ve özel hukukta asıl olan irade özgürlüğü prensibinin yargılama hukuku sahasına yansıması niteliği taşıyan tasarruf ilkesi, uyuşmazlığın doğumundan önce başlayıp uyuşmazlığın hukuki korunma talebiyle yargı önüne taşınması ve yargısal faaliyetin devamı sırasında sahip olduğu bir yetkidir. Taraflarca getirilme (HMK md. 25) ve taleple bağlılık (HMK md. 26) ilkeleriyle birlikte bir yargılamada taraf egemenliğinin kapsamını gösteren bu ilke, tarafların menfaat çekişmelerini ortaya koyması sebebiyle usulün maddi gerçeği bulma amacını gerçekleştirmesine de hizmet etmektedir. Anayasa'nın 141/son maddesi; “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir”, HMK'nın "Usul Ekonomisi İlkesi" başlıklı 30. maddesi ise;"(1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür" hükümlerini içermektedir.Usul ekonomisi ilkesi; uyuşmazlıkların en az giderle, en makul sürede ve en az emekle çözümü ve gereksiz yere dava açılmasının engellenmesi şeklinde açıklanmaktadır. Öte yandan usul ekonomisi ilkesi, madde gerekçesinde de belirtildiği üzere Sözleşmenin 6. maddesindeki adil yargılanma hakkı ile de doğrudan ilgilidir. Usul ekonomisi ilkesinde amaç; adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından olan “yargılamanın makul bir süre içinde” bitirilmesidir.Taraflar arasındaki uyuşmazlık (çekişme), bir dava ile mahkeme önüne getirildikten sonra, artık kamu yararı alanına girmiş demektir. Davanın çabuk ve basit bir biçimde görülmesinde, tarafların olduğu kadar toplumun (kamunun) da yararı vardır (Baki Kuru, Medenî Usul Hukuku El Kitabı, C.1, Ankara 2021, s. 589).Bu noktada HMK'nın 109. maddesine değinmekte yarar vardır. Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya ise kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir.Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 109. maddesi “Kısmi dava” başlığı ile ilk düzenlemesine göre;“1- Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.2-Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz.3-Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hali dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez” şeklindeki hüküm ile düzenlenmiş, daha sonra 11.04.2015 tarihli ve 29323 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 4. maddesi ile 2. fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. Kısmi dava açılabilmesinin ön koşulunu, dava yoluyla yerine getirilmesi istenen edimin bölünebilir bir nitelik taşıması oluşturur. Nitekim, HMK’nın 109. maddesinin 1. fıkrasında da, talep konusunun, yani istenen edimin, sadece niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda, kısmi dava açılması yoluna gidilebileceğine açıkça vurgu yapılmıştır. Edimin bölünüp bölünemeyeceği sorunu ise, bir usul hukuku sorunu değil; maddi hukuk sorunudur ve edimin bölünebilirliğinden maksat, niteliğinde herhangi bir değişme ve değerinde herhangi bir azalma meydana gelmeksizin kısmen ifasının talep edilebilmesidir (Süha Tanrıver, Medenî Usûl Hukuku, Ankara 2016, Cilt I, s. 574 ).Kısmi davaya ilişkin HMK'nın 109. maddesinin "Talep konusunun miktarı taraflar arasında tartışmasız ve açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz" şeklindeki 2. fıkrası 6644 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olduğundan, alacağın kaynağı ve alacağın davanın açıldığı anda tartışmalı veya açıkça belirli olup olmaması önem arz etmeksizin kısmi dava açılabilecektir. Nitekim aynı hususlar, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 24.05.2019 tarihli ve 2017/8 Esas, 2019/3 Karar sayılı kararında da vurgulanmıştır.Kısmi davada saklı tutulan alacak bölümü için, gerek kısmi dava karara bağlanmadan önce, gerekse daha sonra, ayrı bir dava açılması da usulen olanaklıdır. Uygulamada bu ayrı davaya ek dava denilmektedir. Kısmi