Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunan Özel Sağlık Kuruluşları Yönetmeliğinin Diş Hekimi Ortaklığı ve Çeşitli İşletme Hükümlerinin Hukuka Aykırılığı İddiasıyla İptal Davası
Özet: Bir birlik, 06/10/2022 tarihli Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelikin 5. maddesinde yer alan "ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket" ibaresi başta olmak üzere birçok madde, fıkra ve ekinin hukuka aykırı olduğunu iddia ederek iptalini istemektedir; davacı, yönetmeliğin sağlık hizmetlerini ticaret konusu yapmasına, diş hekimi dışındaki kişilerin bu kuruluşlarda ortaklık kurmasına izin vermesine, önceki yargı kararlarına aykırı düzenlemeler içermesine ve kamusal bir gereklilik olmaksızın bu tür yetkilendirmeleri yapmasına karşı çıkarak, sağlık hizmetlerinin diş hekimi mesleğini icra edenler tarafından açılması gerektiği ilkesine vurgu yapmaktadır.
Danıştay 10. Daire Başkanlığı         2022/7941 E.  ,  2025/5537 K.
"İçtihat Metni"

T.C.

D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2022/7941
Karar No : 2025/5537
DAVACI : ... Birliği
VEKİLİ : Av. ...
DAVALI : ... Bakanlığı / ANKARA
VEKİLİ : Huk. Müş. Av. ...
DAVANIN_KONUSU : 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 5. maddesinin 3. fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4. fıkrasının, 6. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi ile 3. fıkrasının 2. cümlesinin, 10. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresinin, 11. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresinin, 15. maddesinin 6. fıkrasının, 18. maddesinin 5. fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresinin, 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümlelerinin, 22. maddesinin 8. fıkrasının 1. cümlesinin, 23. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yapılacak tüm müdahaleler için” ibaresinin ve anılan Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 4. maddesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresinin, 5. maddesinde yer alan “blok veya kata ait" ve "müellif onaylı" ibarelerinin, 7. maddesinde yer alan “Mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu” ibaresinin, Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nin "Merkez" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi ve "Hastane" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresinin, Ek-10/a "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Muayenehane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 6., 28., 38., 59., 61., 64. satırlarının, Ek-10/b "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Poliklinik Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 4., 31., 47., 68., 70., 73. satırlarının, Ek-10/c "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Merkez Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 3., 53., 70., 92., 94., 97. satırlarının, Ek-10/d "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Hastane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 8., 49., 70., 92., 94., 97. satırlarının hukuka aykırı olduğu iddia edilerek; 13. maddesinin 3. ve 5. fıkralarının, Ek-10/b'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 49., 50., 51., 52. satırlarının, Ek 10/c'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 72., 73., 74., 75. satırlarının, Ek 10/d'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 71., 72., 73., 74. satırlarının eksik düzenleme nedeniyle iptaline karar verilmesi istenilmektedir.
DAVACININ_İDDİALARI : Davacı tarafından, genel hukuka aykırılık iddiaları olarak, dava konusu Yönetmelik ile yürürlükten kaldırılan mülga Yönetmeliğin bazı maddelerinin Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin 31/05/2018 tarih ve E:2015/1803, K:2018/5514 sayılı kararı ile iptal edildiği, anılan davada iptal istemi reddedilen pek çok hükümle ilgili de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca bozma kararı verildiği, yargı kararları ile iptal edilen bazı kuralların yine benzer şekilde düzenlendiği, sağlık hizmetlerine erişim için gerekli olan kamusal desteğin sağlanmasından, sağlık hizmetlerinin ülke çapında yaygın ve erişilebilir şekilde sunulmasına kadar çeşitli önlemlerin alınması suretiyle ağız ve diş sağlığı hizmetlerine erişimin artırılmasının, sağlıklı bir toplum oluşturulmasında önemli yerinin olduğu, ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin ticaret konusu olmasına, diş hekimi dışındaki kişilerin de sahibi olduğu büyük sağlık kuruluşlarının desteklenmesine yol açabilecek düzenlemeler yönünden önceki Yönetmelikle aynı yaklaşıma sahip dava konusu Yönetmeliğin kamu yararına aykırı olduğu; 5. maddenin 3. fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4. fıkrası yönünden, ağız ve diş sağlığı hizmeti verecek sağlık kuruluşlarının ancak ve sadece diş hekimleri tarafından açılabileceği, sağlık kuruluşlarının, özel bir kanuni düzenleme olmadığı takdirde, işin doğası gereği, o sağlık kuruluşunda sunulacak ana faaliyet konusunda mesleğini uygulamaya yetkili kişiler tarafından açılabileceği, burada verilen hizmeti sunma yetkisine sahip olmayan kişiler tarafından açılabilmesinin, ancak yasal bir düzenlemeyle yapılabileceği, yönetmelikle bu alanın düzenlenmesinde herhangi bir kamu yararı bulunmadığı, ağız ve diş sağlığı merkezine diş hekiminden başkasının ortak olması için kamusal bir gereklilik bulunmadığı, ülkemizde özel ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin yaygın olarak muayenehanelerde ve polikliniklerde sunulduğu, özel ağız ve diş sağlığı merkezlerinin (ADSM) toplumun sağlık hizmetine erişimi bakımından mevcut sistemi geliştiren bir katkı sunmadığı, hastaların sağlık hizmetine zaten rahatlıkla erişebileceği kamu ve özel sağlık kuruluşlarının bulunduğu yerlerde kurulduğu, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunmak üzere hastane adıyla sağlık kuruluşu açılabileceği ve bu sağlık kuruluşunun diğer hususi hastaneler gibi hekim ve diş hekiminden başkaları tarafından açılabileceğinin belirtildiği, ancak bu hastanenin niteliklerine bakıldığında tek bir hasta yatağının dahi olmadığı, yatırılarak hasta tedavisinin amaçlanmadığı, bütünüyle ayakta hasta tedavisine yönelik hizmetlerin sunulacağının anlaşıldığı, bu durumda, özel hastane niteliği taşımayan bir yapıya hastane denilmek suretiyle, sahipleri arasında hiç diş hekimi olmayan bir şirketin ayakta ağız ve diş sağlığı hizmeti vermek üzere sağlık kuruluşu açmasına imkan sağlandığı, bu düzenlemenin üst norm niteliğindeki Kanuna açıkça aykırı olduğu, özel hastaneler sağlık kuruluşu olmasına karşın, 1933 yılındaki sağlık hizmeti gereksinimi ile sermaye birikimi gözetilerek, sağlık meslek mensubu dışındaki kişiler tarafından da açılabileceğine 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu ile izin verildiği, sağlık mesleği mensuplarının sermaye birikimi ve ülkemizin özel hastane gereksinimi güncel olarak ayrıca değerlendirilebilir ise de 2219 sayılı Kanun sebebiyle, özel hastanelerin hekim ve diş hekimlerinden başka kişiler tarafından da açılabileceği, muayenehane, poliklinik ve merkez gibi ayakta teşhis ve tedavi hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarının, 1219 sayılı Kanun'daki düzenleme gereğince, ancak ilgili sağlık hizmetini sunma hak ve yetkisine sahip olan kişiler tarafından açılabileceği, aynı şekilde, niteliksel olarak hastane olmayan bir sağlık kuruluşunun ismen hastane olarak adlandırılmasıyla herkes tarafından açılabilir şekilde tanımlanmasının hukuka aykırı olduğu; 6. maddenin 2. fıkrasının 2. cümlesi ile 3. fıkrasının 2. cümlesi, 10. maddenin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresi, 11. maddenin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresi yönünden, merkez ve hastane için zorunlu tutulan asgari büyüklüğün, burada sunulacak hizmetin niteliği bakımından gerekli olmasının gerektiği, merkez ve hastanede sunulması planlanan hizmet için tanımlanmış asgari fiziksel alanlara bakıldığında, 1000-2500 m2 büyüklüklere gerek olmadığı, bu alanların büyüklüğünün söz konusu sağlık kuruluşlarının açılmasını zorlaştıracağı, aynı şekilde, merkez için en az on adet muayene odası, hastane için en az yirmi beş adet muayene odası bulunması zorunluluğunun bu sağlık kuruluşlarında sunulması planlanan sağlık hizmeti ile ilgisinin bulunmadığı, Yönetmeliğin ekinde yer alan 'Ek-5 Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi'ne göre, merkez 5 diş hekimiyle faaliyet gösterebilir iken en az 10 muayene odasının zorunlu tutulması, hastane 10 diş hekimiyle faaliyetini sürdürebilir iken 25 muayene odasının zorunlu tutulmasının haklı bir yanının bulunmadığı; 15. maddenin 6. fıkrası yönünden, Yönetmelikte belirtilen nitelikler uyarınca, merkezin biraz daha büyüğü olarak tanımlanmış olan hastanenin de poliklinik ve merkez ile aynı hukuksal statü içinde değerlendirileceği, 1219 sayılı Kanun'un 43. maddesindeki “Bir diş tabibi veya dişçinin müteaddit yerlere muayenehane açarak icrayı sanat etmesi memnudur.” hükmüyle diş hekimlerinin birden fazla yerde muayenehane veya benzeri sağlık kuruluşu açmalarının yasaklandığı, kamu yararı ve hizmet gereklerini hedeflemeyen dava konusu düzenlemenin, sağlık hizmetlerinin kâr gayesiyle yürütülmesini hedeflediği; 18. maddenin 5. fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresi yönünden, diş hekimlerinin birden çok özel sağlık kuruluşunda çalışmalarının 1219 sayılı Kanun'un 12. maddesinde düzenlendiği, buna göre, maddede belirlenen gruplar içinde kalmak koşuluyla diş hekiminin birden çok özel sağlık kuruluşunda çalışmasının mümkün olduğu, dava konusu düzenlemede, özel bir sağlık kuruluşunda çalışan diş hekiminin ikinci bir sağlık kuruluşunda da mesleğini yürütebilmesi için “tam zamanlı olarak çalışan” olması şartının getirildiği, bu şartın varlığının, bir özel sağlık kuruluşunda kısmi zamanlı çalışan diş hekiminin ikinci bir sağlık kuruluşunda çalışmasının önünde engel oluşturabilecek şekilde yorumlanıp uygulanabileceği, oysa, bir diş hekiminin ikincil bir çalışma yapabilmesi için ilk çalıştığı yerin tam zamanlı olması şeklinde bir şartın kanunda olmadığı, böyle bir şartın hizmetin gerekleriyle de açıklanamayacağı, önceki Yönetmelikte yer alan benzer bir düzenleme ile ilgili olarak Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesince de iptal kararı verildiği; 22. maddenin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri yönünden, hasta kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasına ilişkin zorunluluk getirilmesine imkan veren bir üst norm bulunmadığı, verilerin korunmasına ilişkin önlemlerin alınması şartıyla kayıtların elektronik ortamda veya kağıt ortamında tutulmasının mümkün olduğu, ancak buna ilişkin tercih ve takdirin ilgili diş hekimine ait olduğu, hasta kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasının, sağlık kuruluşu açılmasında zorunlu cihazlardan farklı olarak bilgisayar teminini de gerektirdiği, ilave külfetlerin tamamının da diş hekimine yüklendiği, sağlık hizmetlerini geliştiren bir yanının da bulunmadığı, kişisel sağlık verilerinin ilgilinin rızası dışında işlenebilmesinin 6698 sayılı Kanun'un 6. maddesinin 3. fıkrasında amaç ve kişi yönünden çok katı biçimde sınırlandırıldığı, kişisel sağlık verilerinin otomatik işleme tabi tutulması niteliğindeki dava konusu hükmün, 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'na göre sağlık gibi özel nitelikli verilerin işlenmesinde uyulacak önlemleri belirlemekle yetkili olan Kişisel Verileri Koruma Kurulundan görüş alınmadan yürürlüğe konulmasının da hukuka aykırı olduğu, hastaların kişisel sağlık verilerinin anonimleştirilmeden merkezi sağlık veri sistemine aktarılmasına yönelik zorunluluk getiren bütün düzenlemelerin Danıştay ve idare mahkemelerinin pek çok kararıyla iptal edildiği; 22. maddenin 8. fıkrasının 1. cümlesi ile Yönetmeliğin eki Ek-10/a "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Muayenehane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 38. satırı, Ek-10/b "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Poliklinik Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 47. satırı, Ek-10/c "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Merkez Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı, Ek-10/d "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Hastane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı yönünden, söz konusu Yönetmelikte temel kural olarak reçetenin e-reçete olarak düzenlenmesinin belirlendiği, bu düzenlemeyle, elektronik reçetenin kesin bir zorunluluk olmadığının anlaşıldığı, ancak Yönetmeliğin ekindeki yaptırım uygulama formlarında elektronik reçete kullanılmamasının, uyarmadan faaliyetin geçici olarak durdurulmasına kadar varan yaptırımlara tabi tutulduğu, kişisel sağlık verilerinin merkezi sistemde toplanması amacının bir parçası olarak ortaya çıkan elektronik reçetenin sağlık hizmetlerini geliştiren veya hastanın sağlık hizmetine erişimini kolaylaştıran bir yanının bulunmadığı; 23. maddenin 2. fıkrasında yer alan “yapılacak tüm müdahaleler için” ibaresi ile Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 64. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 73. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 97. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 97. satırı yönünden, sağlık hizmetlerinde hastaya müdahalenin hukuka uygunluk sebeplerinden birinin de hastanın yapılacak işe aydınlatılmış şekilde onam vermesi olduğu, bu bakımdan, hastaya yapılacak bütün müdahalelerde, yapılacak işin hastanın anlayabileceği şekilde anlatılması suretiyle onamının alınması gerektiğinde kuşku bulunmadığı, ancak dava konusu Yönetmelik kuralının, söz konusu rızanın bir forma bağlı olarak alınmasını mecbur tuttuğu, bu kural uyarınca, yapılacak her müdahale için hastadan yazılı şekilde onam alınmasının gerektiği, böyle bir uygulamanın pratik olarak mümkün olmadığı gibi gerekli de olmadığı, bu konudaki kanuni düzenleme olan 1219 sayılı Kanun'un 70. maddesi uyarınca sadece büyük cerrahi ameliyelerde hasta onamının yazılı olmasının şart olduğu, diş hekimliğinde hastaya yapılan ve büyük cerrahi ameliye kapsamına girmeyen çok sayıda tıbbi işlem bulunduğu, bunların bir form şeklinde olmasını gerektiren yasal bir şart bulunmadığı, söz konusu kurala aykırılığa da para cezasından faaliyet durdurma yaptırımlarına kadar ceza öngörülmüş olmasının da hukuka açıkça aykırı olduğu, zira, 1219 sayılı Kanun'un 70. maddesinde, hastadan onam alınmasına ilişkin kurala aykırılığın yaptırımının idari para cezası olarak belirlendiği, Kanunda belirlenmiş olan bir hususun yönetmelikle değiştirilemeyeceği; Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 4. maddesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresi, 5. maddesinde yer alan “blok veya kata ait" ve "müellif onaylı" ibareleri yönünden, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda, plan ve projelerin korunmasıyla yapıların/mimarlık eserlerinin korunmasının farklı şartlara ve hukuki sonuçlara bağlandığı, mimari projenin korunabilmesi için projenin özgün bir nitelik taşıması, mimari yapının korunabilmesi içinse estetik nitelikte olmasının gerektiği, herhangi bir özellik taşımayan yapılarda mimari bir telif söz konusu olmadığından, mimari planların müellif mimarın onayıyla birlikte istenmesinin yasal bir temelinin bulunmadığı, mevcut binaların mimari projesini çizmiş mimarın bulunmasına ilişkin de ayrı bir zorluk olduğu, haklı bir nedeninin bulunmadığı, Bakanlığın 03/11/2022 tarih ve 781 sayılı yazısında, bu Yönetmelikten sonra, müellif onaylı olarak temin edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, kurulması planlanan sağlık kuruluşunun uygulama projesini çizen yetkili mimar tarafından onaylanmış mimari projenin kabul edilebileceğinin belirtildiği, ancak, bu yazının, yapının kullanım özelliklerini gösteren planların neden mutlaka bir mimar tarafından onaylanması gereğine cevap içermediği, ayrıca, 5. maddede müstakil olmayan binalarda açılacak sağlık kuruluşları bakımından sağlık kuruluşunun bulunduğu kata ait tüm alanların ne amaçla kullanıldığını gösterir müellif onaylı mimari planlar, muayenehaneler için de tüm kullanım alanlarını gösterir krokinin istendiği, binanın bir katında ve kattaki bağımsız bölümlerden sadece birinde açılacak sağlık kuruluşu için neden bütün kata ait tüm alanların kullanım durumunun Bakanlık tarafından bilinmek istendiğinin anlaşılamadığı, kattaki diğer bağımsız bölümlerin kullanım amaçlarının sağlık kuruluşu tarafından bilinemeyeceği/belirlenemeyeceği; Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 7. maddesinde yer alan “Mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu” ibaresi yönünden, ülkemizde, diş hekimliği hizmetinin özel olarak sunulmasındaki en yaygın hizmet sunum biçimi olan muayenehanenin 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu'nun 24. maddesinin tanıdığı istisna uyarınca mesken nitelikli bağımsız bölümlerde de açılabildiği, burada genellikle bir ya da iki diş hekiminin apartmandaki bir dairede hizmet sunduğu, hasta yoğunluğunun fazla olmadığı, benzer şekilde, iki diş hekiminin çalıştığı poliklinik veya beş diş hekiminin çalıştığı merkezin de müstakil binada açılması şart olmayan sağlık kuruluşları olduğu, bu yönüyle muayenehaneler ve diğer sağlık kuruluşlarının, içinde yer aldığı binaya tâbi oldukları, bu sağlık kuruluşlarının doğal afetlere karşı tedbirliliği, içinde yer aldığı binanın sahip olduğu özelliklerle sınırlı olduğu, bu konuda muayenehane içinde 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uyarınca alınabilecek önlemlerin bulunduğu, ayrıca, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca ana yapıda bağımsız bölüm sahiplerinin ortak alanları birlikte kullandıkları ve ortak alanlara ilişkin tek başına tasarrufta bulunamadıkları, bir başka anlatımla, binanın depreme dayanıklılığının tespiti için kolonlardan karot alınması ya da depreme karşı gerekli önlem bağlamında örneğin kolon güçlendirmelerinin yapılması gerektiğinde diğer kat maliklerinin bu duruma rıza göstermesinin gerektiği, binanın bir parçasında sağlık tesisi açılabilmesi için binanın diğer bölümlerinde yer alan bağımsız bölüm maliklerinin dairelerinin delik deşik edilmesine rıza göstermeyecekleri, deprem güvenlik raporu alınması istendiğinde, bu tedbirlerin bağımsız bölümle sınırlı olmasının da mümkün olmadığı, binalara inşaat bittiğinde geçerli kurallara göre kullanma izni verildiği, yapıldığı tarihteki kurallara göre gerekli izinlerin verildiği binada şimdi muayenehane ve diğer sağlık kuruluşlarının açılması istendiğinde deprem güvenlik raporu istenmesinin, Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik'ten önce yapılmış binalarda muayenehane de dahil diş hekimliği hizmeti verecek herhangi bir sağlık kuruluşunun açılmasını fiilen imkansız hale getirdiği, halen kullanılmakta olan bir binanın bir dairesinde muayenehane açmak isteyen bir diş hekiminin binanın tamamını ilgilendiren bir denetleme yapma yükümlülüğüne tabi tutulmasının hakkaniyete uygun olmadığı, nitekim, Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin benzer kuralının iptali istemiyle açılan davada iptal kararı verildiği; Yönetmeliğin eki Ek-10/a’da yer alan Formun 59. