11. Ceza Dairesinin, on iki yaş altı mağdurun algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanma suçunda irade unsurunun tespiti ve eylemin dolandırıcılık mı yoksa hırsızlık mı olduğu tartışması.
Özet: Bu hukuki evrak, 10 yaşındaki bir çocuğun cep telefonunu düşük bedelle elde ettiği iddiasıyla "kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle dolandırıcılık" ile suçlanan sanığın durumu üzerinden dolandırıcılık suçunun unsurlarını incelemektedir; dolandırıcılığın, mağdurun hile ile aldatılmış bir iradeyle malvarlığı üzerinde tasarrufta bulunmasını gerektirdiği belirtilirken, on iki yaşını doldurmamış çocukların Türk Ceza Kanununun 31/1. maddesi uyarınca fiillerinin anlam ve sonuçlarını kavrama kapasitesine sahip olmadıkları kabul edildiğinden, bu yaştaki bir mağdurun iradesinin hile ile sakatlanamayacağı ve dolayısıyla eylemin dolandırıcılık değil, koşulları varsa hırsızlık suçunu oluşturacağı ifade edilmiştir.
11. Ceza Dairesi         2021/28784 E.  ,  2026/4557 K.
"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi

SAYISI : 2013/274 E., 2015/363 K.
SUÇ : Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak
suretiyle dolandırıcılık
HÜKÜM : Mahkûmiyet
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama
Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteğinin süresinde olduğu, temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:
Suç tarihinde on yaşında olan katılanın, piyasa değeri 60,00-100,00 TL aralığındaki cep telefonu ile oynarken gezindiği sırada sanıkla karşılaştığı, sanığın katılana telefonunu satmasını teklif ettiği, katılanın piyasa değerini bilmediği telefonu için 20,00 TL istediği, sanığın ise 5,00 TL teklif ettiği, yaşı küçük katılanın da bu bedel karşılığında cep telefonunu sanığa teslim ettiği iddia olunan ve sanığa 5237 sayılı TCK'nın 158/1-(c) maddesinde yer verilen kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle dolandırıcılık suçunun isnat edildiği somut olayda suç vasfının tespitinde hareket noktasını dolandırıcılık suçunun unsurları oluşturmaktadır.
5237 sayılı TCK'nın 157/1 maddesinde dolandırıcılık; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağla[mak]” şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre fail veya bir başkasına yarar sağlanmasına yol açan hileli davranışlarla mağdurun aldatılması ve bunun, mağdurun malvarlığı üzerinde gerçekleştirdiği tasarrufla birleşmesi gerekmektedir. Bu suç tipini hırsızlıktan ayıran temel özellik dolandırıcılık fiiliyle elde edilen haksız menfaatin fail tarafından doğrudan alınmaması; mağdurun, iradesini etkileyen hile etkisi altında kalarak malvarlığı üzerinde tasarrufta bulunmasıdır. Mağdurun, failin ortaya koyduğu vakıaların doğruluğuna kanaat getirip bu inançla malvarlığı üzerinde fail veya bir başkası lehine tasarrufta bulunması, dolandırıcılık suçunda aldatma ile zarar arasındaki nedensellik bağını kurmaktadır. Bu nedenle dolandırıcılık suçunda korunan hukuki değer yalnızca malvarlığı değil, aynı zamanda mağdurun malvarlığına ilişkin karar verme serbestisi, başka bir ifadeyle irade özgürlüğüdür. Buna karşın hırsızlık suçunda fail, başkasına ait taşınır malı, zilyedinin rızası olmaksızın bulunduğu yerden alır ki bu suç tipinde belirleyici olan, hile sonucu mağdurda oluşturulmuş bir tasarruf iradesi değil; zilyedin rızasının yokluğudur. Dolayısıyla dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için hile ile sakatlanabilecek bir iradenin varlığı tipikliğin zorunlu unsurunu teşkil eder.
Dolandırıcılık suçunda aranan irade unsuru, 5237 sayılı TCK'nın 158/1-(c) hükmünde yer verilen kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle işlenen nitelikli hâl bakımından daha da belirleyicidir. Söz konusu düzenleme bizzat kanun koyucunun, dolandırıcılık suçunda salt objektif bir aldatılabilirlik ölçütüyle yetinmediğini, muhatabın bilişsel durumunu, yani irade oluşum kapasitesini önemseyen bir yaklaşımı benimsediğini göstermektedir. Hükmün lafzı, sistematik konumu ve amacı birlikte değerlendirildiğinde, bu düzenleme ile mağdurun sahip olması gereken özellik, algılama yeteneğinin tamamen ortadan kalkmış olması değil; algılama yeteneğinin “zayıf” olmasıdır. O hâlde algılama yeteneğinin hiç bulunmadığı hâllerde aldatmadan söz edilemeyeceği, çünkü ortada hileyle fesada uğratılabilecek bir iradenin mevcut olmadığı, olayı ve eylemi algılayamayan kişilerden hile ile rıza alınmasının mümkün olmadığı sonucuna varılmaktadır. Bu itibarla, algılama yeteneğinin tamamen yokluğu hâlinde 5237 sayılı TCK'nın 158/1-(c) hükmü uygulama alanı bulmayacak ve suç vasfı, koşulları varsa hırsızlık suçuna dönüşecektir.