davadan sonra açılan ek davada fazlaya dair hakların saklı tutulmuş olması ve davacının hukuki yararının bulunması koşullarının birlikte varlığı hâlinde birden fazla ek dava açılması da kural olarak mümkündür.Başka bir ifadeyle; davacı kısmi dava açtıktan sonra, geri kalan kısmın tamamını da tek bir dava ile talep etmek zorunda değildir. Davacının birden fazla kısmi dava açmasında dava hakkının kötüye kullanılması ve dürüstlük kuralına aykırılık bulunmadığı sürece, davacı aynı hukuki ilişkiden doğan alacağı için birden fazla kısmi dava açabilecektir (Pekcanıtez Usûl, Medenî Usul Hukuku, Hakan Pekcanıtez, Cemil Simil, C. 2, İstanbul 2025, s. 1551).Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) açıkça kısmi dava düzenlenmemişti. Ancak 1086 sayılı Kanun'un yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle 1086 sayılı Kanun döneminde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması" ya da "alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum" denilerek kısmi dava açılabilmesi mümkündü. Davacının bu yolda bir beyanda bulunmaksızın açtığı dava ise bir “tam dava” dır. Fazlaya dair hakların saklı tutulmaması hâlinde, geriye kalan haktan zımnen feragat edilmiş sayılır.Gelinen noktada dürüstlük kuralının açıklanmasında fayda bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir.Buna göre; dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır. Yukarıda belirtilen ilke ve kurallar, uyuşmazlıkla belirtilen hususlar ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; kısmi davada saklı tutulan alacak bölümünün ek dava ile talep edilebileceği, bir davada saklı tutulan alacak ve/veya tazminat bölümü için asıl davanın sonuçlanmasından önce veya sonuçlanmasından sonra ek dava açılabilmesinin mümkün olduğu, kısmi davada saklı tutulan ya da açıkça feragat edilmeyen alacak veya tazminat bölümü için açılan birinci ek davada fazlaya ilişkin alacak ve/veya tazminat bölümünün saklı tutulması veya açıkça feragat edilmemesi kaydıyla hukuki yararın bulunması hâlinde birden fazla ek dava açılmasının kural olarak mümkün bulunduğu açıktır. Bu durumda asıl davadan sonra yeniden birinci veya ikinci ek davanın açılması tek başına dava hakkının kötüye kullanılması olarak kabul edilemez, başka bir ifadeyle TMK'nın 2. maddesine aykırılık oluşturmaz. Ayrıca usul ekonomisi ilkesi de yargılamanın makul süre içinde, düzenli biçimde yürütülmesini ve gereksiz masraf yapılmamasını sağlamakla hâkimi yükümlü tutmuştur. Ancak somut olayın özellikleri dikkate alınarak bu ilke uygulanmalıdır. Zira birden fazla ek davanın açılması mutlak olarak bu ilkeye aykırılık oluşturmaz. Kaldı ki, bu ilkeye aykırılık her durumda tek başına dava hakkının kötüye kullanıldığı anlamına da gelmez. Bu hususun dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturması için davacının davayı sürüncemede bırakmak niyetinde olduğunu açıkça göstermesine bağlıdır. Diğer taraftan davada yargılama giderlerinin davayı kaybeden taraf üzerinde bırakılacağı kuralı mutlak bir kural olmayıp, davanın uzamasına veya masraf yapılmasına sebep olan taraf lehine karar verilmiş olsa bile yargılama giderlerinden sorumlu tutulabilir (HMK md. 327/1). Açıklanan nedenlerle, bu ilkeye aykırılık tek başına dava hakkının kötüye kullanıldığının kabulüne yeterli değildir. Aksi durum hak arama hürriyetine aykırılık oluşturacağı, bu durumun da hak ihlâline neden olabileceği gibi, doğrudan dava hakkının kötüye kullanıldığının kabul edilmesi hak sahibini tam eda davasına zorlayacağından HMK'nın 24. maddesinde düzenlenen tasarruf ilkesine de aykırılık oluşturur (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2016, s. 218).