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 68. satırı, Ek 10/c'de yer alan 92. satırı, Ek 10/d'de yer alan Formun 92. satırı yönünden, Yönetmeliğin 26. maddesinde, sağlık kuruluşlarında ortaya çıkan atıklarla ilgili olarak Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre gerekli tedbirlerine alınması gerektiğinin düzenlendiği, ancak Yönetmeliğin ekindeki Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formunda bambaşka bir yönetmelik belirtilerek ona da uyulması gerektiği, aksi takdirde yaptırım uygulanacağının belirtildiği, burada belirtilen Yönetmeliğin 02/04/2015 tarih ve 29314 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Atık Yönetimi Yönetmeliğinin 27. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığı, yürürlükte olmayan bir kurala uyulması söz konusu olmadığından buna bağlı yaptırım tarif edilmesinin de hukuka uygun olmadığı; Yönetmeliğin eki Ek-10/a’da yer alan Formun 6., 28. ve 61. satırları, Ek-10/b'de yer alan Formun 4., 31. ve 70. satırları, Ek 10/c'de yer alan Formun 3., 53. ve 94. satırları, Ek 10/d'de yer alan Formun 8., 49. ve 94. satırları yönünden, Yönetmeliğin ekinde, sağlık kuruluşlarının denetlenmesinde yararlanılacak ve Yönetmeliğe aykırı fiillerin tespitinde uygulanacak idari yaptırımların gösterildiği çizelgelerin bulunduğu, bazı fiillerin kesin belirlilik taşımadığı, fiiller ile yaptırımlar arasında dengesizliklerin bulunduğu, 'Sağlık kuruluşunda yetkisiz kişilerce sağlık hizmeti sunuluyor mu?' şeklindeki soruda geçen yetkisiz kişinin, diş hekimliği yapmaya yetkili olmayan kişi olduğu, söz konusu fiilin, 1219 sayılı Kanun'un 41. maddesine göre üç yıldan beş yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası gerektiren suç olduğu, bu fiil sebebiyle uygulanacak yaptırımın, sağlık kuruluşunun faaliyetinin bir ay süreyle durdurulması olarak belirlendiği, 'Diş hekimlerinin uzmanlık belgesine sahip olmamalarına karşın uzman olduklarını ilan ederek mesleğini icra ediyor mu?' sorusunun karşılığındaki yaptırımın da yetkisiz kişinin sağlık hizmeti sunmasıyla aynı şekilde bir ay süreyle sağlık kuruluşunun faaliyetinin durdurulması olarak belirlendiği, oysa bu fiilin 1219 sayılı Kanun'un 39. maddesinde tanımlandığı, aynı Kanun'un 44. maddesinde de idari para cezası ile cezalandırılmasının öngörüldüğü, diş hekimi olan kişiye, uzman olmadığı halde kendisini uzman gibi ilan ettiği için diş hekimi olmayan kişinin sağlık hizmeti sunmasıyla aynı cezanın verilmesinin ölçüsüz olduğu, Kanunda belirlenmiş cezanın da aşıldığı, Sağlık Bakanlığının görev alanı dışında kalan hususlarda da denetim yetkisi tanınarak buna bağlı yaptırımlar belirlendiği, 'Sağlık kuruluşunda sigortasız personel çalıştırılıyor mu?' sorusunun sorulduğu, bunun tespiti halinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına bildirimde bulunulacağının belirtildiği, Bakanlığın görev alanında olmayan bir hususun Bakanlık görevlileri tarafından denetlenmesinin hukuka aykırı olduğu, 'Sağlık kuruluşunda adli özellik arz eden her türlü müdahalenin yetkili makamlara bildirimi yapılıyor mu?' sorusunun sorulduğu, karşılığında idari para cezasından sağlık kuruluşunun faaliyetini durdurmaya kadar giden yaptırımlar belirlendiği, söz konusu cümlede geçen “Adli özellik arz eden” kavramının ne olduğunun tam belli olmadığı, söz konusu fiilin Sağlık Bakanlığı tarafından ayrıca denetlenmesini gerektiren sebep ve buna imkan veren görev hususunun anlaşılamadığı; Yönetmeliğin eki Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nin "Merkez" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi ve "Hastane" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi yönünden, merkez ve hastane için belli sayıda uzman diş hekimi gerekliliğinin hizmet sunumuyla ilgilisinin olmadığı, merkez ve hastanelerin fonksiyon olarak diğer sağlık kuruluşlarından farklılaştırılmadığı, buna rağmen açılabilmeleri için uzman diş hekimlerinin varlığının aranmasının hukuka aykırı olduğu, bir kişinin diş hekimi olarak çalışabilmesinin şartları ile yetkilerinin yasayla belirlendiği, 1219 sayılı Kanun'un 30. maddesinde, ülkemizde diş hekimliği yapabilmek için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak ve diş hekimliği fakültesinden mezun olmak gerektiğinin belirtildiği, anılan Kanun'a göre diş hekimliğinin dokuz ayrı alanında uzmanlık eğitimi yapılabildiği, ancak uzmanlıkların varlığının diş hekimliği yetki alanını daraltmadığı, uzman olmayan diş hekimlerinin, uzmanlık alanındaki işleri yapmasının yasak olmadığı, sağlık kuruluşları için uzman diş hekimi zorunluluğu getirilmesinin hizmet sunumunu zorlaştırdığı, ülkemizdeki diş hekimlerinin sadece %9,4'ünün uzman diş hekimi olduğu, %90,6'sının uzman olmadığı, toplumun ağız ve diş sağlığının geliştirilmesi ve sorunlarının giderilmesi, ancak bütün diş hekimlerinin bilgi ve becerisinin kullanılmasıyla sağlanabildiği, genel diş hekimliği bilgi ve becerisi ile üstesinden gelinemeyen komplike vakalarda ise uzman diş hekiminden destek alınmasının her zaman mümkün olduğu; 13. maddenin 3. fıkrası (eksik düzenleme) yönünden, söz konusu maddede, sağlık kuruluşlarının açılabilmesi için tanımlanan üç aşamanın ruhsat kısmının düzenlendiği, dava konusu fıkrada ise, yerinde inceleme yapacak komisyonun oluşumunun düzenlendiği, mülga Yönetmelik'te de teknik inceleme ekibi ve denetim ekibi adıyla oluşturulan komisyonların, oda temsilcisi diş hekimi dışarıda tutularak belirlendiği, bu hükmün iptali istemiyle açılan davada düzenlemenin iptaline karar verildiği, devamında 2016 yılında yapılan Yönetmelik değişikliğiyle, söz konusu kurulların İl Sağlık Müdürlüğü tarafından oluşturulacağına ilişkin düzenleme yapıldığı, anılan düzenlemenin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davada da, (her ne kadar Danıştay Onuncu Dairesince davanın reddine karar verilmiş ise de) Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin kararıyla, yukarıda bahsedilen asıl Yönetmelik ile ilgili karara atıf yapılarak yürütmenin durdurulmasına karar verildiği, bu karara itirazın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca reddedildiği, meslek örgütüne verilen Anayasal görevler ve bu görevlerin yerine getirilmesi için idarenin destekleyici bir tutum içinde olmasının gerektiği; 13. maddenin 5. fıkrası (eksik düzenleme) yönünden, Yönetmeliğin 12., 13. ve 14. maddelerine göre sağlık kuruluşlarının, üç aşamalı bir sistemde açılabildiği, ön izin, ruhsat ve faaliyet izni olarak adlandırılan bu aşamaların her birinin ayrı bir süreç olduğu, ön izin ve faaliyet izin belgesi düzenlenmesi için idareye 15 iş günü şeklinde kesin bir süre tanındığı, ruhsat düzenlenmesine ilişkin herhangi bir süre belirlenmediği, idari işlemin belirliliği ilkesine aykırı bu durumun eksik düzenleme niteliğinde olduğu; Yönetmeliğin eki Ek-10/b'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 49., 50., 51., 52. satırları, Ek 10/c'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 72., 73., 74., 75. satırları, Ek 10/d'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 71., 72., 73., 74. satırları (eksik düzenleme) yönünden, Yönetmeliğin 24. maddesinde, sağlık kuruluşları tarafından hiçbir mecrada reklam yapılamayacağının düzenlendiği, ancak, reklam yapan sağlık kuruluşları hakkında uygulanacak yaptırımın adil ve caydırıcı şekilde belirlenmediği, belirlenen yaptırımlar arasında da herhangi bir denge bulunmadığı, böyle bir yaptırımla, yasak olduğu belirtilen bir kuralın uygulanmasının mümkün olmadığı, yaptırımın belirlenmesinde, sağlık kuruluşları arasında, büyüklükleriyle orantılı olarak, cezanın etkisinin aynı şekilde hissedileceği bir yöntemin benimsenmesinin gerektiği, dava konusu düzenlemelerin, etkin bir ceza öngörülmediğinden eksik düzenleme içerdiği iddia edilmektedir.
DAVALININ SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, 5. maddenin 3. fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4. fıkrası yönünden, dava konusu hükmün yürürlükten kaldırılan 03/02/2015 tarihli Yönetmelik ile getirildiği, yeni bir düzenleme olmadığı, A tipi ADSM ve B tipi ADSM tanımlarının Danıştay incelemesinden geçerek kesinleştiği, dava konusu Yönetmelikte ise poliklinik ve merkezler açısından A ve B tipi ayrımının ortadan kaldırıldığı, polikliniklerin mesleğini serbest olarak icra etme yetkisi bulunan bir veya birden fazla diş hekimine ait şirket tarafından, merkezlerin mesleğini serbest olarak icra etme yetkisi bulunan bir veya birden fazla diş hekimine ait şirket ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket tarafından ve hastanelerin şirket tarafından açılabileceği kuralına yer verildiği, ağız ve diş sağlığı merkezlerinin, poliklinik ve muayenehaneye kıyasen kurulması için daha fazla sermaye gerektiren, en az on diş üniti ile açılması planlanan, bünyesinde genel anestezi ile müdahale ünitesi bulunan, müstakil binalarda kurulan ve 24 saat kesintisiz hizmet sunulabilen kuruluşlar olması hasebiyle %51 hissesinin diş hekimi/uzman ve tabip ortaklığı olması kaydıyla şirket sahipliğinde de açılabileceği yönünde düzenleme yapıldığı, %49'luk oranın ne şekilde olacağının, esasen diğer %51 hisseye sahip diş hekimleri tarafından belirleneceği, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ile bu konuda yönetmelikle düzenleme yapılabileceğine ilişkin Bakanlığa yetki verildiği, 1219 sayılı Kanun'un 12. maddesinde, tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların çalışma şekillerinin düzenlendiği ve bu maddenin uygulamasına ilişkin esasların Sağlık Bakanlığınca belirleneceğinin öngörüldüğü, Anayasa Mahkemesince de kanun koyucunun konunun genel çerçeve ve esaslarının kanunda saptanarak ayrıntılı ve uzmanlık gerektiren hususların idarece düzenlenmesi için yetki vermesinde yasal düzenleme ve hukuki güvenlik ilkelerine aykırılık bulunmadığının belirtildiği; 6. maddenin 2. fıkrasının 2. cümlesi ile 3. fıkrasının 2. cümlesi, 10. maddenin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresi, 11. maddenin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresi yönünden, dava konusu yönetmelikte sağlık kuruluşları sınıflandırılırken, verilecek hizmetin niteliği, hasta ve hekim için gereksinimler, sağlık kuruluşunun kapasite ve büyüklüğü göz önünde bulundurularak asgari muayene odası sayısı ile kapalı kullanım alanı için metrekare şartı getirildiği; 15. maddenin 6. fıkrası yönünden, dava konusu düzenlemenin, mülga Yönetmeliğin 13. maddesinin 9. fıkrası ile getirildiği, yeni bir düzenleme olmadığı, anılan hükmün Danıştay incelemesinden geçerek hukuka uygun bulunduğu; 18. maddenin 5. fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresi yönünden, diş hekimlerinin muayenehane haricindeki diğer sağlık kuruluşlarında Sosyal Güvenlik Kurumu sözleşmesi durumuna göre sözleşmesinde çalışacağı saatler açıkça belirtilmek ve İl Sağlık Müdürlüğünce adlarına çalışma belgesi düzenlenmek suretiyle birden fazla yerde çalışmasına izin verildiği, bu kuralın tabip muayenehaneleri için de aynı şekilde uygulandığı, hekimler, diş tabipleri ve uzmanların, 1219 sayılı Kanun'a göre istedikleri sağlık kuruluşunda ve anılan Kanun'un 12. maddesinin 2. fıkrasının aynı bendi içerisinde olmak kaydıyla istedikleri kadar sağlık kuruluşunda çalışabildikleri, dolayısı ile dava konusu Yönetmelik hükmünde hukuka aykırı bir yön bulunmadığı; 22. maddenin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri yönünden, 3359 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 378. maddesi gereği tüm kamu ve (muayenehaneler de dâhil olmak üzere) özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmetinin bütün aşamalarını kayıt altına almaları yükümlüğünün bulunduğu, bu hükümlere uygun olarak Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin Altıncı Bölümünde tıbbi kayıt ve arşiv, faturalandırma ve hastaya verilecek belgelere ilişkin usul ve esasların belirlendiği ve 48. maddesinde muayene, teşhis ve tedavi amacıyla başvuran hasta, yaralı, acil ve adli vakalar ile ilgili olarak yapılan tıbbi ve idari işlemlere ilişkin kayıt tutulmasının zorunlu olduğunun düzenlendiği, dava konusu Yönetmelikte de aynı minvalde hükümlere yer verildiği, sağlık kuruluşlarında hastalara sunulan sağlık hizmetinin tüm süreçlerinin kayıt altına alınmasının tanı ve tedavi sürecinde hastaya daha önce yapılan teşhis ve tedavinin takibi ile ileriki süreçte hastalığının seyrinin kontrolü, takibi ve ek tedavilerin uygulanması bakımından tıbbi kayıtlara erişilmesi elzem olduğundan, fakat kayıtların tutulmaması halinde önceki tetkik ve tedaviye ilişkin verilere ulaşılamaması sağlık hizmetinin layıkıyla verilememesine yol açabileceğinden, yürürlükte ve uygulanabilir durumdaki üst hukuk normlarının gereği olarak kayıt ve bildirim zorunluluğunun getirildiği, bu durumun, ayrıca hasta haklarının ve güvenliğinin sağlanması bakımından da önem taşıdığı, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda belirlenen şartlar dâhilinde sağlık kuruluşlarınca tutulan tıbbi kayıtlardan elde edilen verilerin sağlık hizmetinin düzenli olarak verilmesi, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmetlerinin planlanması ve maliyetlerin hesaplanması maksadıyla işlenebileceği, böylece kamu ve kişi yararının sağlanabileceği, benzer düzenlemelerin yer aldığı birçok ikincil düzenlemenin Danıştayın da yargısal denetiminden geçtiği, hukuka uygun bulunduğu; 22. maddenin 8. fıkrasının 1. cümlesi ile Yönetmeliğin eki Ek-10/a "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Muayenehane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 38. satırı, Ek-10/b "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Poliklinik Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 47. satırı, Ek-10/c "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Merkez Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı, Ek-10/d "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Hastane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı yönünden, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun tüm reçetelerin elektronik ortamda yazılabilmesine olanak sağlayan Elektronik Reçete Sisteminin, sahte reçete ve sahte rapor gibi yasadışı faaliyetlerin engellenmesi, hastaların ellerindeki ilaç bitmeden, farklı hekimlere mükerrer reçete yazdırılamaması, ilaçların hekimlerce doğru dozda reçete edilmesi, hastalarca eczanelerden doğru dozda temin edilmesi, hekimin matbu reçete temini, teslimi ve takibi için harcadığı iş gücü ve zaman kaybını engellemesi gibi birçok avantaj sağladığı; 23. maddenin 2. fıkrasında yer alan “yapılacak tüm müdahaleler için” ibaresi ile Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 64. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 73. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 97. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 97. satırı yönünden, Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 24. maddesinin 1. fıkrası ile 26. maddesi doğrultusunda düzenleme yapıldığı, uyuşmazlığa mahal vermesi muhtemel ağız ve diş sağlığı hizmetleri için rıza formu aranmasında hukuka aykırılık bulunmadığı, Anayasa'nın 17. maddesi ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde, hekimin aydınlatma yükümlülüğü kapsamında, hastanın tedavi süreci konusunda önceden bilgilendirilmesi zorunluluğuna yönelik dava konusu düzenlemede kamu yararı, hizmet gerekleri ve üst hukuk normlarına aykırılık bulunmadığı; Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 4. maddesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresi, 5. maddesinde yer alan “blok veya kata ait" ve "müellif onaylı" ibareleri yönünden, Bakanlığın 03/11/2022 tarihli ve E.781 sayılı Genel Yazısı ile Ek-1 “Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler” arasında sayılan mimari projenin, müellif onaylı olarak temin edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, kurulması planlanan sağlık kuruluşunun uygulama projesini çizen yetkili mimar tarafından onaylanmış mimari proje olarak sunulabileceğinin düzenlendiği; Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 7. maddesinde yer alan “Mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu” ibaresi yönünden, Bakanlığın 03/11/2022 tarihli ve E.781 sayılı Genel Yazısında, “Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmeliğin yayım tarihi olan 06/03/2007'den sonra yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi alınan binalar için deprem dayanıklılık raporu istenmeyeceği, yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi 06/03/2007 tarihinden sonra alınmış olup esaslı tadilat yapılan binalar ile yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi, 06/03/2007 tarihinden önce alınmış binalar için Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yetkilendirilmiş kuruluşlar tarafından verilen deprem dayanıklılık raporu isteneceği” belirtilerek ilgili hükme açıklık getirildiği, mevcut binalarda deprem güvenlik raporuna, sağlık kuruluşlarının ruhsatlandırılacağı binaların statik açıdan gerekli şartları sağlayıp sağlamadığının tespiti için ihtiyaç duyulduğu, deprem kuşağında yer alan ülkemizde sağlık kuruluşundan binanın statiği açısından deprem raporu istenilmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmadığı, dava konusu düzenlemelerin, başta yaşam hakkının korunması olmak üzere kaliteli ve güvenli sağlık hizmeti sunumunun maddi menfaatlere öncelenmesinin gerektiği; Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nin "Merkez" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi ve "Hastane" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi yönünden, 1219 sayılı Kanun'un Ek 14. maddesinin 2. fıkrasında da belirtildiği üzere, tıpta ve diş hekimliğinde uzman unvanını kazanmak ve uzman olmak için, merkezi olarak yapılacak uzmanlık sınavında başarılı olmak ve uzmanlık mevzuatıyla belirlenmiş esas ve usullere göre öngörülen sürede eğitim almak ve eğitim sonunda tez hazırlamak ve bitirme sınavında başarılı olmak gerektiği, diş hekimliği mesleğinde uzman sayısının artması ile sağlık hizmet sunumu açısından daha kapsamlı sağlık kuruluşları olan merkez ve hastanelerde farklı durumlarda müdahale edebilecek uzman diş hekimi istihdamı gerekliliğinin doğduğu, düzenlemede kamu yararı ve hizmet gerekleri bakımından hukuka aykırılık bulunmadığı; Yönetmeliğin eki Ek-10/a, Ek-10/b, Ek 10/c, Ek 10/d'de yer alan Formların dava konusu diğer satırları yönünden, sağlık hizmetinin, niteliği gereği sunumunda aksaklık veya eksiklik olması halinde telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabildiği, sunulan sağlık hizmetinde, hizmet alan vatandaşlarımızın mağduriyetini önlemenin Bakanlığın birinci vazifesi olduğu, buna yönelik düzenlemelerin, çağımız bilimsel gereklerine uygun olarak titizlikle yapıldığı, ancak önceden öngörülmesi mümkün olmayan, mevzuattaki denetim hükümlerine bire bir uymayan durumların ortaya çıkabildiği, Yönetmelikte somut fiilin bire bir karşılığı bulunmaması halinde idare olarak işlem yapılamayan durumlarla da karşılaşılabildiği, Anayasa, 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, 3359 sayılı ve 1593 sayılı Kanun gibi özel kanunlar ile verilen kamu sağlığının korunmasına yönelik tedbir alma yetkisi kapsamında dava konusu düzenlemenin yapıldığı, Sağlık Bakanlığının sağlık kuruluşlarına idari müeyyide uygulama yetkisinin Kanunla açıkça düzenlendiği, 3359 sayılı Kanun'un Ek 11. maddesinde de hizmet sunum standartlarına aykırı hareket edilmesi halinde uygulanacak idari müeyyidelerin sınırlarının açıkça çizildiği, Yönetmelik ile Kanunda çizilen sınırlar içerisinde kalınarak gerekli müeyyidelerin öngörüldüğü, ceza hukuku anlamında suç ve ceza ihdas edilmesinin söz konusu olmadığı, davaya konu Yönetmelik hükümlerinin, sağlık hizmetlerinin ulaşılabilir, sürdürülebilir ve çağımız standartlarına uygun olarak sunulmasını sağlayıcı nitelikte ve üst hukuk normları ile hizmetin gereklerine uygun olduğu savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ...