On iki yaşından küçük olan mağdurlar bakımından mesele, yalnızca “algılama yeteneğinin zayıflığı” olmaktan çıkmakta; doğrudan doğruya “hile ile sakatlanabilecek bir iradenin bulunup bulunmadığı” sorununa dönüşmektedir. 5237 sayılı TCK'nın 31/1 maddesinde, fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış çocukların ceza sorumluluğunun bulunmadığı düzenlenmiştir. Her ne kadar bu hüküm doğrudan failin kusur yeteneğine ilişkin olsa da Yargıtay uygulamasında söz konusu yaş eşiğinin, yaşı küçük mağdurun yaptığı hareketlerin anlam ve sonuçlarını kavrama kapasitesine ilişkin değerlendirmede de güçlü bir normatif referans olarak kullanıldığı görülmektedir. Nitekim Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesinin müstakar kararlarında (19.12.2013 T., 2012/9230 E., 2013/20477 K.; 05.05.2014 T., 2012/16526 E., 2014/8789 K.; 20.04.2015 T., 2015/5672 E., 2015/23967 K.; 15.10.2015 T., 2015/13973 E., 2015/30118 K. vd.) ceza sorumluluğu bulunmayan on iki yaşını bitirmemiş çocukların ve tam akıl hastalarının hareketlerinin anlam ve sonuçlarını bilemeyecek durumda olduklarının kanunen kabul edilmesi karşısında, bu mağdurların iradelerinin sakatlandığından, başka bir ifadeyle hileli davranışlarla aldatıldıklarından bahsedilemeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle bu mağdurlara karşı işlenen ve görünüşte teslim içeren olaylar, hile ile yönlendirilebilir bir tasarruf iradesi üzerine kurulmadığından suç vasfı dolandırıcılık değil hırsızlık olarak tayin edilmiştir.
Bu açıklamalar somut olaya uygulandığında; sanığın, suç tarihinde on yaşında olan katılana yönelik eylemi neticesinde görünüşte bir teslim bulunmakta ise de katılanda, ceza hukuku bakımından itibar edilebilir nitelikte bir iradenin varlığından söz edilemeyeceği; zira sanığın, mağdurun zayıflamış algılama yeteneğini değil; dolandırıcılık suçunun unsuru olan “algılama” yeteneğinin yaş küçüklüğü nedeniyle henüz oluşmadığı bir durumu kullandığı; sanığın, hile ile sakatlanabilecek bir iradeye sahip olmayan mağdura karşı gerçekleştirdiği eylem neticesinde, mağdurun aldatılmış iradesine dayanan bir malvarlığı tasarrufundan değil; rıza bulunmaksızın taşınır malın mağdurun zilyetliğinden çıkarılmasından söz edilebileceği belirlendiğinden, sanığa isnat olunan eylemin bu hâliyle 5237 sayılı TCK'nın 141/1 maddesi kapsamında yer verilen hırsızlık suçunun yasal unsurlarını taşıyacağı anlaşılmakla,
Yargılama konusu hırsızlık suçu için 5237 sayılı TCK’nın 141/1 maddesi uyarınca belirlenecek cezanın türü ve üst haddine göre aynı Kanun’un 66/1-(e) hükmü gereği 8 yıllık olağan ve 67/4 maddesi uyarınca 12 yıllık olağanüstü dava zamanaşımı sürelerinin öngörüldüğü, zamanaşımını durduran bir nedenin bulunmadığı da gözetildiğinde, suç tarihinden temyiz inceleme tarihine kadar 12 yıllık olağanüstü dava zamanaşımı süresinin gerçekleşmiş olduğu belirlenmekle, sanık müdafiinin temyiz talebi bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'un 321/1 maddesi gereği BOZULMASINA, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 322/1-1 maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak sanık hakkındaki kamu davasının 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi gereği gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle DÜŞMESİNE,
27.04.2026 tarihinde karar verildi.