Önemle vurgulamak gerekir ki; HMK'nın 109. maddesinin 2. fıkrasının yürürlükten kaldırılmış olması, aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağını kısmi dava şeklinde talep eden davacının bu durumda kısmi dava açmaktaki korunmaya değer hukuki yararını ortaya koyması zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü davacını dava açarken hukuki yararının bulunması koşulu hâlâ dava şartıdır (HMK md. 114/1-h). Bu çerçevede dürüstlük kuralına aykırı şekilde kısmi dava açılması kabul edilmemelidir. Yine davacının alacağının küçük parçalara bölüp, her biri için ayrı dava açmasında hukuki yararı değil, aksine dava hakkının kötüye kullanılması söz konusu olacağı için kısmi dava açılamaz (TMK md. 2). Böylelikle dava hakkının kötüye kullanılmaması ve dürüstlük kuralına aykırı davranılmaması durumunda davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının bulunduğunun kural olarak kabul edilmesi gerekir (Pekcanıtez/Simil s. 1540, 1541). Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık kapsamındaki somut olaya gelince, davacı şirket davalı bankanın haksız eylemi nedeniyle ihalelere katılamadığını ve bu nedenle kâr kaybı zararının oluştuğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin talep hakkını saklı tutarak asıl dava ile 8.000,00 TL'nin tahsilini talep etmiş, kısmi dava olarak açılan ilk davada tazminat hesabı yapılmadan verilen kararın Özel Dairenin birinci bozma kararından sonra ise davacı zararı belirlenmeden fazlaya ilişkin tazminat talep hakkını saklı tutup açtığı birinci ek dava (ikinci kısmi dava) ile kâr mahrumiyeti zararının 10.000,00 TL daha talep etmiş olup, bundan sonra ise yapılan bilirkişi incelemesi ile kâr mahrumiyeti zararının 11.696.732,75 TL olduğunun tespit edilmesi üzerine ise ikinci ek davasını açıp bakiye kâr mahrumiyeti zararının tazminini talep etmiştir. Önemle belirtmek gerekir ki, davacı alacağı uğranılan kâr mahrumiyeti zararı olup belirlenmesi varsayımsal hesaplamayı ve dolayısıyla bilirkişi incelemesini gerektirmektedir. Bilirkişi marifetiyle zarar belirlendikten sonra bakiye tüm zarar ikinci ek dava ile talep edildiğine göre somut olay bakımından davacının sırf fazla avukatlık ücreti almak için alacağını kısımlara bölerek çok sayıda dava açmayı amaçladığından, HMK'da düzenlenen usul ekonomisi ilkesine aykırı hareket edildiğinden ve dolayısıyla dava hakkının kötüye kullanılmasından söz edilmesi mümkün değildir.Açık yasa hükümlerine rağmen 11.696.732,75 TL zararı belirlenen davacının bu zararı tazmin etmesine yorum yoluyla engel olmak adalet duygusunu da sarsar niteliktedir.Hâl böyle olunca aynı yöne ilişkin İlk Derece Mahkemesi direnme kararının yerinde olduğu, direnme kararının onanması ile ikinci ek dava kapsamındaki bakiye kâr mahrumiyeti zararının tahsili talebi bakımından İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm yönünden de temyiz sebeplerinin esastan incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, Özel Daire bozma kararını benimseyen saygıdeğer çoğunluk görüşüne katılmam mümkün olmamıştır. "K A R Ş I O Y"Çoğunlukla aramızda ortaya çıkan uyuşmazlık, davacının ihalelere katılamamaktan dolayı uğradığını iddia ettiği zararın tahsiline yönelik birden fazla ek dava açmasının dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturup oluşturamayacağı yönündedir. Diğer bir ifade ile uyuşmazlık, aynı sebepten doğan zararın giderimi için birden fazla kısmi dava açılmasına Türk Medeni Kanunu (TMK) md. 2 hükmünün engel olup olamayacağı hususudur. Zira bu hüküm uyarınca, herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken dürüstlük kuralına uymak zorunda olup bir hakkın açıkça kötüye kullanılması hukuk düzeni tarafından korunmaz. Hâl böyle olmakla birlikte bir hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi, somut olaya göre yapılması gerekir.Bilindiği üzere, kısmi davada saklı tutulan