DÜŞÜNCESİ : Dava konusu düzenlemelerin kısmen iptali, davanın kısmen reddi gerektiği düşünülmektedir.
DANIŞTAY SAVCISI : ...
DÜŞÜNCESİ : Dava; 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 5'inci maddesinin 3'üncü fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4'üncü fıkrasının, 6'ncı maddesinin 2'nci fıkrasının 2'nci cümlesi ile 3'üncü fıkrasının 2'nci cümlesinin, 10'uncu maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresinin, 11'inci maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresinin, 15'inci maddesinin 6'ncı fıkrasının, 18'inci maddesinin 5'inci fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresinin, 22'nci maddesinin 1'inci fıkrasının 1'inci cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3'üncü fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümlelerinin, 22'nci maddesinin 8'inci fıkrasının 1'inci cümlesinin, 23'üncü maddesinin 2'nci fıkrasında yer alan “yapılacak tüm müdahaleler için” ibaresinin ve anılan Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 4'üncü maddesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresinin, 5'inci maddesinde yer alan “blok veya kata ait" ve "müellif onaylı" ibarelerinin, 7'nci maddesinde yer alan “Mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu” ibaresinin, Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nin "Merkez" başlıklı sütununun 3'üncü satırında yer alan “en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi ve "Hastane" başlıklı sütununun 3'üncü satırında yer alan “en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresinin, Ek-10/a "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Muayenehane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 6, 28, 38, 59, 61 ve 64'üncü satırlarının, Ek-10/b "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Poliklinik Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 4, 31, 47, 68, 70 ve 73'üncü satırlarının, Ek-10/c "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Merkez Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 3, 53, 70, 92, 94 ve 97'nci satırlarının, Ek-10/d "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Hastane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 8, 49, 70, 92, 94 ve 97'nci satırlarının hukuka aykırı olduğu iddia edilerek, 13'üncü maddesinin 3'üncü ve 5'inci fıkralarının, Ek-10/b'de yer alan Formun 1'inci Tespit ve 2'nci Tespit başlıklı sütunlarının 49, 50, 51 ve 52'nci satırlarının, Ek 10/c'de yer alan Formun 1'inci Tespit ve 2'nci Tespit başlıklı sütunlarının 72, 73, 74 ve 75'inci satırlarının, Ek 10/d'de yer alan Formun 1'inci Tespit ve 2'nci Tespit başlıklı sütunlarının 71, 72, 73 ve 74'üncü satırlarının eksik düzenleme nedeniyle iptali istemiyle açılmıştır.
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun ikinci faslında "Diş Tabipleri" ile ilgili kurallara yer verilmiş olup, anılan Kanunun 29 ilâ 46'ncı maddelerinde diş tabiplerinin görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Söz konusu Kanunun 29'uncu maddesinde "Diş tabibi, insan sağlığına ilişkin olarak, dişlerin, diş etlerinin ve bunlarla doğrudan bağlantılı olan ağız ve çene dokularının sağlığının korunması, hastalıklarının ve düzensizliklerinin teşhisi ve tedavisi ve rehabilite edilmesi ile ilgili her türlü mesleki faaliyeti icra etmeye yetkilidir. Diş tabipliğinin herhangi bir dalında münhasıran uzman olmak ve o unvanı ilan edebilmek için diş hekimliği fakültelerinden veya Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarından alınmış bir uzmanlık belgesine sahip olmak şarttır." hükmü ile 34'üncü maddesinde, "Tabipler diş çekmeğe ve dişler üzerine iptidai tedavi tatbikına ve diş etlerine ait her nevi hastalıkları tedaviye mezun iseler de doğrudan doğruya dişçilik etmek istiyen ve o suretle icrayı sanat ettiğini ilan eden bir tabip behemehal Dişçi Mektebince verilmiş bir ruhsatnameyi hamil olmalıdır. Ruhsatname bir sene müddetle Dişçi Mektebine devam ile tatbikat gördükten sonra bilimtihan ita olunur." hükmü yer almaktadır.
Öte yandan, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 9'uncu maddesinin (c) bendinde, "Bütün kamu ve özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet, personel, kıstaslarını belirlemeye, sağlık kurum ve kuruluşlarını sınıflandırmaya ve sınıflarının değiştirilmesine, sağlık kuruluşlarının amaca uygun olarak teşkilatlanmalarına, sağlık hizmet zinciri oluşturulmasına, hizmet içi eğitim usul ve esasları ile sağlık kurum ve kuruluşlarının koordineli çalışma ve hizmet standartlarının tespiti ve denetimi ile bu Kanunla ilgili diğer hususlar Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca, çıkarılacak yönetmelikle tespit edilir." hükmü yer almakta olup; aynı Kanunun ek 11'inci maddesinde de, sağlık hizmet sunumu ile ilgili iş ve işlemlerin Sağlık Bakanlığınca denetleneceği, denetleme sonucunda tespit edilen eksikliklere bazı yaptırım kararları uygulanacağı, belirtilmiştir.
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 355'inci maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde, her türlü koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini planlamak, teknik düzenleme yapmak, standartları belirlemek ve bu hizmetler ile sunucularını sınıflandırmak, bununla ilgili iş ve işlemleri yaptırmak; (c) bendinde, kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kurum ve kuruluşlarına izin vermek ve ruhsatlandırmak, bu izin ve ruhsatları gerektiğinde süreli veya süresiz iptal etmek; (e) bendinde, sağlık kurum ve kuruluşlarının mevzuat ile belirlenen politika ve düzenlemelere uyumunu denetlemek, gerekli yaptırımları uygulamak Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.
Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerine dayanılarak, etkin, verimli ve kaliteli sağlık hizmeti sunulmasını sağlamak üzere, ağız ve diş sağlığı hizmeti verilen özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet ve personel standartlarının tespit edilmesine, bu amaca uygun olarak teşkilatlandırılmasına, açılmalarına, faaliyetlerine, kapanmalarına, denetlenmelerine ve diğer hususlara ilişkin usûl ve esasları düzenlemek amacıyla çıkarılan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak aynı gün yürürlüğe girmiştir.
İdareler, normlar hiyerarşisine aykırı olmayacak şekilde, hizmette etkinliğinin sağlanması için gerekli önlemleri alma, bu kapsamda düzenleyici işlemler yapma yetkisine sahip oldukları gibi kamu hizmetlerinin hangi koşullar altında ve nasıl yürütüleceğini önceden saptamak her zaman mümkün olmadığı için, gelişen durumlara ayak uydurmak ve ortaya çıkan ihtiyaçları karşılayabilmek amacıyla düzenleyici işlemler üzerinde gerekli değişiklikleri yapma hususunda da takdir yetkisine sahip olup; yasa koyucu tarafından idareye tanınan bu yetkinin kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olarak kullanılması gerekmektedir.
Günümüzde insanların yaşam kalitesinin arttırılması ve ihtiyaç olması halinde ulaşılmak istenilen ağız ve diş sağlığı hizmetinin kişilere özel sağlık kuruluşları aracılığı ile sunulması, böylelikle, kamu kurumlarında sağlık hizmeti randevusu alamayan, yeterli zamanı olmayan, kalabalık ortama girmek istemeyen kişilerin sağlık hizmetlerine ulaşmasına olanak tanınması gerektiği kuşkusuzdur. Sosyal Devlet ilkesi gereğince, herkesin hayatını ruh ve beden sağlığı içinde sürdürebilmesini sağlamakla görevli olan Devletin, bu görevini ağız ve diş konusunda özel sağlık hizmeti sunacak sağlık kurumlarından yararlanarak, yerine getireceği açıktır.
Bununla birlikte, yukarıda yer verilen 3359 sayılı Kanunun 9 ve ek 11'inci maddeleri, 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 355'inci maddesine ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun hükümlerine dayanılarak çıkarılan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik hükümleri gereği Sağlık Bakanlığının, mevcut sağlıklı insan gücünü, kamu ve özel kurum ve kuruluşlar düzeyinde planlamaya ve istihdamın bu plan çerçevesinde yürütülmesini sağlamaya ve bunu denetlemeye yetkili olduğu hususu yerleşik Danıştay içtihatları ile sabittir.
Davalı idareye tanınan planlama ve denetleme yetkisi çerçevesinde, planlamanın işlevsiz kalmasının önlenmesi, istihdamda belirliliğin sağlanması, özel sağlık hizmeti sunulması yoluyla etkin, verimli ve kaliteli teşhis ve tedavisi yapılan hastaların ve bu hizmeti sunan hekimlerin takibinin ve denetiminin yapılabilmesi ve bu faaliyetlerin disipline edilmesi, böylece hasta sağlığının korunması ile suistimallerin önüne geçilmesini teminen, ağız ve diş sağlığı hizmeti verilen özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet, personel ve fiziki standartlarının tespit edilmesine, teşkilatlandırılmasına, açılmasına, faaliyetlerine, ruhsat başvurularına, kapanmalarına ve denetlenmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, böylelikle, hizmetin sunumunda kolaylık ve kalitenin sağlanması amacıyla davalı idareye tanınan takdir yetkisi uyarınca hazırlanarak uygulamaya konulan düzenlemelerde kamu yararı, üst hukuk normu ve hizmet gereğine aykırılık görülmemiştir.
Davacı Birliğin eksik düzenlemeye dayalı iptal taleplerinin değerlendirilmesinden de, Yönetmeliğin eksik incelemeye dayalı olarak iptali istenilen hükümlerinin 3359 sayılı Kanunla uyumlu olduğu anlaşılmakta olup, Yönetmeliğin dayanağı olan mevzuata ve üst hukuk normlarına aykırılık bulunmamaktadır.
Yönetmeliğin 22'nci maddesinin 1'inci fıkrasının 1'inci cümlesinde yer verilen “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3'üncü fıkrasında yer verilen “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümlelerinin iptali istemine gelince;
Dava konusu Yönetmeliğin "Hasta kayıtları" başlıklı 22'nci maddesinin 1'inci fıkrasında, "Sağlık kuruluşlarına başvuran hastalara ait veriler elektronik ortamda kaydedilir. Verilerin kaydedilmesi ve arşivlenmesi hususlarında Bakanlığın kayıt tescil sisteminde kayıtlı bir sağlık bilgi yönetim sistemi kullanılması zorunludur." kuralına; aynı maddenin 3'üncü fıkrasında ise, "Sağlık kuruluşları tarafından kayıt altına alınan kişisel sağlık verileri, 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile ikincil düzenlemelere ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 378 inci maddesine uygun bir şekilde Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara göre işlenerek merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” kuralına yer verilmiştir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2'nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu, 125'inci maddesinde ise, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu, hükümlerine yer verilmiş olup, bu hükümlerle "sosyal devlet" gereğinin yerine getirilmesi yönünde idarelere Anayasal bir sorumluluk yüklenmiştir. Bu durumda, Anayasanın 2'nci maddesine göre, bir Hukuk Devleti olarak nitelendirilen Türkiye Cumhuriyeti bireylerinin ekonomik ve sosyal durumlarını etkileyecek keyfi uygulamalara neden olunmaması için kişilere getirilecek yükümlülüklerin yasalarla belirlenmesi şarttır.
Öte yandan, Anayasanın 20'nci maddesinde, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayat ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı, ....herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bu hakkın; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı, kişisel verilerin, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği, belirtilmekle, özel ve aile hayatı ile ilgili Anayasal çerçeve çizilmiştir.
Bu kapsamda, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununun 21'inci maddesi hükümlerine göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu oluşturulmuş, aynı Kanunun 22'inci maddesinde Kurulun görev ve yetkileri sayılmıştır. Aynı Kanunun 22'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (h) bendinde, "Diğer kurum ve kuruluşlarca hazırlanan ve kişisel verilere ilişkin hüküm içeren mevzuat taslakları hakkında görüş bildirmek" kuralına yer verilmiş olup; Kişisel Verileri Koruma Kurulunun görüşü alınmaksızın, sağlık verileri gibi özel nitelikli şahsi verilerin işlenmesi sırasında alınması gereken önlemlerin belirlenmesine ilişkin uygulamaya konulan düzenlemelerde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Yönetmelik eki Ek-10/a'da yer alan formun 59. satırı, Ek-10/b'de yer alan formun 68. satırı, Ek-10/c'de yer alan formun 92. satırı, Ek-10/d'de yer alan formun 92. satırı yönünden iptal istemine gelince;
Söz konusu Yönetmeliğin 26'ncı maddesinde, sağlık kuruluşlarında tıbbi atıkların bertarafı için 25/01/2017 tarih ve 29959 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine uygun olarak gerekli tedbirlerin alınacağı belirtilmiş; 27'nci maddesinde, "(1) Sağlık kuruluşları; şikâyet veya ihbar üzerine yapılan olağan dışı denetimler hariç olmak üzere Müdürlükçe oluşturulan denetleme ekibi tarafından, Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan ilgilisine göre sağlık kuruluşu için düzenlenen denetim, sorgu ve idari yaptırım formu kullanılarak yılda en az bir defa olağan denetime tabi tutulur. Denetleme ekibi; en az biri diş hekimi olmak üzere en az üç kişiden oluşur. (2) Bu Yönetmelik kapsamındaki uygulamalar bakımından yasak olan fiiller şunlardır: a) Bu Yönetmelik hükümlerine göre ruhsat alınmaksızın sağlık kuruluşu açılamaz. b) Bu Yönetmelik hükümlerine göre faaliyet izin belgesi alınmaksızın sağlık hizmeti sunulamaz. c) Sağlık kuruluşlarında yetkisiz sağlık meslek mensubu çalıştırılamaz. ç) Sağlık kuruluşlarında, Müdürlükten izin alınmaksızın, cihaz ve personel durumu ile ruhsata esas olan fiziki alanlarda değişiklik yapılamaz. (3) Sağlık kuruluşlarında bu Yönetmeliğe aykırı uygulamaların tespiti halinde; Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan ilgilisine göre sağlık kuruluşu için düzenlenen denetim, sorgu ve idari yaptırım formunda belirtilen idari yaptırımlar uygulanır. (4) Sağlık kuruluşlarında bu Yönetmelikte yaptırımı bulunmayan aykırılıkların tespiti halinde, aykırılığın durumuna göre bir ayı geçmemek üzere süre verilir. Bu süre sonunda, aykırılığın giderilmediğinin tespiti hâlinde, bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde birinden yüzde üçüne kadar idari para cezası uygulanır. Bir takvim yılı içinde aynı aykırılığın üçüncü kez tespitinde, verilen idari para cezası iki katına çıkarılır." kuralına yer verilmiştir.
Anılan Yönetmeliğin ekindeki Formların dava konusu satırlarında da, sağlık kuruluşunda miadı dolan farmasotik ve ilaç atıklarının imhasına yönelik 14/03/2005 tarihli ve 25755 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine uygun olarak gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığının denetleneceği belirtilmiş, gerekli tedbirlerin alınmadığının tespiti halinde uygulanacak yaptırımlara yer verilmiştir.
Yönetmeliğin 26'ncı maddesinde yer alan, tıbbi atıkların imhasında 25/01/2017 tarih ve 29959 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uyulması gerektiği yönündeki kurala aykırılığın söz konusu Formların ilgili satırlarında ayrıca yaptırıma bağlandığı görülmektedir.
Diğer taraftan, 14/03/2005 tarihli ve 25755 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, dava konusu düzenleme yapılmadan önce, 02/04/2015 tarih ve 29314 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Atık Yönetimi Yönetmeliğinin - yayımı tarihinden bir yıl sonra yürürlüğe giren - 27'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Buna göre, miadı dolan farmasotik ve ilaç atıklarının imhasına yönelik olarak uyulması gereken kurallar belirlenirken, yürürlükten kaldırılan Yönetmeliğe atıf yapılmasında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan formun 61., 64. satırları, Ek-10/b'de yer alan formun 70., 73. satırları, Ek-10/c'de yer alan formun 94., 97. satırları, Ek-10/d'de yer alan formun 94., 97. satırları yönünden iptal istemine gelince;
3359 sayılı Kanunun ek 11'inci maddesinde "Sağlık hizmeti sunumu ile ilgili tüm iş ve işlemler Sağlık Bakanlığınca denetlenir. Olağanüstü durumlarda mesleğini icraya yetkili kişilerce acil sağlık hizmeti ulaşana ve sağlık hizmeti devamlılık arz edene kadar verilecek olan sağlık hizmeti hariç, ruhsatsız olarak sağlık hizmeti sunan veya yetkisiz kişilerce sağlık hizmeti verdirenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Özel izne tabi hizmet birimlerini Sağlık Bakanlığından izin almaksızın açan veya buralarda verilecek hizmetleri sunan sağlık kurum ve kuruluşları, bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yarısına kadar idari para cezası ile cezalandırılır. Bakanlıkça belirlenen kayıtları uygun şekilde tutmayan veya bildirim zorunluluğunu yerine getirmeyen sağlık kurum ve kuruluşları iki defa uyarılır. Uyarıya uymayanlara bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri kadar idari para cezası verilir. Sağlık Bakanlığınca belirlenen acil hastaya müdahale esaslarına; personel, tıbbi cihaz ve donanım, bina ve hizmet birimleri, malzeme ile ilaç standartlarına uyulmaması hâllerinde bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde beşine kadar idari para cezası uygulanır. Bu maddedeki idari para cezasını gerektiren fiillerin bir yıl içinde tekrarı hâlinde idari para cezaları bir kat artırılarak uygulanır; üçüncü defa işlenmesinde ise sağlık kurum ve kuruluşunun ilgili bölümünün veya tamamının faaliyeti on güne kadar durdurulur. Aynı isim ve sahiplikte birden fazla sağlık kurum ve kuruluşu bulunması hâlinde idari yaptırımlar sadece ihlalin yapıldığı sağlık kurum ve kuruluşu ile sınırlı olarak uygulanır. Bu maddede belirtilen idari para cezalarını vermeye valiler, faaliyet durdurma cezasını vermeye Sağlık Bakanlığı yetkilidir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, üniversite sağlık uygulama ve araştırma merkezleri yönünden Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Sağlık Bakanlığınca düzenlenir." hükmü yer almaktadır.
