Yaşlı davacının ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması iddialarıyla açtığı tapu iptali ve tescil davasının delil yetersizliğinden reddedilmesi.
Özet: Bu dava, davacının ehliyetsizliği ve vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasıyla taşınmazın tapu kaydının iptali ve adına tescili talebiyle açılmış olup, davacının lehine verilen ilk karar, üst mahkemece vasi atanması ve daha kapsamlı ehliyet tespiti yapılması gerektiği gerekçesiyle bozulmuş; bozma sonrası Adli Tıp Kurumu raporlarının işlem tarihlerindeki fiil ehliyetini kesin olarak belirleyememesi ve davacının vekalet görevinin kötüye kullanıldığını ispatlayamaması üzerine davanın reddine karar verilmiştir.
1. Hukuk Dairesi         2025/3656 E.  ,  2026/1593 K.
"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

SAYISI : 2019/390 E., 2024/378 K.
Mahkeme kararı davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Dava, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacı vekili; davacının maliki olduğu 1 85... parsel sayılı taşınmazın, ihbar olunan ...’e vermiş olduğu vekâletname ile davalıya satış suretiyle temlik edildiğini, karşılığında herhangi bir bedel ödenmediğini, davalı ile ihbar olunan ...’in davacının yaşlılığından ve ehliyetsizliğinden faydalandığını ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, çekişme konusu taşınmazın ayrı tarihlerde düzenlenen vekaletnamelerle önce bir kısmının, daha sonra kalan payının devredildiğini, vekâletnamelerin düzenlendiği tarihte davacının ehliyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş; davanın vekil ...'e ihbar edilmesini talep etmiş, ihbar olunan ... ise, davacının paraya ihtiyacı olduğunu söylemesi üzerine aldığı vekâletname ile çekişmeli taşınmazdaki bir kısım payını davalıya temlik ettiğini, daha sonra kalan payını da davacının talimatı doğrultusunda ikinci bir vekâletname ile davalıya devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, ... Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından alınan rapora göre vekâletnamelerin tanzim ve çekişmeli payların temlik tarihlerinde davacının fiil ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, kararın süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairece; vesayet makamına ihbarda bulunularak davacıya vasi atanmasının temin edilmesi ve atanacak vasinin de TMK'nın 462/8. maddesi hükmü uyarınca vesayet makamından davaya icazetin sağlanması bakımından izin alınarak vasi huzuruyla davanın sürdürülmesi ve davalı yanın ... Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığından alınan rapora itiraz ettiği ve hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, varsa davacıya ait doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, reçeteler, film grafilerinin vs. temin edilerek davacının vekaletnamelerin düzenlendiği ve çekişmeli payların temlik edildiği tarihlerde ehliyetli olup olmadığı yönünde Adlî Tıp Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, davacının işlem tarihlerinde ehliyetli olduğunun saptanması halinde vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasının değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Mahkemenin tarih ve sayısı yukarıda belirtilen kararı ile; davacıya vasi atanması sağlandıktan ve husumete izin kararı temin edildikten sonra ATK 4. İhtisas Dairesinin 06.10.2023 tarihli raporunda davacının 02.04.2014, 10.04.2014, 08.04.20 14... .04.2014 tarihlerinde fiil ehliyetini haiz olup olmadığı hususunda tıbbi bir kanaat belirtemeyeceği şeklinde görüş bildirildiği, davacı vekilinin rapora itiraz etmesi üzerine çelişkilerin giderilmesi amacıyla dosyanın ATK Birinci Üst Kurulu'na gönderildiği, ATK Birinci Üst Kurul tarafından tanzim edilen 07/05/2024 tarihli raporda da aynı görüşün bildirildiği ve ehliyetsizlik iddiasının ispatlanamadığı, vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasının yönünden ise davacının davaya konu taşınmazların vekalet görevi kötüye kullanılarak, birlikte hareket etmek suretiyle ihbar olunan tarafından davalı ...’e devredildiğini kanıtlayamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden; 1935 doğumlu davacının, dava konusu 1 85... parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazda 239/383 oranında paydaş iken 16.10.1995 tarihinde dava dışı belediyeden 144/383 payı da satın aldığı ve taşınmazda tam malik olduğu, bu nedenle davacıda iki ayrı pay durumunu gösterir tapu kaydı bulunduğu, davacının 02.04.2014 tarihli vekaletname ile dava konusu 1 85... parseldeki 239/283 payın satışı için ihbar olunan olarak davaya dahil edilen ...’ı vekil tayin ettiği, ...’ın da anılan payın tamamını 08.04.2014 tarihinde 15.000 TL bedelle davalıya temlik ettiği, davacının 10.04.2014 tarihinde dava konusu taşınmaz için yeniden bir vekaletname daha düzenlediği ve ...’ı vekil tayin ettiği, vekilin 18.04.2014 tarihinde de bakiye 144/383 payı da davalıya 5060 TL bedelle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere, Türk Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 s. Borçlar Kanunu’nun 390.) aynen; "Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK'nın 504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK'da daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK'da benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan; vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni .... Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK'nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re'sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davacının dava konusu taşınmazı satmasının gerektirir bir ihtiyacı olmadığı, arsa vasıflı taşınmaz üzerindeki muhdesatı kiraya verdiği, tanık beyanlarından özellikle eşinin 2013 yılında ölümünden sonra kandırılmaya müsait bir yapısının oluşmaya başladığının anlaşıldığı, vekil ve davalının aynı köyde yaşadıkları ve birbirlerini tanıkları, satış bedelinin davacıya ödendiğinin de kanıtlanamadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde vekilin vekalet görevini kötüye kullandığı ve davalının vekil ile el ve işbirliği içinde hareket ettiği sonucuna varılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
Davacı vekilinin açıklanan nedenden ötürü yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile, 6100 sayılı HMK'nın geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'un 428. maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, Dosyanın kararı veren Tavas Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, Kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.03.2026 tarihinde oy birliği ile karar verildi.