alacak bölümünü, yani açıkça feragat edilmeyen fazlaya ilişkin hakkı talep edebilmek Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre mümkün olup bu hususta iki usul müessesesi bulunmaktadır. Biri ıslah, diğeri ise ek davadır. Islah, aynı davada tahkikat sona erinceye kadar (HMK md. 177/1) ancak bir kez yapılabilir (HMK md. 176/2). Ek dava ise somut olarak HMK’da düzenlenmemekle birlikte, kısmi davayı düzenleyen HMK md. 109 hükmüne göre aynı hukuki ilişkiden doğan hakkın elde edilebilmesi için birden fazla kısmi dava ve dolayısıyla birden fazla ek dava açılması mümkündür. Zira, Kanun aynı konuda birden fazla kısmi dava açılamayacağı yönünde bir hüküm içermemektedir. Diğer bir ifade ile, aynı hukuki ilişkiden doğan alacak veya tazminat için birden fazla kısmi/ek dava açılmasını yasaklayan bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Nitekim hem Yargıtay Özel Daireleri hem Hukuk Genel Kurulu (HGK) hem de doktrin, kısmi davada saklı tutulan alacak bölümünün ıslahla veya ek dava ile talep edilebileceğini, bir davada ıslah yoluna sadece bir kez başvurulabileceğinden ıslahla da saklı tutulan alacak ve/veya tazminat bölümü için asıl davanın sonuçlanmasından önce veya sonuçlanmasından sonra ek dava açılabilmesinin mümkün olduğunu benimsedikleri gibi, ıslah yoluna hiç başvurulmadan kısmi davada saklı tutulan ya da açıkça feragat edilmeyen alacak veya tazminat bölümü için açılan birinci ek davada fazlaya ilişkin alacak ve/veya tazminat bölümünün saklı tutulması veya açıkça feragat edilmemesi şartı ile hukuki yarar şartının birlikte bulunması hâlinde birden fazla ek dava açılmasının kural olarak mümkün olduğunu kabul etmektedirler. Diğer bir ifade ile, aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacak ve/veya tazminatın tahsili amacıyla fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulması veya fazlaya ilişkin haktan açıkça feragat edilmemiş olmak şartı ile, hukuki yararın da bulunması hâlinde, birden fazla kısmi dava/ek dava açılmasının kural olarak mümkün olduğu hem uygulamada hem de doktrinde kabul edilmektedir (Bu hususta Yargıtay uygulaması yönünde bkz. HGK’nın 12.10.2011 tarih ve E. 4-504, K. 606; 12.10.2011 tarih ve 2011/4504-6 06... .04.2004 tarih ve 2004/4-200-227 sayılı kararları. Yargıtay (kapatılan) 17. HD’nin 11.02.2021 tarih ve 2020/77-1206 sayılı kararı; kapatılan 23. HD’nin 16.01.2015 tarih ve 2014/1015-244 sayılı kararı; kapatılan 22. HD’nin 18.04.2018 tarih ve 2017/12234-8996 sayılı kararı; 8. HD’nin 18.04.2019 tarih ve 2018/15674-4285 sayılı kararı ve 3. HD’nin 03.10.2012 tarih ve 2012/14922-20526 sayılı kararı; Doktrin yönünden bkz. Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Cilt 2, 3. Baskı, Yetkin, Ankara 2017, s. 1671 vd.; Hakan Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku,15. Bası, İstanbul 2017, s. 1006 vd. ).Bu durumda birinci ek davadan sonra yeniden ikinci veya üçüncü ek davanın açılması tek başına dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturmaz. Diğer bir ifade ile kısmi davadan sonra açılan ek davada fazlaya ilişkin haktan açıkça feragat edilmemiş olması ve hukuki yararın bulunması şartlarının birlikte bulunması hâlinde birden fazla ek davanın açılabilmesi kural olarak mümkün olduğundan, birinci ek davanın açılmasından sonra yeniden ek davaların açılması tek başına TMK md. 2 hükmüne aykırılık teşkil edemez. HMK md. 30 hükmü ile getirilen usul ekonomisi ilkesi, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli biçimde yürütülmesini ve gereksiz masraf yapılmamasını sağlamakla hâkimi yükümlü tutmuştur. Ancak somut olayın özellikleri dikkate alınarak bu ilke uygulanmalıdır. Zira birden fazla ek davanın açılması mutlak olarak bu ilkeye aykırılık oluşturmaz. Kaldı ki, bu ilkeye aykırılık her durumda