Diğer taraftan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 280'inci maddesinin 1'inci fıkrasında, "Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." hükmüne yer verilmiştir.
Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan formun 61. satırı, Ek-10/b'de yer alan formun 70. satırı, Ek-10/c'de yer alan formun 94. satırı, Ek-10/d'de yer alan formun 94. satırında, sağlık kuruluşunda adli özellik arz eden her türlü müdahalenin yetkili makamlara bildirilip bildirilmediğinin denetleneceği, bu kurala aykırılığın 1. tespitinde, "sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idarî para cezası ve otuz gün süre verileceği ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı", 2. tespitinde, "idari para cezasının bir kat artırılarak uygulanacağı ve on beş gün süre verileceği ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı", 3. tespitinde ise, "sağlık tesisinin faaliyetinin üç gün süreyle durdurulacağı ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı" belirtilmiştir.
Anılan Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 64. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 73. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 97. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 97. satırında da, sağlık kuruluşunda yapılacak tüm müdahaleler için ilgili mevzuatına uygun şekilde rıza formu alınıp alınmadığının denetleneceği, bu kurala aykırılığın 1. tespitinde, "sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idarî para cezası ve otuz gün süre verileceği", 2. tespitinde, "idari para cezasının bir kat artırılarak uygulanacağı ve on beş gün süre verileceği", 3. tespitinde ise, "sağlık tesisinin faaliyetinin beş gün süreyle durdurulacağı" belirtilmiştir.
Yukarıda verilen, 3359 sayılı Kanunun ek 11'inci maddesinde, Sağlık Bakanlığının sağlık hizmet sunumu ile ilgili iş ve işlemleri denetleyeceği belirtildikten sonra idari yaptırım gerektiren fiiller ve bunlara uygulanacak yaptırımlar sayılmış olup, Kanun'un amir hükmünde sayılan ve yaptırımı belirtilen fiiller bakımından Yönetmelik ile farklı bir yaptırım belirlenemeyeceği açıktır.
Buna göre, 3359 sayılı Kanunun ek 11'inci maddesinin 3'üncü fıkrasında, Bakanlıkça belirlenen kayıtları uygun şekilde tutmayan veya bildirim zorunluluğunu yerine getirmeyen sağlık kurum ve kuruluşlarının iki defa uyarılacağı, uyarıya uymayanlara bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri kadar idari para cezası verileceği düzenlenmiş, dava konusu düzenlemelerde ise, adli özellik arz eden müdahalelerin bildiriminin yapılmadığı ile yapılacak tüm müdahaleler için ilgili mevzuatına uygun şekilde rıza formu alınmadığının ilk tespitinde sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idari para cezası ve otuz gün süre verileceği öngörülmüş, dolayısıyla Kanunda yer alan bu fiillerin idari para cezası ile cezalandırılmasından önce sağlık kurum ve kuruluşunun iki kez uyarılması gerektiği kuralına Yönetmelikte yer verilmemiştir.
Bu durumda, dava konusu düzenlemelerle yaptırım öngörülen fiillerin ilk tespitinde, sağlık kurum ve kuruluşlarının, (iki kez) uyarılmaksızın idari para cezası ile cezalandırılmasının 3359 sayılı Kanun'un amir hükmüne aykırı olduğu anlaşılmış olup, bu düzenlemelerde üst hukuk normuna uygunluk bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenle, 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümlesinin; Yönetmelik eki Ek-10/a'da yer alan formun 59. satırı, Ek-10/b'de yer alan formun 68. satırı, Ek-10/c'de yer alan formun 92. satırı, Ek-10/d'de yer alan formun 92. satırının ve eki Ek-10/a'da yer alan formun 61., 64. satırları, Ek-10/b'de yer alan formun 70., 73. satırları, Ek-10/c'de yer alan formun 94., 97. satırları, Ek-10/d'de yer alan formun 94., 97. satırlarının iptaline; diğer iptal istemleri hakkında ise, davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince duruşma için taraflara önceden bildirilen 25/11/2025 tarihinde, davacı Türk Dişhekimleri Birliğini temsilen Av. ...'in, davalı Sağlık Bakanlığını temsilen Av. ...'in geldiği, Danıştay Savcısının hazır olduğu görülmekle, açık duruşmaya başlandı. Taraflara usulüne uygun olarak söz verilerek dinlendikten ve Danıştay Savcısının düşüncesi alındıktan sonra taraflara son kez söz verilip, duruşma tamamlandı. Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
MADDİ OLAY VE HUKUKİ SÜREÇ :
Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi üzerine davacı tarafından bakılmakta olan dava açılmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE:
ESAS YÖNÜNDEN:
İlgili Mevzuat:
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un ikinci faslında "Diş Tabipleri" ile ilgili kurallara yer verilmiş olup, anılan Kanun'un 29 ilâ 46. maddelerinde diş tabiplerinin görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Anılan Kanun'un 29. maddesinde, "Diş tabibi, insan sağlığına ilişkin olarak, dişlerin, diş etlerinin ve bunlarla doğrudan bağlantılı olan ağız ve çene dokularının sağlığının korunması, hastalıklarının ve düzensizliklerinin teşhisi ve tedavisi ve rehabilite edilmesi ile ilgili her türlü mesleki faaliyeti icra etmeye yetkilidir. Diş tabipliğinin herhangi bir dalında münhasıran uzman olmak ve o unvanı ilan edebilmek için diş hekimliği fakültelerinden veya Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarından alınmış bir uzmanlık belgesine sahip olmak şarttır." hükmü ile 34. maddesinde, "Tabipler diş çekmeğe ve dişler üzerine iptidai tedavi tatbikına ve diş etlerine ait her nevi hastalıkları tedaviye mezun iseler de doğrudan doğruya dişçilik etmek istiyen ve o suretle icrayı sanat ettiğini ilan eden bir tabip behemehal Dişçi Mektebince verilmiş bir ruhsatnameyi hamil olmalıdır. Ruhsatname bir sene müddetle Dişçi Mektebine devam ile tatbikat gördükten sonra bilimtihan ita olunur." hükmü yer almaktadır.
3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 9. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde, "Bütün kamu ve özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet, personel, kıstaslarını belirlemeye, sağlık kurum ve kuruluşlarını sınıflandırmaya ve sınıflarının değiştirilmesine, sağlık kuruluşlarının amaca uygun olarak teşkilatlanmalarına, sağlık hizmet zinciri oluşturulmasına, hizmet içi eğitim usul ve esasları ile sağlık kurum ve kuruluşlarının koordineli çalışma ve hizmet standartlarının tespiti ve denetimi ile bu Kanunla ilgili diğer hususlar Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca, çıkarılacak yönetmelikle tespit edilir." hükmü yer almaktadır.
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 355. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, her türlü koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini planlamak, teknik düzenleme yapmak, standartları belirlemek ve bu hizmetler ile sunucularını sınıflandırmak, bununla ilgili iş ve işlemleri yaptırmak; (c) bendinde, kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kurum ve kuruluşlarına izin vermek ve ruhsatlandırmak, bu izin ve ruhsatları gerektiğinde süreli veya süresiz iptal etmek; (e) bendinde, sağlık kurum ve kuruluşlarının mevzuat ile belirlenen politika ve düzenlemelere uyumunu denetlemek, gerekli yaptırımları uygulamak Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.
Aynı Kararname'nin 508. maddesi ile de Bakanlıklara görev, yetki ve sorumluluk alanına giren konularda idari düzenlemeler yapabilme yetkisi verilmiştir.
Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerine dayanılarak, etkin, verimli ve kaliteli sağlık hizmeti sunulmasını sağlamak üzere, ağız ve diş sağlığı hizmeti verilen özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet ve personel standartlarının tespit edilmesine, bu amaca uygun olarak teşkilatlandırılmasına, açılmalarına, faaliyetlerine, kapanmalarına, denetlenmelerine ve diğer hususlara ilişkin usûl ve esasları düzenlemek amacıyla çıkarılan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
A) Dava konusu Yönetmeliğin 5. maddesinin 3. fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4. fıkrası yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin dava konusu “Sağlık kuruşlarını açabilecek kişiler” başlıklı 5. maddesinde "(1) Muayenehane, mesleğini serbest olarak icra etme yetkisi bulunan bir diş hekimi tarafından açılabilir. Şirket tarafından muayenehane açılamaz. (2) Poliklinik, mesleğini serbest olarak icra etme yetkisi bulunan bir veya birden fazla diş hekimine ait şirket tarafından açılabilir. (3) Merkez, mesleğini serbest olarak icra etme yetkisi bulunan bir veya birden fazla diş hekimine
ait şirket ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket tarafından açılabilir. (4) Hastane, şirket tarafından açılabilir." düzenlemesi yer almaktadır.
Yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri çerçevesinde, bütün kamu ve özel sağlık kuruluşlarının tesis, hizmet, personel kıstaslarını belirlemeye, sağlık kurum ve kuruluşlarını sınıflandırmaya ve sınıflarının değiştirilmesine Sağlık Bakanlığı yetkili bulunmaktadır.
Öte yandan, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 30. maddesinde, "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde dişçilik sanatını icra ve diş tabibi unvanını taşıyabilmek için Türk olmak ve Türkiye Darülfünunu Dişçi Mektebinden diploma almak lazımdır." hükmü; 43. maddesinde, "Bir diş tabibi veya dişçinin mütaaddit yerlerde muayenehane açarak icrayı sanat etmesi memnudur." hükmü yer almaktadır.
1219 sayılı Kanun'da diş hekimliğinin icrası ve hasta tedavi edebilmek için diş hekimliği fakültelerinden diploma sahibi olmak zorunluluğu getirilmişse de, özel hastane ve tıp merkezlerinin kimler tarafından açılıp işletilebileceğine ilişkin herhangi bir sınırlamaya yer verilmediği görülmektedir. Buna göre dava konusu Yönetmelikte, diş hekimliği mesleğinin serbest olarak icra edildiği ağız ve diş sağlığı merkezlerinin en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan bir şirket tarafından açılması ve işletilmesi öngörülmüştür.
Sağlık hizmeti sunumunun tamamen ticari bir faaliyet alanı olarak görülmesinin, sunulacak hizmetin niteliğiyle bağdaşmayacağı açık olmakla birlikte, verilecek hizmetin mahiyeti itibarıyla gerekli olan teknik donanım, bina şartları, zorunlu hizmet birimleri ve personel şartlarının sağlanabilmesi için belli bir sermaye gücü gerektiren ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan merkezlerin açılabilmesi için ihtiyaç duyulacak maddi imkânın sağlanabilmesi amacıyla, bunların en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket tarafından açılabileceğine ilişkin düzenlemede kamu yararına ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmamaktadır.
Ayrıca, dava konusu düzenleme ile ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan sağlık kuruluşları arasında “hastane” niteliğinde kuruluşlara yer verilmiştir.
Davacı tarafından, söz konusu hastanelerin fiilen ayakta teşhis ve tedavi hizmeti sunduğu, yataklı tedavi yapılmadığı, bu nedenle “hastane” olarak nitelendirilemeyeceği ve diş hekimi olmayan kişilerce açılmasına imkân tanındığı ileri sürülmüştür. Ancak, 3359 sayılı Kanun ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca sağlık kuruluşlarının türleri, nitelikleri ve açılma şartlarının belirlenmesi hususunda Bakanlığa düzenleme yapma yetkisi tanındığı, sağlık hizmetinin organizasyonu, hizmet kapasitesi, personel yapısı ve sunulan hizmet çeşitliliği dikkate alınarak sınıflandırma yapılmasının idarenin takdir yetkisi kapsamında bulunduğu açıktır.
Açıklanan nedenlerle, Yönetmeliğin 5. maddesinin 3. fıkrasında yer alan “ya da en az %51 hissesi diş hekimi ortaklığı bulunan şirket” ibaresi ile aynı maddenin 4. fıkrasının üst normlara aykırılık taşımadığı, kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olduğu sonucuna varılmıştır.
B) Dava konusu Yönetmeliğin 6. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi ile 3. fıkrasının 2. cümlesi, 10. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresi, 11. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresi yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin -davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan haliyle- "Bina durumu" başlıklı 6. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesinde, özel ağız ve diş sağlığı merkezinin toplam kapalı kullanım alanı bin metrekareden küçük, aynı maddenin 3. fıkrasının 2. cümlesinde, hastane binasının toplam kapalı kullanım alanı iki bin beş yüz metrekareden küçük olamayacağı; "Merkez standardı" başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, merkezin, 8. maddede belirtilen standartlarda en az on adet muayene odası bulundurmasının zorunlu olduğu; "Hastane standardı" başlıklı 11. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde ise, hastanenin, 8. maddede belirtilen standartlarda en az yirmi beş adet muayene odası bulundurmasının zorunlu olduğu; Yönetmelik eki Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nde ise, merkezde en az beş diş hekiminin, hastanede ise en az on beş diş hekiminin bulunacağı düzenlenmiştir.
Davalı idare tarafından, merkez ve hastane için belirlenen asgari toplam kapalı kullanım alanı ile muayene odası sayısı belirlenirken, anılan sağlık kuruluşlarında sunulacak hizmetin niteliği, hasta ve hekim gereksinimleri ile sağlık kuruluşlarının kapasitelerinin göz önünde bulundurulduğu, düzenlemelerin hukuka ve hizmet gereklerine uygun olarak tesis edildiği savunulmuştur.
3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca davalı idarenin, sağlık hizmeti sunucularını sınıflandırma, hizmet standartlarını ve sunulacak hizmetin içeriğini belirleme, değişen koşullara göre bunları değiştirme konusunda görevli ve yetkili olduğu açıktır.
Bununla birlikte, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan merkez ve hastanenin sahip olması gereken asgari toplam kapalı alanı ile muayene odası sayısının belirleme hususunda davalı idareye verilen bu yetki sınırsız olmayıp, yetkinin anılan sağlık tesislerinin hizmet standartları da göz önünde bulundurularak, somut ve bilimsel veriler ışığında, kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun biçimde kullanılması gerekmektedir.
Buna göre, anılan sağlık tesisleri için zorunlu kılınan asgari toplam kapalı kullanım alanının, sağlık kuruluşlarının asgari fiziki standartları da dikkate alınarak yapılacak bir teknik inceleme neticesinde belirlenmesi; yine asgari muayene odası sayısının da, sağlık kuruluşunun asgari diş hekimi sayısı ile uyumlu şekilde belirlenmesi gerekmektedir.
Asgari beş diş hekiminin çalışacağı merkezler için en az on muayene odası, asgari on beş diş hekiminin çalışacağı hastaneler için de en az yirmi beş muayene odası zorunluluğu getirilmesine ilişkin düzenlemelerin, hizmetin gereklerine aykırı olduğu ve sağlık hizmet sunumunu da zorlaştıracağı açıktır.
Bu durumda, somut ve bilimsel bir gerekçe ortaya konulmadan, kamu yararı ve hizmet gerekleri gözetilmeksizin yapıldığı anlaşılan dava konusu düzenlemelerde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
C) Dava konusu Yönetmeliğin 13. maddesinin 3. fıkrası (eksik düzenleme iddiası) yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin "Ruhsat başvurusu ve ruhsat verilmesi" başlıklı 13. maddesinin -davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan haliyle- 1. fıkrasında, ruhsat başvurusunun, muayenehaneler ile ön izin belgesine uygun şekilde yatırımını tamamlamış sağlık kuruluşları tarafından, Ek-2’de yer alan belgeler ile birlikte İl Sağlık Müdürlüğüne yapılacağı; 2. fıkrasında, Müdürlük tarafından başvuru evrakında eksiklik ve uygunsuzluk bulunmadığının tespiti halinde, oluşturulacak komisyon tarafından, başvuru tarihinden itibaren en geç on beş iş günü içerisinde Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan ilgilisine göre sağlık kuruluşu için düzenlenen denetim, sorgu ve idari yaptırım formuna uygun şekilde yerinde inceleme yapılacağı düzenlenmiş; maddenin dava konusu 3. fıkrasında ise, Müdürlük tarafından oluşturulacak komisyonun, muayenehane ve poliklinik için en az ikisi diş hekimi olmak üzere en az üç kişiden oluşacağı, ihtiyaç duyulması halinde, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, mimar, inşaat, makine veya elektrik mühendisi veya diğer teknik personelin komisyona dahil edilebileceği, merkez ve hastane için en az iki diş hekimi, bir iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, bir mimar veya inşaat mühendisi ile bir sağlık meslek mensubu olmak üzere en az beş kişiden oluşacağı, ihtiyaç duyulması halinde ise makine veya elektrik mühendisi veya bu alanlardaki diğer teknik personelin komisyona dahil edilebileceği, komisyonun üye sayısının artırıldığı durumlarda toplam üye sayısının tek sayıdan oluşmasının sağlanacağı kurala bağlanmıştır.
Anayasa'nın 135. maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzel kişilikleri olarak tanımlanmıştır.
Müdürlükçe oluşturulan komisyonun, ruhsat başvurusu yapan sağlık kuruluşunda yapacağı incelemede esas alacağı Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan denetim, sorgu ve idari yaptırım formları incelendiğinde, söz konusu incelemenin sağlık kuruluşunun fiziki şartlarının yanında diş hekimlerinin mesleki faaliyetlerini de kapsadığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, sağlık kuruluşunun ruhsat başvurusu hakkında verilecek karara esas teşkil edecek bir incelemeyi yapmakla görevlendirilen bahse konu komisyonda, mesleki faaliyetlerin kolaylaştırılması, ihtiyaçların belirlenmesi, mesleğin gelişmesi, meslek ahlâkı ve disiplininin korunması gibi amaçları olan meslek odasını temsilen bir diş hekiminin de bulunmasının zorunluluk olduğu, anılan komisyonda meslek odası temsilcisine yer verilmeyen dava konusu düzenlemede de, belirtilen eksiklik nedeniyle hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, eksik düzenleme niteliğinde bulunan dava konusu düzenlemenin hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
D) Dava konusu Yönetmeliğin 13. maddesinin 5. fıkrası (eksik düzenleme iddiası) yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu 13. maddenin 5. fıkrasında, "Yapılacak incelemeler neticesinde, herhangi bir eksiklik ve uygunsuzluk olmadığının tespiti halinde, merkez ve hastane için Bakanlık tarafından Ek-6/a’da yer alan ruhsat; muayenehane ve poliklinik için Valilik tarafından Ek-6/b’de yer alan ruhsat düzenlenir. Yapılan değerlendirmede, ön izin belgesine ya da ruhsat için aranan şartlara aykırılık olması durumunda ruhsat düzenlenmez." kuralına yer verilmiştir.
Davacı tarafından, Yönetmeliğin 12., 13. ve 14. maddelerine göre sağlık kuruluşlarının, üç aşamalı bir sistemde açılabildiği, ön izin, ruhsat ve faaliyet izni olarak adlandırılan bu aşamaların her birinin ayrı bir süreç olduğu, ön izin ve faaliyet izin belgesi düzenlenmesi için idareye 15 iş günü şeklinde kesin bir süre tanındığı, ruhsat düzenlenmesine ilişkin herhangi bir süre belirlenmediği, bu durumun idari işlemin belirliliği ilkesine aykırı olduğu bu nedenle düzenlemenin eksik olduğu ileri sürülmüşse de; idari düzenlemelerde, her ihtimalin ayrıntılı şekilde öngörülmesinin zorunlu olmadığı, düzenlemenin idarenin takdir yetkisi kapsamında bulunduğu, idarece yapılan başvuruların makul sürede değerlendirilerek neticelendirileceği, aksi halde uygulamada ortaya çıkabilecek sorunların yargısal denetim kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmıştır.
Bu durumda, dava konusu düzenlemede bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
E) Dava konusu Yönetmeliğin 15. maddesinin 6. fıkrası yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin "Ruhsat bilgilerinde değişiklik yapılması" başlıklı 15. maddesinin 6. fıkrasında "Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut poliklinik, merkez ve hastane sahibi şirket tarafından ikinci bir sağlık kuruluşunun veya şubesinin açılmak istenmesi durumunda ön izin, ruhsat ve faaliyet izin belgesi başvuruları aynen tekrarlanır." düzenlemesine yer verilmiştir.
Dava konusu maddede bu Yönetmelik kapsamındaki sağlık kuruluşlarından mevcut poliklinik, merkez ve hastane sahibi şirketlerce ikinci bir sağlık kuruluşunun veya şubesinin açılmak istenmesi durumunda yapılacak başvuru düzenlenmiş, muayenehaneler ise kapsam dışında bırakılmıştır.
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 43. maddesinde, "Bir diş tabibi veya dişçinin mütaaddit yerlerde muayenehane açarak icrayı sanat etmesi memnudur." hükmü yer almakta olup, açıkça görüldüğü üzere, bir diş hekimi/uzman tarafından mesleğini serbest olarak icra etmek üzere birden fazla yerde muayenehane açılması yasaklanmıştır.
Bununla birlikte gerek 1219 sayılı Kanun'un ve gerek diğer mevzuat hükümlerinin incelenmesinden, poliklinik, ağız ve diş sağlığı merkezleri ve hastanelerin şube açmalarını engelleyen bir düzenleme bulunmadığı görülmekte olup, hastane, ağız ve diş sağlığı merkezleri ile polikliniklerin kimler tarafından kurulacağının belirlenmesinin ve faaliyetlerine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesinin davalı idarenin görev ve yetkisi dahilinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla, dava konusu düzenlemede hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Öte yandan, 03/02/2015 tarih ve 29256 sayılı Resmî Gazete'de yayımlananan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 13. maddesinin 9. fıkrasında yer alan "Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut bir özel sağlık kuruluşunu işletenlerce şube niteliğinde ikinci bir sağlık kuruluşunun açılmak istenmesi durumunda ve faaliyet gösterdiği adresin değişmesi durumunda Ek-1’de belirtilen evrak ile başvuru aynen tekrarlanır." şeklindeki düzenlemeye karşı davacı Birlik tarafından açılan davada, Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin 31/05/2018 tarih ve E:2015/1803, K:2018/5514 sayılı kararıyla "1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 43. maddesinde, bir diş hekimi/uzman tarafından mesleğini serbest olarak icra etmek üzere birden fazla yerde muayenehane açılmasının yasaklandığı, dava konusu maddede bu yönetmelik kapsamındaki sağlık kuruluşlarını işletenlerce şube niteliğinde ikinci bir sağlık kuruluşunun açılmak istenmesi durumunda yapılacak başvurunun düzenlendiği, söz konusu Yönetmelikte, sağlık kuruluşunun, ağız ve diş sağlığı hizmeti verilen muayenehaneleri, poliklinikleri ve özel ağız ve diş sağlığı merkezlerini ifade ettiği, sağlık kuruluşları arasında muayenehanelerin de olduğu ve 1219 sayılı Kanun'un anılan maddesi uyarında bir diş hekiminin birden fazla yerde muayenehane açamayacağı hususu dikkate alındığında dava konusu maddenin, muayenehaneler yönünden mevzuata aykırı olduğu sonucuna varıldığı, 1219 sayılı Kanun ile diğer mevzuat hükümlerinde poliklinik ve ağız ve diş sağlığı merkezlerinin şube açmalarını engelleyen bir düzenleme bulunmadığı" gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, anılan kararın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 13/11/2019 tarih ve E:2018/3599, K:2019/5553 sayılı kararı ile onandığı, dava konusu düzenlemenin de söz konusu karar gerekçesine uygun olduğu anlaşılmaktadır.
F) Dava konusu Yönetmeliğin 18. maddesinin 5. fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresi yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin "Personel işlemleri" başlıklı 18. maddesinin 5. fıkrasının davanın açıldığı tarihteki halinde, sağlık kuruluşunda tam zamanlı olarak çalışan diş hekimlerinin, 1219 sayılı Kanun'un 12. maddesine uygun olmak kaydıyla bulunduğu ilde, bir özel sağlık kuruluşunda daha kısmi zamanlı çalışabileceği kuralına yer verilmiştir.
1219 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasının ilk cümlesinde, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların, aynı maddenin 2. fıkrasının her bir bendi kapsamında olmak kaydıyla ve başka bir sınırlamaya tabi olmaksızın, birden fazla sağlık kurum ve kuruluşunda çalışabilme hakkına sahip oldukları düzenlenmiştir. Buna göre, 1219 sayılı Kanun uyarınca tabiplik mesleğini icra etme hakkına sahip bir tabibin, anılan Kanun'un 12. maddesindeki sınırlamalara bağlı kalmak suretiyle, bir veya daha fazla özel sağlık kuruluşunda sadece kısmi zamanlı olarak çalışabilmesi de mümkündür.
Yönetmeliğin 18. maddesinin 5. fıkrasında, diş hekimlerinin özel sağlık kuruluşlarında çalışma şekilleri yönünden, "tam zamanlı" ve "kısmi zamanlı" çalışma olarak iki tür çalışma şekline yer verilmiş ve bir özel sağlık kuruluşunda "kısmi zamanlı" çalışma hakkı, 1219 sayılı Kanun'da yer alan sınırlamaları aşar nitelikte, yalnızca başka bir özel sağlık kuruluşunda "tam zamanlı" çalışan diş hekimlerine tanınmıştır.
Bu durumda, normlar hiyerarşisine aykırı biçimde, 1219 sayılı Kanun'daki sınırlamaları aşan ve üst normlarda yer almayan yeni bir kural getirerek, diş hekimlerinin özel sağlık kuruluşunda kısmi zamanlı çalışma hakkını başka bir özel sağlık kuruluşunda tam zamanlı çalışma koşuluna bağlayan ve bu suretle mesleki faaliyet icrasını engellediği anlaşılan dava konusu "tam zamanlı olarak" ibaresinde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
G) Dava konusu Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu Yönetmeliğin "Hasta kayıtları" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasında, "Sağlık kuruluşlarına başvuran hastalara ait veriler elektronik ortamda kaydedilir. Verilerin kaydedilmesi ve arşivlenmesi hususlarında Bakanlığın kayıt tescil sisteminde kayıtlı bir sağlık bilgi yönetim sistemi kullanılması zorunludur." kuralına; 3. fıkrasında, "Sağlık kuruluşları tarafından kayıt altına alınan kişisel sağlık verileri, 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile ikincil düzenlemelere ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 378 inci maddesine uygun bir şekilde Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara göre işlenerek merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur." kuralına yer verilmiştir.
Dava konusu düzenlemelerde, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarında hasta kayıtlarının elektronik ortamda tutulması ve bu kayıtların Bakanlık tarafından kurulan merkezi sağlık veri sistemine aktarılması yükümlülüğü getirilmektedir.
Davacı tarafından, hasta kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasına ilişkin zorunluluğu öngören dava konusu düzenlemelere dayanak teşkil eden bir üst norm bulunmadığı ileri sürülmektedir.
Anayasa'nın "Özel hayatın gizliliği" başlıklı 20. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; aynı maddenin 3. fıkrasında, herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu; bu hakkın, kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı, kişisel verilerin, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği hükmü yer almaktadır.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun "Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları" başlıklı 6. maddesinin -dava konusu düzenlemenin tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunan halinde- "(1) Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veridir. (2) Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. (3) Birinci fıkrada sayılan sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. (4) Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şarttır." hükmüne yer verilmiş; 8. maddesinde ise, yeterli önlemler alınmak kaydıyla, 6. maddenin 3. fıkrasında belirtilen şartlardan birinin bulunması hâlinde, ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin aktarılabileceği belirtilmiştir.
3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 3. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde ise, herkesin sağlık durumunun takip edilebilmesi ve sağlık hizmetlerinin daha etkin ve hızlı şekilde yürütülmesi maksadıyla, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca gerekli kayıt ve bildirim sisteminin kurulacağı; bu sistemin, e-Devlet uygulamalarına uygun olarak elektronik ortamda da oluşturulabileceği; bu amaçla, Sağlık Bakanlığınca, bağlı kuruluşları da kapsayacak şekilde ülke çapında bilişim sistemi kurulabileceği hüküm altına alındıktan sonra; ek 11. maddesinin 3. fıkrasının -dava konusu düzenlemenin tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunan halinde- de, Bakanlıkça belirlenen kayıtları uygun şekilde tutmayan veya bildirim zorunluluğunu yerine getirmeyen sağlık kurum ve kuruluşlarının iki defa uyarılacağı, uyarıya uymayanlara bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri kadar idari para cezası verileceği hükme bağlanmıştır.
10/07/2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin "Bilgi toplama, işleme ve paylaşma yetkisi" başlıklı 378. maddesinde, (Bu madde, Anayasa Mahkemesinin 27/02/2024 tarih ve 32473 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan, 26/10/2023 tarih ve E:2018/118, K:2023/180 sayılı kararıyla iptal edilmiş, kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra -27/11/2024- yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.) "1) Sağlık hizmeti almak üzere, kamu veya özel sağlık kuruluşları ile sağlık mesleği mensuplarına müracaat edenlerin, sağlık hizmetinin gereği olarak vermek zorunda oldukları veya kendilerine verilen hizmete ilişkin kişisel verileri işlenebilir. 2) Sağlık hizmetinin verilmesi, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmetlerinin planlanması ve maliyetlerin hesaplanması amacıyla Bakanlık, birinci fıkra kapsamında elde edilen verileri alarak işleyebilir. Bu veriler, Kişisel Verilerin Korunması Kanununda öngörülen şartlar dışında aktarılamaz. (3) Bakanlık, ikinci fıkra gereğince toplanan ve işlenen kişisel verilere, ilgili kişilerin kendilerinin veya yetki verdikleri üçüncü kişilerin erişimlerini sağlayacak bir sistem kurar. (4) Üçüncü fıkraya göre kurulan sistemlerin güvenliği ve güvenilirliği ile ilgili standartlar Kişisel Verileri Koruma Kurulunun belirlediği ilkelere uygun olarak Bakanlıkça belirlenir. Bakanlık, ilgili mevzuat uyarınca elde edilen kişisel sağlık verilerinin güvenliğinin sağlanması için gerekli tedbirleri alır. Bu amaçla, sistemde kayıtlı bilgilerin hangi görevli tarafından ne amaçla kullanıldığının denetlenmesine imkân tanıyan bir güvenlik sistemi kurar. (5) Sağlık personeli istihdam eden kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişileri ve gerçek kişiler, istihdam ettiği personeli ve personel hareketlerini Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür. (6) Kişisel sağlık verilerinin işlenmesi, güvenliği ve bu maddenin uygulanması ile ilgili diğer hususlar Bakanlıkça yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenir." kuralına yer verilmiştir.
Diğer yandan 3359 sayılı Kanun ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 378. maddesine dayanılarak hazırlanan ve 21/06/2019 tarih ve 30808 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Kişisel Sağlık Verileri Hakkında Yönetmeliğin 5. maddesinde, kişisel verilerin işlenme süreci ve devamında sağlık hizmeti sunumunda görevli kişilerin ve Bakanlık birimlerinin verilere erişimine ilişkin kurallar düzenlenmiş; 21. maddesinin 3. fıkrasında ise, merkezi sağlık veri sistemine Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara uygun bir şekilde veri gönderimi yapmayan sağlık hizmeti sunucularına, 3359 sayılı Kanun'un ek 11. maddesinin 3. fıkrasına göre işlem tesis edileceği kuralına yer verilmiştir.
Yukarıda aktarılan mevzuat incelendiğinde; 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 3. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde, herkesin sağlık durumunun takip edilebilmesi ve sağlık hizmetlerinin daha etkin ve hızlı şekilde yürütülmesi maksadıyla, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca gerekli kayıt ve bildirim sistemi kurulacağının ifade edildiği, bu sistemin, e-Devlet uygulamalarına uygun olarak elektronik ortamda da oluşturulabileceği gibi bu amaçla, Sağlık Bakanlığınca, bağlı kuruluşları da kapsayacak şekilde ülke çapında bilişim sistemi kurulabileceğinin kurala bağlandığı; 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 6. maddesinde de, sağlık verilerinin özel nitelikli kişisel veri olarak sayıldığı ve işlenmesinin özel kurallara bağlandığı ve ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla ilgilinin rızası aranmaksızın bu verilerin işlenebileceğinin düzenlendiği, maddenin taslak gerekçesinde ise Sağlık Bakanlığı ile her türlü sağlık kuruluşunun ve Sosyal Güvenlik Kurumunun bu amaçlarla tuttukları veriler ve kayıtların bu kapsamda değerlendirileceğinin belirtildiği anlaşılmaktadır.
Bu durumda, davalı Sağlık Bakanlığının, sağlık verilerinin toplanması ve işlenmesi ile kayıt altına alınması konusunda 3359 sayılı Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendi uyarınca yetkisinin bulunduğu açık olup, dava konusu ibare ile kişisel verilerin kayıt altına alınması ve işlenmesi konusunda üst hukuk normlarına uygun şekilde düzenleme yapıldığı ve
bu normları aşan veya normlara aykırı yeni bir kural getirilmediği anlaşıldığından dava konusu düzenlemelerde hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Nitekim, benzer konuda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 20/04/2022 tarih ve YD İtiraz No:2022/183 sayılı kararı da aynı yöndedir.
Bununla birlikte, dava konusu düzenlemenin dayanakları arasında zikredilen 10/07/2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 378. maddesi, görülen dava devam etmekte iken, 27/02/2024 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 26/10/2023 tarih ve E:2018/118, K:2023/180 sayılı kararıyla sağlık hizmetleriyle ilgili olarak kişisel verilerin toplanmasına, işlenmesine, aktarılmasına, bu kişisel verilere erişim sisteminin kurulmasına, sistemin güvenliğinin sağlanmasına ilişkin düzenlemeler içeren kuralın Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenemeyecek yasak alan içinde kaldığı gerekçesiyle konu bakımından yetki yönünden Anayasa'ya aykırı bulunmuş ve maddenin iptaline karar verilmiş; iptal hükmünün ise Anayasanın 153. maddesinin 3. fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesinin 3. fıkrası gereğince, kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra (27/11/2024) yürürlüğe girmesine karar verilmiş ise de, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun 3. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendi ile 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 6. maddesinin yürürlükte olduğu dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının dava konusu düzenlemeyi dayanaksız hale getirdiğinden, bir başka anlatımla dava konusu düzenlemenin hukuki dayanağının kalmadığından söz edilmesi mümkün bulunmamaktadır.
Kaldı ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 15/01/2025 tarih ve 32783 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7538 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle 3359 sayılı Kanun'a eklenen ek 19. maddesinde, "Sağlık hizmeti almak üzere, kamu veya özel sağlık kuruluşları ile sağlık mesleği mensuplarına müracaat edenlerin, sağlık hizmetinin gereği olarak vermek zorunda oldukları veya kendilerine verilen hizmete ilişkin kişisel verileri işlenebilir.
Sağlık hizmetinin verilmesi, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmetlerinin planlanması ve maliyetlerin hesaplanması amacıyla Sağlık Bakanlığı, birinci fıkra kapsamında elde edilen verileri alarak işleyebilir. Bu veriler, 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda öngörülen şartlar dışında aktarılamaz.
Bakanlık, ikinci fıkra gereğince toplanan ve işlenen kişisel verilere, ilgili kişilerin kendilerinin veya yetki verdikleri üçüncü kişilerin erişimlerini sağlayacak bir sistem kurar.
Üçüncü fıkraya göre kurulan sistemlerin güvenliği ve güvenilirliği ile ilgili standartlar Kişisel Verileri Koruma Kurulunun belirlediği ilkelere uygun olarak Bakanlıkça belirlenir. Bakanlık, ilgili mevzuat uyarınca elde edilen kişisel sağlık verilerinin güvenliğinin sağlanması için gerekli tedbirleri alır; bu amaçla, sistemde kayıtlı bilgilerin hangi görevli tarafından ne amaçla kullanıldığının denetlenmesine imkân tanıyan bir güvenlik sistemi kurar.
Sağlık personeli istihdam eden kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişileri ve gerçek kişiler, istihdam ettiği personeli ve personel hareketlerini Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür.
Kişisel sağlık verilerinin işlenmesi, güvenliği ve bu maddenin uygulanması ile ilgili diğer hususlar Bakanlıkça yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenir.” hükmüne yer verilmiş olup, böylece davalı idarenin bilgi toplama, işleme ve paylaşma yetkisine ilişkin hakkında iptal kararı verilen CBK hükmünün kanunlaştığı görülmektedir.
Öte yandan, davacı tarafça, hasta kayıtlarının elektronik ortamda veya kağıt ortamında tutulmasına ilişkin tercih ve takdirin diş hekimine ait olması gerektiği, elektronik kayıt zorunluluğunun bilgisayar ve teknik altyapı teminini gerektirdiği, bunun da diş hekimlerine ilave külfet yüklediği ileri sürülmektedir.
Ancak, sağlık hizmetinin kamusal niteliği, hizmetin sürekliliği, hastaların önceki tanı ve tedavi bilgilerinin izlenebilirliği, sağlık hizmetlerinde standardizasyonun sağlanması ve kamu sağlığının korunması amaçları birlikte değerlendirildiğinde, kayıtların elektronik ortamda tutulmasının, bireysel tercih alanı kapsamında değil, idarenin sağlık hizmetini düzenleme ve denetleme yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu nedenle, kayıtların tutulma yönteminin meslek mensubunun bireysel takdirine bırakılmasının, sağlık hizmetinin bütüncül ve etkin biçimde yürütülmesini zedeleyebileceği dikkate alındığında, dava konusu düzenlemede bu yönüyle de hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Bu durumda, sağlık hizmetlerinin güncel teknolojik gelişmeler ışığında yürütülmesinin, sağlık hizmetinin niteliğinin artırılması ve hasta güvenliğinin sağlanması bakımından kaçınılmaz olduğu, elektronik kayıt sistemlerinin günümüz sağlık hizmetlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldiği, bu kapsamda, getirilen yükümlülüğün, meşru bir amaca dayandığı, sağlık hizmetinin etkinliği ve sürekliliğini sağlamaya elverişli olduğu, sağlık kuruluşlarının faaliyetlerinin doğası gereği katlanılması gereken makul bir külfet oluşturduğu anlaşıldığından davacının iddialarına itibar edilmemiştir.