tek başına dava hakkının kötüye kullanıldığı anlamına da gelmez. Bu hususun dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturması için davacının davayı sürüncemede bırakmak niyetinde olduğunu açıkça göstermesine bağlıdır. Diğer taraftan davada yargılama giderlerinin davayı kaybeden taraf üzerinde bırakılacağı kuralı mutlak bir kural olmayıp, davanın uzamasına veya masraf yapılmasına sebep olan taraf lehine karar verilmiş olsa bile yargılama giderlerinden sorumlu tutulabilir (HMK md. 327/1). O nedenle, bu ilkeye aykırılık tek başına dava hakkının kötüye kullanıldığının kabulüne yeterli değildir. Aksi durum Anayasa (md. 36) ve Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md. 6) ile teminat altına alınan hak arama hürriyetine aykırılık oluşturacağı, bu durumun da hak ihlâline neden olabileceği gibi, doğrudan dava hakkının kötüye kullanıldığının kabul edilmesi hak sahibini tam eda davasına zorlayacağından HMK md. 24 ile düzenlenen tasarruf ilkesine de aykırılık oluşturacaktır (bkz. Yılmaz, s. 1671 vd. Ayrıca bkz. Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, Legal, İstanbul 2016, s. 218, dn. 24).Birden fazla ek dava açılması kural olarak mümkün olmakla birlikte, diğer hakların kötüye kullanılması gündeme geldiği gibi, dava hakkının kötüye kullanılması da gündeme gelebilir. Diğer bir ifade ile, diğer haklar gibi dava hakkının kötüye kullanılması da söz konusu olabilir. Örneğin, bir tacirin iş ürünlerinin rakip bir şirket tarafından ticarette kullanılmasına uzun süre ses çıkarmayan hak sahibi, rakibine daha fazla zarar vermek için daha sonra haksız rekabet davası açması gibi. Belirtmeliyiz ki, konu bağlamında, birden fazla ek dava açılması da bazen dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz ve dolayısıyla dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturabilir. Kötüye kullanmanın tespitinde temel ilke kısmi davaya konu alacağın tamamının kesin olarak bilinir olup olmadığıdır. Şayet davacının alacağı kesin ve açıkça belli ise birden fazla ek dava açması elbette dava hakkının kötüye kullanılmasını oluşturabilir. Böyle bir durumda bile, kötüye kullanmadan söz edilebilmesi, davacının daha fazla avukatlık ücreti almak ve tasarruf ilkesini ihlâl etmek için alacağını kısımlara bölerek çok sayıda kısmi dava açmasına bağlı olmalıdır. Örneğin, fazla avukatlık ücreti almak için davacının 5.000,00 TL alacağı için biner liralık beş ayrı dava açmasında hukuki yarardan söz edilemez (Yılmaz, s. 1674; Pekcanıtez, s. 998). Bununla birlikte alacak kesin veya açıkça belli olsa bile eğer miktar çok yüksek ve davacının da harç vesaireyi ödeme gücü yetersizse, alacağı kısımlara bölerek birden fazla ek dava açmasında hukuki yararı bulunur ve dolayısıyla dava hakkının kötüye kullanılmasından söz edilemez. Zira bu hâlde ilk kısmi dava sonuçlandıktan sonra tahsil edilen ilk kısım kullanılarak ikinci kısmi dava açılmasına imkân tanımak hak arama hürriyetinin bir gereği olmalıdır. O hâlde dava hakkının kötüye kullanılmasının şartlarını; alacağın kesin veya açıkça belli olması, birden fazla kısmi dava açmada hukuki yarar bulunmaması ve davacının amacı olarak belirtmek mümkündür. Alacağın kesin olmaması hâlinde ise, birden fazla ek dava açılmasında kural olarak dava hakkının kötüye kullanılmasından söz edilmemesi gerekir. Bu hâlde hukuki yarar varsa ve fazlaya ilişkin alacaktan açıkça feragatte edilmemişse birden fazla ek davanın açılmasını tanımak gerekli ve zorunludur. Kesin olmayan alacaklar, tazminat alacakları ile hukuki ilişkiden doğmuş olsa bile miktarı alacaklı ve borçlu arasında tartışmalı olan ve dolayısıyla belirlenmesi bilgi, belge ve bilirkişi incelemesini gerektiren alacaklardır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Yılmaz, 1671 ilâ 1674 