H) Dava konusu Yönetmeliğin 22. maddesinin 8. fıkrasının 1. cümlesi ile Yönetmeliğin eki Ek-10/a "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Muayenehane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 38. satırı, Ek-10/b "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Poliklinik Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 47. satırı, Ek-10/c "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Merkez Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı, Ek-10/d "Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Hastane Denetim Sorgu ve İdari Yaptırım Uygulama Formu"nun 70. satırı yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu Yönetmeliğin "Hasta kayıtları" başlıklı 22. maddesinin 8. fıkrasında, diş hekiminin, çalıştığı sağlık kuruluşunda elektronik reçete düzenleyeceği kuralına yer verilmiş olup, Yönetmeliğin eki Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan denetim ve idari yaptırım uygulama formlarında da e-reçete kullanılmaması hâli yaptırıma bağlanmıştır.
1262 sayılı İspençiyari ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu'nun 1. maddesinin 2. fıkrasında, "Tabip reçetesiyle verilmesi meşrut olanlar ancak reçete mukabilinde ve diğerleri reçetesiz olarak münhasıran eczanelerle ecza ticarethanelerinde kanunu mahsusuna tevfikan satılır." hükmüne yer verilerek tıbbi müstahzarların münhasıran satılabileceği yerler hüküm altına alınmıştır. Aynı Kanun'un 12. maddesinde de, “Müstahzarların dış ambalaj kısımları üzerinde ve ambalaj içindeki tarifnamelerde açık ve Türkçe olarak ruhsat sahibinin ve yapıldığı laboratuvarın adı ve adresi, ruhsat numarası ve ilacın nasıl kullanılacağı ve fiyatı yazılı olacak ve terkibinde müessir ve zehirli maddeler varsa cins ve miktarları ve vekaletçe lüzum gösterilen hallerde yapıldığı tarih göze çarpacak surette kayıt ve işaret edilecektir. Yalnız tabip reçetesiyle satılmasına müsaade edildiği takdirde bu husus dahi açık olarak yazılacaktır.” hükmüne yer verilmiştir.
Bununla birlikte, 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun'un 26. maddesinde, eczanelerde günlük reçetelerin kaydının, Sağlık Bakanlığınca belirlenen usullere göre tutulacağı hükme bağlanmış; anılan Kanun'a dayanılarak çıkarılan 12/04/2014 tarih ve 28970 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Eczaneler ve Eczacılar Hakkında Yönetmeliğin "Kabul edilebilecek reçeteler" başlıklı 28. maddesinde ise, "Reçetelerde hastanın adı, soyadı, hastalığın tanısı ile hekimin adı soyadı, unvanı, diploma tescil numarası ile görev yerinin yer alması ve reçetelerin hekim tarafından imzalanmış olması gerekir.
Eczanelerde kabul edilecek reçeteler aşağıda belirtilmiştir: a) Normal reçete, b) Takip edilmesi gereken ilaçların yazıldığı özel reçeteler, c) Elektronik reçete, ç) Güvenlik önlemlerini belirtir formlarla beraber verilmesi gereken ilaçların yazıldığı kısıtlanmış reçeteler.
Eczanelerde yalnızca hekim, diş hekimi, veteriner hekim ve ziraat mühendisi tarafından yazılan reçeteler kabul edilir.
İnternet, faks, telefon, kurye, komisyoncu ve benzeri yollarla eczanelere gelen reçeteler kabul edilmez. Eczanelere bu yolla gelen ilaç talepleri karşılanmaz. Hekimlerin elektronik ortamda yazarak bunu güvenli elektronik imza ile imzalamalarıyla gerçekleşen elektronik reçeteler ile eczacı odalarınca dağıtımı yapılan reçete grupları bu hükmün dışındadır.
Eczacılar, kendilerine reçete gönderilmesine yönelik olarak her ne şekilde olursa olsun, kurumlar, hekimler, diğer sağlık kurum ve kuruluşları veya üçüncü şahıslar ile açık veya gizli iş birliği yapamaz; simsar, kurye elemanı ve benzeri yönlendirici personel bulunduramaz, reçete toplama veya yönlendirme yapamaz, bu yollarla gelen reçeteleri kabul edemez. Bu madde hükmü gereği il sağlık müdürlüğü tarafından, şikâyet veya eczacı odasının bildirimi üzerine şikâyete konu taraflar ile Sosyal Güvenlik Kurumu veya diğer kurum veya kuruluşlar nezdinde tespit işlemi yapılarak Kanunun 24 üncü maddesine göre işlem yapılır." kuralına yer verilmiştir.
Yukarıda belirtilen mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, ilaç üretiminin ve kalitesinin teşvik ve teminini, her türlü ilacın, birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmiş maddelerin ve bunların üretiminde kullanılan ham ve yardımcı maddelerin ithal, ihraç, üretim, dağıtım ve tüketiminin kontrol ve denetlenmesi ile ruhsatlandırma izni ve fiyat verme işlerini yürütmeye; ispençiyari ve tıbbi müstahzarların halkın sağlığına zarar vermemesini, kaliteli, bilimsel verilerle orantılı, uygun fiyatlarla ve sürekli bir şekilde halka ulaşmasını sağlamaya; ayrıca herkesin sağlık durumunu takip edebilmek ve sağlık hizmetlerinin daha etkin ve hızlı şekilde yürütülmesi amacıyla elektronik ortam dahil olmak üzere gerekli kayıt ve bildirim sistemi kurmaya Sağlık Bakanlığının görevli ve yetkili olduğu anlaşılmaktadır.
Herkesin hayatının beden ve ruh sağlığı içinde devamını sağlamak, ülkenin sağlık şartlarını düzeltmek, halka sağlık hizmetlerini ulaştırmakla görevli olan Sağlık Bakanlığı, sağlık hizmetlerinin en gerekli ve vazgeçilmez unsurlarından biri olan ilaçların, güvenilir şekilde halka ulaşmasını sağlamakla sorumludur. Sağlık Bakanlığının, bu sorumluluğunu ve dolayısıyla görevlerini yerine getirirken, mevzuat hükümleri çerçevesinde gerekli tedbirleri almak, kurallar koymak yetkisine sahip bulunduğu da kuşkusuzdur.
1262 sayılı Kanun ile 6197 sayılı Kanun ve bu Kanun'un uygulama yönetmeliğine göre, ülkemizde satışı yapılan ilaçların reçeteli olarak satışa sunulması esas olmakla birlikte, reçeteli ilaçlar bakımından söz konusu reçetelerin barındırması gereken özellikler belirlenirken, reçetelerin normal (yazılı ve basılı) ya da elektronik olarak düzenlenmesi konusunda özel bir kurala yer verilmediği görülmektedir.
Reçete, hekim tarafından muayene edilen kişiye verilen ve kişinin tedavisini sağlayacak ilaç ve diğer tıbbi malzemelerin yer aldığı belge niteliğinde olup, elektronik reçete ise elektronik ortamda düzenlenen ve e-imza ile imzalanan reçeteler olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, e-reçete uygulamasında, ilgiliye sadece reçete kodu verilerek elektronik ortamda teşhis ve tedavi bilgileri eczanelere aktarılmakta olup, esasen normal reçete ile elektronik reçete muhteviyatının birbirinden farklı olmadığı açıktır.
Bu bağlamda, yukarıda aktarılan görev ve yetkileri kapsamında davalı idarece sağlık hizmetlerinin elektronik ortamda güvenilir altyapılar üzerinden sağlanması, hasta güvenliğinin artırılması, reçetelerin kaybolmasının önlenmesi, hastanın farklı sağlık kuruluşlarında tedavisinin sürekliliğinin sağlanması, ilaç etkileşimlerinin ve tekrar reçetelendirmelerin izlenebilmesi amacıyla getirildiği anlaşılan dava konusu düzenlemede hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Kaldı ki elektronik reçete uygulamasını zorunlu kılan dava konusu hükmün devamında gerekli hallerde fiziki reçetenin düzenlenmesine de imkan tanındığı görüldüğünden, herhangi bir mağduriyetin oluştuğundan da söz edilemeyecektir.
Dava konusu düzenlemede yer verilen e-reçete düzenleme zorunluluğunun yerine getirilmemesi halinde ise, Yönetmeliğin eki Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan düzenlemeler ile, anılan kuralın denetimini sağlamak, istisnaların keyfî biçimde genişletilmesini önlemek, e-reçete uygulamasının sürekliliğini temin etmek amacıyla öngörülmüş yaptırımlara yer verilmiştir.
E-reçete kullanılmamasına bağlanan yaptırımların, doğrudan ve derhal faaliyetin durdurulması şeklinde değil, kademeli olarak uyarıdan başlayıp ihlalin devamı hâlinde ağırlaşan bir sistem içerisinde düzenlendiği görülmektedir. Bu durumun, ölçülülük ilkesine uygun bir yaptırım sistemi öngördüğü ve ihlalin ağırlığı ile sürekliliği dikkate alınarak yaptırım uygulanmasının, sağlık hizmetlerinde denetimin etkinliğini sağlamak bakımından zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, sağlık hizmetlerinin dijital altyapısına ilişkin standartların belirlenmesi ve bu standartlara uyulmaması hâlinde uygulanacak yaptırımların düzenlenmesi, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ile Sağlık Bakanlığına tanınan görev ve yetkiler kapsamında olduğundan, bu yetki sınırları içinde kaldığı anlaşılan dava konusu Yönetmeliğin 22. maddenin 8. fıkrasının 1. cümlesi ile Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan e-reçeteye ilişkin düzenlemelerin, üst hukuk normlarına aykırı olmadığı, Yönetmelikte benimsenen temel kural ile uyumlu olduğu, kamu yararı ve hizmet gereklerine dayandığı sonucuna varılmıştır.
I) Dava konusu Yönetmeliğin 23. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yapılacak tüm müdahaleler için” ibaresi yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin "Hasta hakları" başlıklı 23. maddesinin 2. fıkrasında, "Sağlık kuruluşlarında yapılacak tüm müdahaleler için ilgili mevzuatına uygun şekilde rıza formu alınması zorunludur." düzenlemesine yer verilmiştir.
1219 sayılı Kanun’un 70. maddesinde "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır.
5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde, “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde, “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.
Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir.
01/08/1998 tarih ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 4. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendinde, bilgilendirme, yapılması planlanan her türlü tıbbi müdahale öncesinde müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından kişiye gerekli bilginin verilmesi; (h) bendinde, rıza, kişinin tıbbi müdahaleyi serbest iradesiyle ve bilgilendirilmiş olarak kabul etmesi şeklinde tanımlanmış; 15. maddesinde, “Hastaya; hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, muhtemel komplikasyonları, reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği hususlarında bilgi verilir." kuralına; 18. maddesinin 2. fıkrasında, "Hasta, tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbi müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Bilgilendirme ve tıbbi müdahaleyi yapacak sağlık meslek mensubunun farklı olmasını zorunlu kılan durumlarda, bu duruma ilişkin hastaya açıklama yapılmak suretiyle bilgilendirme yeterliliğine sahip başka bir sağlık meslek mensubu tarafından bilgilendirme yapılabilir." kuralına; "Hastanın Rızası ve İzin" başlıklı 24. maddesinin 1. fıkrasında, “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin veya vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz." kuralına; "Rıza formu" başlıklı 26. maddesinde ise, "Mevzuatta öngörülen durumlar ile uyuşmazlığa mahal vermesi tıbben muhtemel görülen tıbbi müdahaleler için sağlık kurum ve kuruluşunca 15 inci maddedeki bilgileri içeren rıza formu hazırlanır. Rıza formunda yer alan bilgiler; sözlü olarak hastaya aktarılarak rıza formu hastaya veya kanuni temsilcisine imzalatılır. Rıza formu iki nüsha olarak imza altına alınır ve bir nüshası hastanın dosyasına konulur, diğeri ise hastaya veya kanuni temsilcisine verilir. Acil durumlarda tıbbi müdahalenin hasta tarafından kabul edilmemesi durumunda, bu beyan imzalı olarak alınır, imzadan imtina etmesi halinde durum tutanak altına alınır. Rıza formu bilgilendirmeyi yapan ve tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından imzalanır. Verilen bilgilerin doğruluğundan ilgili sağlık meslek mensubu sorumludur. Rıza formları arşiv mevzuatına uygun olarak muhafaza edilir." kuralına yer verilmiştir.
Anılan düzenlemelere göre, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınması gerektiği muhakkaktır.
Bu durumda, dava konusu düzenlemenin, sağlık hizmeti sunumunda aydınlatma ve bilgilendirme yükümlülüğünün etkin bir şekilde yerine getirilmesini sağlamaya yönelik olarak getirildiği, bu suretle hasta haklarının korunması ve güvence altına alınmasının amaçlandığı, her ne kadar rızanın alınması belli bir şekil şartına tabi değilse de, ispat külfeti bakımından her türlü tıbbi müdahale öncesinde rızanın yazılı olarak alınması gerektiğinin Danıştay ve Yargıtay içtihatları ile yerleşik hale geldiği anlaşıldığından, dava konusu düzenlemede üst hukuk normlarına ve kamu yararı ile hizmet gereklerine aykırılık bulunmamaktadır.
İ) Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 4. maddesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresi ve 5. maddesinde yer alan “blok veya kata ait" ve "müellif onaylı" ibareleri yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu Yönetmeliğin eki "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler" başlıklı Ek-1’in 4. maddesinde, ön izin başvurusu kapsamında müstakil binalarda sunulacak mimari projelerin “müellif onaylı” olması şartı öngörülmüş; 5. maddesinde ise müstakil olmayan binalarda açılacak sağlık kuruluşları bakımından, sağlık kuruluşunun bulunduğu “blok veya kata ait” tüm kullanım alanlarını gösteren “müellif onaylı” mimari planların sunulması zorunluluğu getirilmiştir.
3194 sayılı İmar Kanunu'nun 22. maddesinde, yapı ruhsatı alabilmek için başvuru sırasında istenilen belgelerden biri olarak mimari proje sayılmıştır.
16/08/2008 tarih ve 26969 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Toplu Yapılarda Kat Mülkiyeti ve Kat İrtifakı Tesisine Dair Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (h) bendinde, mimarî proje, "Anagayrimenkulde, yapının veya yapıların ruhsat eki projesine uygun, yapı veya yapıların dış cepheler ve iç taksimatı bağımsız bölüm, eklenti, ortak yerlerinin ölçüleri ve bağımsız bölümlerin konumu ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleri ile oranlı arsa payları ve bağımsız bölümlerin yapı inşaat alanı da açıkça ve her bağımsız bölümün birden başlayıp sıra ile giden numarası da belirtilmek suretiyle kat plânları ayrı ayrı gösterilen, proje müellifi mimar tarafından yapılan ve gayrimenkulün maliki veya bütün paydaşları tarafından imzalanan idarece onaylı projeyi"; (ğ) bendinde ise, kat planı, "Mimarî projede, yapının her bir katının kullanımını, niteliğini, konumunu, ortak yerlerini, alanlarını ve üzerinde bulunan bağımsız bölümlerin kat mülkiyetine esas numaralarını gösteren plânı" şeklinde tanımlanmıştır.
Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere, Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin dava konusu düzenlemesinde yer alan “müellif onaylı” ibaresinin, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında bir telif hakkı tesis etmeye veya mimara mali ya da manevi bir hak sağlamaya yönelik olmadığı açık olup, bu ibare ile amaçlananın, sağlık kuruluşunun açılacağı mekâna ilişkin sunulan mimari plan ve projelerin gerçek durumu yansıtıp yansıtmadığının, sonradan yapılmış izinsiz değişikliklerin bulunup bulunmadığının, yapının, sağlık hizmeti sunumuna elverişli fiziki koşulları taşıyıp taşımadığının idare tarafından sağlıklı ve güvenilir şekilde denetlenebilmesinin sağlanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla “müellif onaylı” olma şartının, mimari eserin estetik veya özgün nitelikte olup olmadığına bağlı bir telif koruması değil, teknik doğrulama ve idari denetim amacı taşıyan bir düzenleme niteliğinde olduğu görülmektedir.
Kaldı ki, davacı, mevcut binalarda projeyi çizen mimara ulaşılamayabileceğini ileri sürmüşse de, Sağlık Bakanlığının 03/11/2022 tarih ve E.781 sayılı Genel Yazısı ile, müellif onaylı mimari projenin temin edilemediği durumlarda, kurulması planlanan sağlık kuruluşunun uygulama projesini çizen yetkili mimar tarafından onaylanmış mimari projenin kabul edileceği 81 İl Valiliğine bildirilmiştir. Buna göre, dava konusu ibarelerin mutlak ve katı bir yükümlülük
getirmediği, fiili imkânsızlık hâllerinde başvuru sahiplerinin mağduriyetine yol açılmasının önüne geçileceği de açıktır.
Bununla birlikte, Ek-1’in 5. maddesinde, müstakil olmayan binalarda açılacak sağlık kuruluşları bakımından, sağlık kuruluşunun bulunduğu blok veya kata ait tüm kullanım alanlarını gösteren planların istenmesi öngörülmüştür. Bu düzenlemenin amacının, sağlık kuruluşunun yer aldığı kat veya blokta, yangın, tahliye, acil müdahale ve ortak alan kullanımı bakımından risk oluşturabilecek durumların tespit edilmesi, sağlık hizmetinin sunulacağı alanın, bina içerisindeki diğer kullanım alanlarıyla etkileşiminin değerlendirilmesi, hasta ve çalışan güvenliğinin sağlanması olduğu görülmektedir.
Sağlık kuruluşlarının, niteliği gereği yalnızca kendi bağımsız bölümüyle sınırlı olmayan, ortak alanları da kullanan ve bina genelindeki fiziki koşullardan etkilenen yapılar olduğu açıktır. Bu nedenle, yalnızca bağımsız bölüme ilişkin planların değil, blok veya kata ait kullanım bütünlüğünün idarece bilinmesinde kamu yararı bulunmaktadır.
Dava konusu düzenlemelerin, sağlık kuruluşlarının güvenli, düzenli ve mevzuata uygun biçimde faaliyete geçmesini sağlamaya yönelik olduğu, 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ile 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca Sağlık Bakanlığına verilen görev ve yetkiler kapsamında tesis edildiği anlaşıldığından, “müellif onaylı” ve “blok veya kata ait” ibarelerinin, başvuru sahiplerine orantısız bir külfet yüklemediği, sağlık hizmetinin niteliği ve kamu yararı gözetildiğinde ölçülü ve gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.
J) Yönetmeliğin eki Ek-1 "Ön İzin Başvurusu İçin Gerekli Belgeler"in 7. maddesinde yer alan “Mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu” ibaresi yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu düzenleme ile, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulacak özel sağlık kuruluşlarının açılacağı mevcut binalar bakımından, ön izin başvurusu aşamasında deprem güvenlik raporu sunulması şartı öngörülmüştür.
Dava konusu "mevcut binalarda, deprem güvenlik raporu" ibaresinin, sağlık kuruluşlarının açılacağı binaların deprem güvenliği bakımından asgari şartları taşıyıp taşımadığının tespiti amacına yönelik olup, sağlık alanında otorite olan davalı Bakanlığın, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarının açılmaları sırasında istenecek belgeler arasında sağlık kuruluşunun faaliyet göstereceği binanın depreme karşı dayanıklılığını gösteren raporu isteme ve anılan rapora ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisi bulunmaktadır.
Nitekim sağlık kuruluşları, niteliği gereği, toplumun her kesimine açık, hasta, refakatçi ve çalışan yoğunluğu bulunan, acil müdahale gerektirebilecek durumların ortaya çıkabildiği mekânlar olup, bu tür yapılarda can güvenliğinin sağlanması, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının korunması kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu itibarla, deprem güvenlik raporu istenmesi, binanın mülkiyet rejiminden veya sağlık kuruluşunun binanın tamamını mı yoksa bir bölümünü mü kullandığından bağımsız olarak, kamu sağlığı ve güvenliği amacıyla öngörülmüş önleyici bir tedbirdir. 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ile 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca Sağlık Bakanlığının sağlık hizmetlerinin güvenli, nitelikli ve sürdürülebilir biçimde sunulmasını sağlamakla görevli ve yetkili olduğu, bu kapsamda, sağlık kuruluşlarının açılacağı binaların fiziki ve yapısal güvenliğine ilişkin şartların belirlenmesinin, idarenin düzenleme yetkisi içinde olduğu, dolayısıyla bu yetkinin kullanılmasının kanuni dayanağı bulunduğu açıktır. Deprem kuşağında yer alan ülkemizde, sağlık kuruluşlarının faaliyet göstereceği binaların statik açıdan güvenli olup olmadığının denetlenmesi, takdir yetkisinin kullanımı dışında davalı idarenin görev ve sorumluluğu kapsamındadır.
Davacı tarafından ileri sürülen, kat maliklerinin rızasının alınmasının güçlüğü veya binanın tamamına ilişkin inceleme yapılamayacağı yönündeki iddiaların, düzenlemenin hukuka uygunluğunu ortadan kaldıracak nitelikte olmadığı, zira, sağlık kuruluşu açılmasının, zorunlu değil, ihtiyari bir faaliyet olduğu ve bu faaliyetin icrasının, toplum sağlığı ve güvenliği bakımından belirlenen koşullara uyulmasını zorunlu kıldığı sabittir. Bina güvenliğine ilişkin risklerin, yalnızca sağlık kuruluşunun bulunduğu bağımsız bölümle sınırlı olmadığı, binanın taşıyıcı sistemiyle doğrudan bağlantılı olduğu da açıktır. Bu nedenle, binanın yalnızca bir bölümünde sağlık hizmeti sunulacak olması, binanın deprem güvenliğinin araştırılmasını gereksiz kılmayacaktır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
K) Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-5 "Sağlık Kuruluşları İçin Asgari Personel Listesi"nin "Merkez" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi ve "Hastane" başlıklı sütununun 3. satırında yer alan “en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi olmak üzere” ibaresi yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu düzenlemelerde, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarından merkez niteliğinde olanlarda en az iki farklı branşta birer uzman diş hekimi, hastane niteliğinde olanlarda ise en az beş farklı branşta birer uzman diş hekimi istihdam edilmesi asgari personel şartı olarak öngörülmüştür.
Davacı tarafından, merkez ve hastane niteliğindeki sağlık kuruluşlarının fonksiyonel olarak diğer sağlık kuruluşlarından ayrılmadığı, bu nedenle uzman diş hekimi zorunluluğunun hizmet sunumuyla ilgisinin bulunmadığı, 1219 sayılı Kanun uyarınca diş hekimliği yapma yetkisinin mezuniyetle kazanıldığı, uzmanlık alanlarının diş hekimlerinin yetki alanını daraltmadığı, uzman olmayan diş hekimlerinin de uzmanlık alanındaki işlemleri yapabildiği, uzman diş hekimi sayısının ülke genelinde sınırlı olduğu ve bu zorunluluğun hizmet sunumunu zorlaştırdığı ileri sürülmüştür.
1219 sayılı Kanun’un 30. maddesinde, diş hekimliği yapabilmek için diş hekimliği fakültesinden mezun olma şartı düzenlenmiş; uzmanlık eğitimi ise ayrı bir statü olarak öngörülmüştür. Dava konusu düzenleme ise, özel olarak diş hekimliği mesleğinin icra şartlarını veya bir diş hekiminin hangi işlemleri yapabileceğini belirlememekte, diş hekimlerinin yetki alanını daraltmamakta, yalnızca belirli ölçekte ve kapsamda faaliyet göstermesi öngörülen sağlık kuruluşlarının kurumsal yapısına ilişkin asgari personel standartlarını düzenlemektedir.
Yönetmeliğin tamamı incelendiğinde, ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin, farklı branşları ve uzmanlık alanlarını içeren çok yönlü bir hizmet niteliği taşıdığı, merkez ve hastane niteliğindeki sağlık kuruluşlarının ise, hasta sayısı, hizmet çeşitliliği, donanım ve organizasyon yapısı bakımından muayenehane ve polikliniklerden daha kapsamlı hizmet sunmak üzere yapılandırıldığı görülmektedir. Bu nedenle, merkez ve hastane gibi daha kapsamlı kuruluşlarda, komplike vakaların aynı çatı altında değerlendirilmesi, hastaların sevk zincirine gerek kalmadan bütüncül hizmet alabilmesi, acil ve özel nitelikli müdahalelerin gecikmeksizin yapılabilmesi amacıyla farklı branşlarda uzmanlaşmış diş hekimlerinin asgari düzeyde bulunmasının öngörülmesinin, hizmetin niteliğini artırmaya yönelik bir düzenleme niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.
Davacı tarafından, ülke genelinde uzman diş hekimi oranının düşük olduğu ileri sürülmüş ise de, hizmetin etkinliği ve hasta güvenliği göz önünde bulundurulduğunda, bu durumun, idarenin sağlık hizmetlerinin niteliğini artırmaya yönelik standart belirleme yetkisini ortadan kaldırmadığı açık olduğundan, davacının iddiasına itibar edilememiştir.
Bu durumda, Ek-5’te yer alan dava konusu ibarelerin, üst hukuk normlarına aykırı olmadığı, diş hekimlerinin mesleki yetkilerini sınırlandırmadığı, sağlık hizmetinin niteliğini artırmaya yönelik bulunduğu anlaşıldığından, düzenlemelerde hukuka, kamu yararına ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmamaktadır.
L) Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 59. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 68. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 92. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 92. satırı yönünden yapılan inceleme:
Söz konusu Yönetmeliğin "Atıkların imhası" başlıklı 26. maddesinde, sağlık kuruluşlarında tıbbi atıkların bertarafı için 25/01/2017 tarih ve 29959 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine uygun olarak gerekli tedbirlerin alınacağı belirtilmiş; "Denetim, yasaklar ve idari yaptırım" başlıklı 27. maddesinin davanın açıldığı tarihteki halinde, "(1) Sağlık kuruluşları; şikâyet veya ihbar üzerine yapılan olağan dışı denetimler hariç olmak üzere Müdürlükçe oluşturulan denetleme ekibi tarafından, Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan ilgilisine göre sağlık kuruluşu için düzenlenen denetim, sorgu ve idari yaptırım formu kullanılarak yılda en az bir defa olağan denetime tabi tutulur. Denetleme ekibi; en az biri diş hekimi olmak üzere en az üç kişiden oluşur.
(2) Bu Yönetmelik kapsamındaki uygulamalar bakımından yasak olan fiiller şunlardır:
a) Bu Yönetmelik hükümlerine göre ruhsat alınmaksızın sağlık kuruluşu açılamaz.
b) Bu Yönetmelik hükümlerine göre faaliyet izin belgesi alınmaksızın sağlık hizmeti sunulamaz.
c) Sağlık kuruluşlarında yetkisiz sağlık meslek mensubu çalıştırılamaz.
ç) Sağlık kuruluşlarında, Müdürlükten izin alınmaksızın, cihaz ve personel durumu ile ruhsata esas olan fiziki alanlarda değişiklik yapılamaz.
(3) Sağlık kuruluşlarında bu Yönetmeliğe aykırı uygulamaların tespiti halinde; Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan ilgilisine göre sağlık kuruluşu için düzenlenen denetim, sorgu ve idari yaptırım formunda belirtilen idari yaptırımlar uygulanır.
(4) Sağlık kuruluşlarında bu Yönetmelikte yaptırımı bulunmayan aykırılıkların tespiti halinde, aykırılığın durumuna göre bir ayı geçmemek üzere süre verilir. Bu süre sonunda, aykırılığın giderilmediğinin tespiti hâlinde, bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde birinden yüzde üçüne kadar idari para cezası uygulanır. Bir takvim yılı içinde aynı aykırılığın üçüncü kez tespitinde, verilen idari para cezası iki katına çıkarılır." kuralına yer verilmiştir.
Anılan Yönetmeliğin ekindeki Formların dava konusu satırlarında da, sağlık kuruluşunda miadı dolan farmasotik ve ilaç atıklarının imhasına yönelik 14/03/2005 tarih ve 25755 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümlerine uygun olarak gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığının denetleneceği belirtilmiş, gerekli tedbirlerin alınmadığının tespiti halinde uygulanacak yaptırımlara yer verilmiştir.
Yönetmeliğin 26. maddesinde yer alan, tıbbi atıkların imhasında 25/01/2017 tarih ve 29959 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uyulması gerektiği yönündeki kurala aykırılığın söz konusu Formların ilgili satırlarında ayrıca yaptırıma bağlandığı görülmektedir.
Diğer taraftan, 14/03/2005 tarih ve 25755 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, dava konusu düzenleme yapılmadan önce, 02/04/2015 tarih ve 29314 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Atık Yönetimi Yönetmeliği'nin - yayımı tarihinden bir yıl sonra yürürlüğe giren - 27. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Buna göre, miadı dolan farmasotik ve ilaç atıklarının imhasına yönelik olarak uyulması gereken kurallar belirlenirken, yürürlükten kaldırılan Yönetmeliğe atıf yapılmasında hukuka ve mevzuata uygunluk bulunmamaktadır.
Davacı tarafından, Yönetmeliğin ekindeki Formlarda, Yönetmeliğin 26. maddesinden farklı bir yönetmelik belirtilerek ona da uyulması gerektiğinin belirtildiği iddia edilmiş ise de, tıbbi atık ile miadı dolan farmasotik ve ilaç atıklarının birbirinden farklı olduğu, bu iki atık türünün imhasına yönelik gerekli tedbirlerin farklı Yönetmeliklerde düzenlendiği görüldüğünden davacının bu iddiasına itibar edilmemiştir.
M) Dava konusu Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 61., 64. satırları, Ek-10/b'de yer alan Formun 70., 73. satırları, Ek-10/c'de yer alan Formun 94., 97. satırları, Ek-10/d'de yer alan Formun 94., 97. satırları yönünden yapılan inceleme:
3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun ek 11. maddesinin -dava konusu düzenlemenin tesis edildiği tarihteki halinde- "Sağlık hizmeti sunumu ile ilgili tüm iş ve işlemler Sağlık Bakanlığınca denetlenir.
Olağanüstü durumlarda mesleğini icraya yetkili kişilerce acil sağlık hizmeti ulaşana ve sağlık hizmeti devamlılık arz edene kadar verilecek olan sağlık hizmeti hariç, ruhsatsız olarak sağlık hizmeti sunan veya yetkisiz kişilerce sağlık hizmeti verdirenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Özel izne tabi hizmet birimlerini Sağlık Bakanlığından izin almaksızın açan veya buralarda verilecek hizmetleri sunan sağlık kurum ve kuruluşları, bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yarısına kadar idari para cezası ile cezalandırılır.
Bakanlıkça belirlenen kayıtları uygun şekilde tutmayan veya bildirim zorunluluğunu yerine getirmeyen sağlık kurum ve kuruluşları iki defa uyarılır. Uyarıya uymayanlara bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri kadar idari para cezası verilir.
Sağlık Bakanlığınca belirlenen acil hastaya müdahale esaslarına; personel, tıbbi cihaz ve donanım, bina ve hizmet birimleri, malzeme ile ilaç standartlarına uyulmaması hâllerinde bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde beşine kadar idari para cezası uygulanır.
Bu maddedeki idari para cezasını gerektiren fiillerin bir yıl içinde tekrarı hâlinde idari para cezaları bir kat artırılarak uygulanır; üçüncü defa işlenmesinde ise sağlık kurum ve kuruluşunun ilgili bölümünün veya tamamının faaliyeti on güne kadar durdurulur. Aynı isim ve sahiplikte birden fazla sağlık kurum ve kuruluşu bulunması hâlinde idari yaptırımlar sadece ihlalin yapıldığı sağlık kurum ve kuruluşu ile sınırlı olarak uygulanır.
Bu maddede belirtilen idari para cezalarını vermeye valiler, faaliyet durdurma cezasını vermeye Sağlık Bakanlığı yetkilidir. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, üniversite sağlık uygulama ve araştırma merkezleri yönünden Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Sağlık Bakanlığınca düzenlenir." hükmü yer almaktadır.
Diğer taraftan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Sağlık mesleği mensuplarının suçu bildirmemesi" başlıklı 280. maddesinin 1. fıkrasında, "Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." hükmüne yer verilmiştir.
Dava konusu Yönetmeliğin -davanın açıldığı tarihteki halleriyle- eki Ek-10/a'da yer alan Formun 61. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 70. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 94. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 94. satırında, sağlık kuruluşunda adli özellik arz eden her türlü müdahalenin yetkili makamlara bildirilip bildirilmediğinin denetleneceği, bu kurala aykırılığın 1. tespitinde, "sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idarî para cezası ve otuz gün süre verileceği ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı", 2. tespitinde, "idari para cezasının bir kat artırılarak uygulanacağı ve on beş gün süre verileceği ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı", 3. tespitinde ise, "sağlık tesisinin faaliyetinin üç gün süreyle durdurulacağı ve kişiler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı" belirtilmiştir.
Anılan Yönetmeliğin -yine davanın açıldığı tarihteki halleriyle- eki Ek-10/a'da yer alan Formun 64. satırı, Ek-10/b'de yer alan Formun 73. satırı, Ek-10/c'de yer alan Formun 97. satırı, Ek-10/d'de yer alan Formun 97. satırında da, sağlık kuruluşunda yapılacak tüm müdahaleler için ilgili mevzuatına uygun şekilde rıza formu alınıp alınmadığının denetleneceği, bu kurala aykırılığın 1. tespitinde, "sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idarî para cezası ve otuz gün süre verileceği", 2. tespitinde, "idari para cezasının bir kat artırılarak uygulanacağı ve on beş gün süre verileceği", 3. tespitinde ise, "sağlık tesisinin faaliyetinin beş gün süreyle durdurulacağı" belirtilmiştir.
Yukarıda verilen, 3359 sayılı Kanun'un ek 11. maddesinde, Sağlık Bakanlığının sağlık hizmet sunumu ile ilgili iş ve işlemleri denetleyeceği belirtildikten sonra idari yaptırım gerektiren fiiller ve bunlara uygulanacak yaptırımlar sayılmış olup, Kanun'un amir hükmünde sayılan ve yaptırımı belirtilen fiiller bakımından Yönetmelik ile farklı bir yaptırım belirlenemeyeceği açıktır.
Buna göre, 3359 sayılı Kanun'un ek 11. maddesinin 3. fıkrasında -dava konusu düzenlemenin tesis edildiği tarihteki halinde-, Bakanlıkça belirlenen kayıtları uygun şekilde tutmayan veya bildirim zorunluluğunu yerine getirmeyen sağlık kurum ve kuruluşlarının iki defa uyarılacağı, uyarıya uymayanlara bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri kadar idari para cezası verileceği düzenlenmiş, dava konusu düzenlemelerde ise, adli özellik arz eden müdahalelerin bildiriminin yapılmadığı ile yapılacak tüm müdahaleler için ilgili mevzuatına uygun şekilde rıza formu alınmadığının ilk tespitinde sağlık tesisinin bir önceki aya ait brüt hizmet gelirinin yüzde biri oranında idari para cezası ve otuz gün süre verileceği öngörülmüş, dolayısıyla Kanun'da yer alan bu fiillerin idari para cezası ile cezalandırılmasından önce sağlık kurum ve kuruluşunun iki kez uyarılması gerektiği kuralına Yönetmelikte yer verilmemiştir.
Bu durumda, dava konusu düzenlemelerle yaptırım öngörülen fiillerin ilk tespitinde, sağlık kurum ve kuruluşlarının, (iki kez) uyarılmaksızın idari para cezası ile cezalandırılmasının 3359 sayılı Kanun'un amir hükmüne aykırı olduğu anlaşılmış olup, bu düzenlemelerde üst hukuk normuna uygunluk bulunmamaktadır.
N) Yönetmeliğin eki Ek-10/a’da yer alan Formun 6. ve 28. satırları, Ek-10/b'de yer alan Formun 4. ve 31. satırları, Ek 10/c'de yer alan Formun 3. ve 53. satırları, Ek 10/d'de yer alan Formun 8. ve 49. satırları yönünden yapılan inceleme:
Dava konusu edilen Ek-10/a, Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d’de yer alan anılan satırlar, ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarının denetimi sırasında yöneltilecek sorgu başlıklarını ve tespit hâlinde uygulanabilecek idari yaptırımları göstermeye yönelik düzenlemelerdir.
İlgili satırlarda dava konusu edilen denetim soruları ve aykırılığın tespiti halinde uygulanacak idari yaptırımlar -davanın açıldığı tarih itibarıyla- şunlardır:
"Sağlık kuruluşunda görevli diş hekimleri, 1219 sayılı Kanun uyarınca diplomalarının veya uzmanlık belgelerinin kendilerine verdiği yetkiler haricinde sertifika, yüksek lisans veya doktora belgesine dayanarak ve bu belgeleri kullanarak veya uzman olduğunu ilan ederek mesleğini icra ediyor mu (icra edemezler) ? (Yönetmeliğin *24'üncü maddesinin beşinci fıkrası"; anılan soruya aykırılığın 1. tespitinde, sağlık tesisinin faaliyetinin bir ay süreyle durdurulacağı ve ilgililer hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı; 2. tespitinde, sağlık tesisinin faaliyetinin iki ay süreyle durdurulacağı ve ilgililer hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı; 3. tespitinde, sağlık tesisinin ruhsatı / faaliyet izni / yetki belgesinin iptal edileceği ve ilgililer hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulacağı düzenlenmiştir.
"Sağlık kuruluşunda sigortasız personel çalıştırılıyor mu? (5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 59. maddesinin yedinci fıkrası)"; anılan soruya aykırılığın tespiti halinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına en geç bir ay içinde bildirileceği düzenlenmiştir.
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 29. maddesinde, diş tabibinin, insan sağlığına ilişkin olarak, dişlerin, diş etlerinin ve bunlarla doğrudan bağlantılı olan ağız ve çene dokularının sağlığının korunması, hastalıklarının ve düzensizliklerinin teşhisi ve tedavisi ve rehabilite edilmesi ile ilgili her türlü mesleki faaliyeti icra etmeye yetkili olduğu; diş tabipliğinin herhangi bir dalında münhasıran uzman olmak ve o unvanı ilan edebilmek için diş hekimliği fakültelerinden veya Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarından alınmış bir uzmanlık belgesine sahip olmak gerektiği hükme bağlanmıştır.
Her ne kadar davacı tarafından, uzman olmadığı halde kendisini uzman gibi ilan ederek mesleğini icra eden diş hekimine verilecek ceza ile diş hekimi olmayan kişinin sağlık hizmeti sunması halinde uygulanacak yaptırımın aynı şekilde belirlenmesinin hukuka aykırı olduğu ve düzenlemelerde fiil ile yaptırım arasında ölçüsüzlük bulunduğu iddia edilmekte ise de, 1219 sayılı Kanun'a göre, diş hekimliğinin herhangi bir dalında münhasıran uzman olunmadıkça ve bu hususta uzmanlık belgesi bulunmadıkça ilgili unvanın kullanılması suretiyle sağlık hizmeti sunumunun yetkisiz sağlık hizmeti kapsamında değerlendirileceği açık olup, dava konusu düzenleme ile getirilen yaptırımın ölçüsüz olduğundan bahsedilemeyecektir.
Öte yandan, sağlık kuruluşunda sigortasız personel çalıştırılması halinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına en geç bir ay içinde bildirimde bulunulmasına dair hükme ilişkin olarak davalı idarenin görev alanı dışında kalan hususlarda denetim ve yaptırım yetkisini kullandığı ileri sürülmekte olup, mevzuatla kendisine tanınan sağlık kuruluşlarını denetleme ve gerekli idari tedbirleri alma görev ve yetkisi kapsamında davalı idare tarafından yapılan denetimler sırasında tespit edilen ve başka kurumların görev alanına giren hususların ilgili kurumlara bildirilmesinin, Bakanlığın denetim yetkisini aşan bir yaptırım uygulaması değil, kamu kurumları arasında bilgi paylaşımı ve koordinasyonun gerekli ve doğal bir sonucu olduğu muhakkaktır.
Bu durumda, dava konusu satırlarda öngörülen yaptırımların, sağlık hizmetinin niteliği, hasta güvenliği, kamusal denetim ihtiyacı dikkate alındığında, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle bağdaşır nitelikte olduğu, idarenin takdir yetkisi sınırları içinde kaldığı anlaşılmaktadır.
O) Yönetmeliğin eki Ek-10/b'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 49., 50., 51., 52. satırları, Ek 10/c'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 72., 73., 74., 75. satırları, Ek 10/d'de yer alan Formun 1. Tespit ve 2. Tespit başlıklı sütunlarının 71., 72., 73., 74. satırları (eksik düzenleme iddiası) yönünden yapılan inceleme:
Yönetmeliğin "Bilgilendirme ve tanıtım" başlıklı 24. maddesi -davanın açıldığı tarihteki haliyle- "(1) Sağlık kuruluşları tarafından hiçbir mecrada reklam yapılamaz. (2) Sağlık kuruluşları ağız ve diş sağlığını koruyucu ve geliştirici nitelikte bilgilendirme yapabilir. Sağlık kuruluşları bu madde hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla açılışı, hizmet alanları ve sunduğu hizmetler ile ilgili konularda toplumu bilgilendirmek amacıyla tanıtım yapabilir ve ilan verebilir. Ancak, bilgilendirme ve tanıtım faaliyetleri kapsamında yanıltıcı, abartılı, doğruluğu bilimsel olarak kanıtlanmamış bilgilere ve talep oluşturmaya yönelik açıklamalara yer verilemez. (3) Sağlık kuruluşları, tıbbî deontoloji ve meslekî etik kurallarına aykırı şekilde, insanları yanıltan, yanlış yönlendiren ve talep oluşturmaya yönelik, diğer sağlık kuruluşları aleyhine haksız rekabet yaratan davranışlarda bulunamazlar ve bu mahiyette tanıtım yapamazlar. (4) Sağlık kuruluşları tarafından her türlü yayın mecralarında yer alan sağlık bilgileri, konusuna göre yetkili sağlık meslek mensupları tarafından verilmek zorundadır. Bu mecralar yoluyla yapılan bilgilendirme ve tanıtımlar, hastayı ilgili sağlık kuruluşuna doğrudan veya dolaylı biçimde yönlendirecek içerikte olamaz. (5) Diş hekimleri tarafından, diplomalarının veya uzmanlık belgelerinin onlara verdiği yetkiler haricinde, sertifika, yüksek lisans veya doktora belgesine dayanılarak, uzman olunduğu ilan edilerek meslek yürütülemez ve bu tür belgeler mesleğin icrasında uzmanlık belgesi olarak kullanılamaz." şeklinde düzenlenmiştir.
Anılan Yönetmeliğin eki Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d formlarının dava konusu edilen satırlarında da, Yönetmeliğin 24. maddesine aykırılık hallerine yer verilmiş ve bu aykırılıkların 1. tespitinde, sağlık tesisinin uyarılacağı ve on gün süre verileceği; 2. tespitinde de aynı şekilde sağlık tesisinin uyarılacağı ve on gün süre verileceği düzenlenmiştir.
Sağlık hizmetlerine dair temel bir kanun olan 3359 sayılı Kanun, bu hizmete dair bir çok düzenlenmenin bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle yapılmasını öngörerek, tıbbi alandaki ihtiyaçlar ve teknolojik gelişmeler nedeniyle sürekli gelişen ve değişen bir kamu hizmeti alanı olan sağlık hizmetine dair idari politikaların daha etkin bir şekilde uygulanabilmesi için idareye geniş bir yetki alanı tanımıştır.
Kanun tarafından tanınan yetki alanlarından biri de “sağlık kurum ve kuruluşlarının koordineli çalışma ve hizmet standartlarının tespiti ve denetimi” olarak belirtilmiştir. Sağlık kurum ve kuruluşlarının hizmet standartlarının tespiti ile bu standartlara uyulup uyulmadığının denetimi bütünlük içinde yürütülmesi gereken hizmetlerdir. Kanun'un hizmet standartlarını belirlemeyi ve belirlenecek standartlara uyulup uyulmadığını denetleme görevini idareye vermesinin doğal sonucu da hizmet standartlarına uymayanlara uygulanacak yaptırımları belirlemektir.
Bununla birlikte sağlık alanında yapılacak reklamların oluşturabileceği olumsuz sonuçlar öngörülerek 1219 sayılı Kanun'un 24. maddesinde ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü'nün 8 ve 9. maddelerinde sağlık alanındaki reklamlar kesin bir şekilde yasaklanmış iken, Sağlık Bakanlığınca "sağlık kurum ve kuruluşlarının koordineli çalışma ve hizmet standartlarının tespiti ve denetimi” yetkisi kapsamında dava konusu Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik'te sunulan sağlık hizmetlerine ilişkin olarak belirlenen ilke ve esaslara uyulması kaydıyla tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerine izin verildiği anlaşılmaktadır.
Dava konusu satırlarda ise, bilgilendirme ve tanıtım faaliyetlerine aykırılık halinde ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan merkez, poliklinik ve hastanelere uygulanacak yaptırımlar belirlenmiştir.
Davacı tarafından, reklam yasağını ihlal eden sağlık kuruluşları hakkında uygulanacak idari yaptırımların, adil ve caydırıcı olmadığı, farklı büyüklükteki sağlık kuruluşları bakımından eşit etki doğurmadığı, yaptırımlar arasında ölçülülük ve denge bulunmadığı, bu nedenle dava konusu Ek-10/b, Ek-10/c ve Ek-10/d formlarında yer alan ve reklam yasağına ilişkin fiilleri içeren satırların eksik düzenleme niteliği taşıdığı ileri sürülmekte ise de; sağlık hizmetinin niteliği ve kamu yararı dikkate alınarak kademeli biçimde bir yaptırım öngörüldüğü, uyarıdan faaliyetin durdurulmasına kadar uzanan bir sistem içerisinde değerlendirme yapıldığı, yaptırımın caydırıcılığının salt ekonomik etkenlerle ölçülemeyeceği, ayrıca sağlık hizmetine ticari bir görünüm verilmesi, haksız rekabete neden olması gibi sakıncalar da dikkate alındığında, bilgilendirme ve tanıtıma ilişkin usul ve esaslara aykırı davranıldığının tespit edilmesi halinde uygulanacak yaptırımların hizmet gereklerine, ölçülülük ilkesine uygun olduğu ve dava konusu Yönetmelik düzenlemelerinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. 06/10/2022 tarih ve 31975 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin 6. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi ile 3. fıkrasının 2. cümlesinin, 10. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az on adet” ibaresinin, 11. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “en az yirmi beş adet” ibaresinin, 13. maddesinin 3. fıkrasının, 18. maddesinin 5. fıkrasında yer alan “tam zamanlı olarak” ibaresinin, Yönetmeliğin eki Ek-10/a'da yer alan Formun 59., 61. ve 64. satırlarının, Ek-10/b'de yer alan Formun 68., 70. ve 73. satırlarının, Ek-10/c'de yer alan Formun 92., 94. ve 97. satırlarının, Ek-10/d'de yer alan Formun 92., 94. ve 97. satırlarının oy birliğiyle İPTALİNE,
2. Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri yönünden oy çokluğuyla, dava konusu edilen diğer kısımları yönünden oy birliğiyle DAVANIN REDDİNE,
3. Ayrıntısı aşağıda gösterilen toplam ... TL yargılama giderinin, haklılık oranına göre ... TL'sinin davacılar üzerinde bırakılmasına, ... TL'sinin ise davalı idareden alınarak davacılara verilmesine,
4. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca duruşmalı işler için belirlenen ... TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, ... TL vekâlet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,
5. Posta gideri avansından artan tutarın kararın kesinleşmesinden sonra aidiyetine göre taraflara iadesine,
6. Bu kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 (otuz) gün içinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 25/11/2025 tarihinde karar verildi.
(X) KARŞI OY :
Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri yönünden yapılan inceleme:
10/07/2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin "Bilgi toplama, işleme ve paylaşma yetkisi" başlıklı 378. maddesinde, "(1) Sağlık hizmeti almak üzere, kamu veya özel sağlık kuruluşları ile sağlık mesleği mensuplarına müracaat edenlerin, sağlık hizmetinin gereği olarak vermek zorunda oldukları veya kendilerine verilen hizmete ilişkin kişisel verileri işlenebilir.
(2) Sağlık hizmetinin verilmesi, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmetlerinin planlanması ve maliyetlerin hesaplanması amacıyla Bakanlık, birinci fıkra kapsamında elde edilen verileri alarak işleyebilir. Bu veriler, Kişisel Verilerin Korunması Kanununda öngörülen şartlar dışında aktarılamaz.
(3) Bakanlık, ikinci fıkra gereğince toplanan ve işlenen kişisel verilere, ilgili kişilerin kendilerinin veya yetki verdikleri üçüncü kişilerin erişimlerini sağlayacak bir sistem kurar.
(4) Üçüncü fıkraya göre kurulan sistemlerin güvenliği ve güvenilirliği ile ilgili standartlar Kişisel Verileri Koruma Kurulunun belirlediği ilkelere uygun olarak Bakanlıkça belirlenir. Bakanlık, ilgili mevzuat uyarınca elde edilen kişisel sağlık verilerinin güvenliğinin sağlanması için gerekli tedbirleri alır. Bu amaçla, sistemde kayıtlı bilgilerin hangi görevli tarafından ne amaçla kullanıldığının denetlenmesine imkân tanıyan bir güvenlik sistemi kurar.
(5) Sağlık personeli istihdam eden kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişileri ve gerçek kişiler, istihdam ettiği personeli ve personel hareketlerini Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür.
(6) Kişisel sağlık verilerinin işlenmesi, güvenliği ve bu maddenin uygulanması ile ilgili diğer hususlar Bakanlıkça yürürlüğe konulan yönetmelikle düzenlenir." hükmü düzenlenmiştir.
Dava konusu Yönetmeliğin "Hasta kayıtları" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasında, "Sağlık kuruluşlarına başvuran hastalara ait veriler elektronik ortamda kaydedilir. Verilerin kaydedilmesi ve arşivlenmesi hususlarında Bakanlığın kayıt tescil sisteminde kayıtlı bir sağlık bilgi yönetim sistemi kullanılması zorunludur." kuralına; aynı maddenin 3. fıkrasında ise, "Sağlık kuruluşları tarafından kayıt altına alınan kişisel sağlık verileri, 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile ikincil düzenlemelere ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 378 inci maddesine uygun bir şekilde Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara göre işlenerek merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” kuralına yer verilmiştir.
Bakılmakta olan davada, Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğin dava konusu maddesinin kişisel verilerin işlenmesine yönelik olduğu, davalı idarenin savunmasında da belirtildiği üzere, 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 378. maddesinin, dava konusu düzenlemelerin dayanağını oluşturduğu ortadadır.
Anayasa'nın 2. maddesinde hukuk devleti ilkesi düzenlenmektedir. Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da vurgulandığı üzere, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, kanunların üstünde kanun koyucunun da uyması gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Anayasa'nın İkinci Kısmının İkinci Bölümünde yer alan 'Kişi Hakları ve Ödevleri' arasında yer alan 'Özel Hayata Saygı Hakkı'nı düzenleyen 'A- Özel hayatın gizliliği' başlıklı 20. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
(...)
Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.”
21/01/2017 tarih ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişikliklerle yeni bir hükûmet sistemine geçilmiş ve buna bağlı olarak Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Anayasa’nın 8. maddesinde yapılan değişiklikle Bakanlar Kurulu kaldırılarak yürütme yetkisi ve görevi tek başına Cumhurbaşkanına verilmiştir. Anayasa’da Bakanlar Kuruluna verilen görev ve yetkilere ilişkin maddelerde de aynı doğrultuda değişiklik yapılarak daha önce Bakanlar Kuruluna ait olan görev ve yetkilerin Cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilmesi öngörülmüş, Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin düzenlendiği 104. maddesinin onyedinci fıkrasında, Cumhurbaşkanına, yürütme yetkisine ilişkin konularda “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" (CBK) adı altında düzenleme yapma yetkisi tanınmıştır.
İdare hukukunda yetki, idari işlemin sadece kanunla/anayasayla belirlenmiş ve sınırlanmış makamlar tarafından yapılabilmesi yeteneğini ifade eder. Bu anlamda yetki, bir kişiye değil bir makama verilmiş olup, bir hak değil, bir yükümlülüktür.
Yetki unsurunun içinde kişi, konu, yer ve zaman bakımından yetki kavramları yer almaktadır.
Kişi bakımından yetki ile idari faaliyet için irade açıklamaya yetkili makam, yer bakımından yetki ile yetkinin kullanılabileceği coğrafi alan, zaman bakımından yetki ile de görevlinin yetkisini belli bir süre dahilinde kullanması gerekliliği belirtilmektedir. Konu yönünden yetki ise belli konulara ilişkin kararların hangi idari makamlarca alınacağını ifade eder.
Cumhurbaşkanına CBK çıkarma yetkisi veren düzenleme Anayasa’nın 104. maddesinin onyedinci fıkrasında yer almaktadır. 104. maddenin onyedinci fıkrasında,
"Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir." hükümleri yer almaktadır.
12/09/2019 tarih ve 46 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bazı maddelerinin iptali istemiyle yapılan başvuru hakkında, Anayasa Mahkemesinin 12/06/2020 tarih ve E:2019/105, K:2020/30 sayılı kararıyla, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin konu bakımından yetki unsuruna ilişkin şu tespitlerde bulunulmuştur:
"(...) 8. Anayasa’da Cumhurbaşkanı’na CBK çıkarma yetkisi verilmekle birlikte bu yetki sınırsız değildir. Kanunlardan farklı olarak Anayasa’da CBK’yla düzenlenecek konular sınırlandırılmıştır. Konu bakımından yetki yönünden getirilen bu sınırlamalar Anayasa’nın 104. maddesinin onyedinci fıkrasının ilk dört cümlesinde düzenlenmiştir.
9. Anılan fıkranın birinci cümlesinde Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabileceği ifade edilmiştir. Buna göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında CBK ile düzenleme yapılması mümkün değildir.
10. Fıkranın ikinci cümlesinde 'Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin' CBK’yla düzenlenemeyeceği belirtilmiştir. Bu hüküm uyarınca belirtilen alanlarda CBK ile düzenleme yapılamaz.
11. Fıkranın üçüncü cümlesinde de Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda CBK çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak Anayasa’da hangi konuların münhasıran kanunla düzenleneceğine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında anayasa koyucunun kanunla düzenlenmesini öngördüğü konuların bu kapsamda görülmesi gerektiği kabul edilmektedir (AYM, E.2016/150, K.2017/179, 28/12/2017, § 57; E.2016/180, K.2018/4, 18/1/2018, § 17; E.2017/51, K.2017/163, 29/11/2017, § 13; E.2016/139, K.2016/188, 14/12/2016, § 9; E.2013/47, K.2013/72, 6/6/2013). Buna göre Anayasa’da kanunla düzenleneceği belirtilen alanlarda Cumhurbaşkanı’nın CBK çıkarma yetkisi bulunmamaktadır.
12. Fıkranın dördüncü cümlesinde ise kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı ifade edilmiştir. Anılan hükme göre Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda CBK çıkarabilmesi için CBK’yla düzenlenecek konunun kanunlarda açıkça düzenlenmemiş olması gerekir.
13. CBK’ların yukarıda belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması gerekmektedir. Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemez. Dolayısıyla CBK’ların yargısal denetiminde öncelikle Anayasa’nın 104. maddesinin on yedinci fıkrasında belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygunluğunun ele alınması gerekir. Anılan fıkra yönünden herhangi bir aykırılık tespit edilmemesi durumunda ise bu defa CBK’ların içerik yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmalıdır (...)" (AYM 12/06/2020, E:2019/105, K:2020/30).
Dava konusu uyuşmazlık bağlamında, yukarıda özetine yer verilen Anayasa Mahkemesi kararından çıkarılabilecek sonuçlar şunlardır;
1. CBK’ların Anayasa'nın 104. maddesinin onyedinci fıkrasında sayılan konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması gerektiği açık olup, bu kurallara uyulmaması halinde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile düzenlemenin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilemeyecektir.
2. Anayasa’nın İkinci Kısmının Birinci ve İkinci Bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle Dördüncü Bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin CBK’yla düzenlenemeyeceği yolundaki sınırlama uyarınca kişisel verilere ilişkin konuların Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenemeyeceği görülmektedir.
Öte yandan, 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 378. maddesinin Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi üzerine, bu maddede yer verilen hukuksal düzenlemeler aynen olmak üzere ve fakat davanın açıldığı tarihten yaklaşık üç yıl sonra 7538 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3359 sayılı Kanun'a ek 19. madde olarak eklendiği görülmekte ise de, iptaline karar verilmesi istenilen Yönetmelik kuralının dava konusu edildiği tarihteki koşullar bağlamında değerlendirilmesi gerektiği, 3359 sayılı Kanun'a eklenen ek 19. madde hükmünün geçmişe yürütüleceğine ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiş olması nedeniyle, sonradan yapılan yasal düzenlemenin dava konusu Yönetmelik kuralının hukuki dayanağını oluşturamayacağı da açıktır.
Açılanan nedenlerle, Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “elektronik ortamda” ibaresi ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer alan “merkezi sağlık veri sistemine aktarılır. Bakanlık tarafından kurulan kayıt ve bildirim sistemine ve Bakanlıkça yapılacak diğer iş ve işlemlere esas olmak üzere, istenilen bilgi ve belgelerin gönderilmesi zorunludur.” cümleleri hukuka uygun bulunmadığından bu düzenlemelerin iptaline karar verilmesi gerektiği oyuyla kararın bu kısmına katılmıyorum.