vd). Belirtmeliyiz ki, yaralamalar ve somut olayda olduğu gibi kesin olmayan alacaklardan tazminat alacaklarının belirlenmesi bazen uzun zaman alabilmekte zararın bir kısmı zamanla ortaya çıkmaktadır. Bu tür alacakların belirlenmesi için çoğu zaman gerçek bir veride olmayabilir ve bu nedenle tazminatlar bazen gerçek bir veriye ve hesaba göre değil varsayımsal olarak belirlenebilmek durumundadır. O nedenle böyle alacaklara ulaşmak için zorunlu olarak birden fazla ek dava açılması gerekebilmektedir. Aksi düşünce hak ihlâline sebep olabilir.Bu açıklamadan sonra uyuşmazlık kapsamında ki somut olaya gelince, davacı davalı bankanın haksız eylemi nedeniyle ihalelere katılamadığını ve bu nedenle kâr kaybı zararının oluştuğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin talep hakkını saklı tutup asıl (ilk) dava ile 8.000,00 TL'sinin tahsilini talep etmiş, kısmi dava olarak açılan ilk davada tazminat hesabı yapılmadan verilen kararın Dairemizce bozulmasından sonra ise yine davacı zararı belirlenmeden fazlaya ilişkin tazminat talep hakkını saklı tutup açtığı birinci ek dava (ikinci kısmi dava) ile kar mahrumiyeti zararının 10.000,00 TL'sini daha talep etmiş olup, bundan sonra ise yapılan bilirkişi incelemesi ile kâr mahrumiyeti zararının 11.696.732,75 TL olduğunun tespit edilmesi üzerine ise ikinci ek davasını açıp bakiye kar mahrumiyeti zararının tazminini talep etmiştir. Önemle belirtmek gerekirse, davacı alacağı uğranılan kâr mahrumiyeti zararı olup belirlenmesi varsayımsal hesaplamayı ve dolayısıyla bilirkişi incelemesini gerektirmektedir. Bilirkişi marifetiyle zarar belirlendikten sonra bakiye tüm zarar ikinci ek dava ile talep edildiğine göre somut olay bakımından davacının sırf fazla avukatlık ücreti almak için alacağını kısımlara bölerek çok sayıda dava açmayı amaçladığından ve HMK md. 24 hükmü ile düzenlenen tasarruf ilkesine aykırı hareket edildiğinden ve dolayısıyla dava hakkının kötüye kullanılmasından söz edilmesi doğru olamaz. Dava hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı değerlendirilirken tarafların mevcut hukuk uygulamaları karşısındaki harekât tarzının ve hukuki öngörülebilirliğin de dikkate alınması gerekir. Davacının ek davaları açtığı tarihte asıl davanın Yargıtay incelemesinden geçtiği ve o tarihte Yargıtay uygulamasının, bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı yönünde olduğu, bu durum dikkate alındığında yaşanan tereddüde dayanarak davacının ek dava açmasının makul bir seçenek olduğu anlaşılmakta olup, bu durumun da dikkate alınması gerekir. Bu durumda, ikinci ek davanın açılması için gerekli olan fazlaya ilişkin talep hakkının saklı tutulması veya fazlaya ilişkin haktan açıkça feragat edilmemiş olması, alacağın kesin olmaması ve dolayısıyla belirlenmesi mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılmasını gerektirdiğinden hukuki yarar şartlarının somut olayda bulunduğunun kabulü gerekmektedir.Tüm bu hususlar dikkate alındığında, TMK’nın 2. maddesine dayanan dava hakkının kötüye kullanılması ilkesinin koşullarının olayda gerçekleşmediği açık olup, aksinin kabulü, yargılama ekonomisi ilkesine aykırılık oluşturacağı gibi aynı zamanda Anayasanın 34. maddesinde yer alan hak arama hürriyeti ve yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının ihlâline sebebiyet verecektir. Hâl böyle olunca, Direnme Kararının ONANMASI ile ikinci ek dava kapsamında ki bakiye kâr mahrumiyeti zararının tahsili talebi yönünden Mahkemece verilen hüküm yönünden de temyiz sebeplerinin esastan incelenmesi için dosyanın özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun dava hakkının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle Direnme kararının BOZULMASI yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılmamaktayız.