Hazinenin 6292 sayılı Kanun ile satılan tarım arazisinin tapu iptali davasında, hak sahipliği koşulları ve Kaymakamlık kararının idari yargı sürecinin beklenmesi gerekliliğine dair bozma.
Özet: Bu hukuki evrak, Hazine tarafından 6292 sayılı Kanun uyarınca davalıya yapılan ve hak sahipliği koşulları taşınmadığı gerekçesiyle tapu kaydının iptali ile Hazine adına tescili talep edilen bir tarla vasıflı taşınmaz davasını ele almakta olup, ilk derece ve istinaf mahkemelerinin davalının hak sahibi olduğuna hükmederek davayı reddetmesine rağmen, Yargıtayın kararı bozarak, taşınmazın tapu kaydındaki satış iptal şerhine ilişkin Kaymakamlık kararının davalıya tebliğ edilip edilmediğinin ve bu idari işleme karşı idari yargıda dava açılıp açılmadığının Hukuk Muhakemeleri Kanununun 165. maddesi uyarınca araştırılması ve idari yargı sürecinin sonucunun beklenilmesi gerektiğini vurgulayarak, davanın esastan çözümlenebilmesi için bu ön meselenin açıklığa kavuşturulmasını gerekli görmüştür.
8. Hukuk Dairesi         █████████ E.  ,  █████████ K.
"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

SAYISI : ████████ E., 2025/4 K.
İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak verilen karar davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1. ........... ili ............ ilçesi .......... Mahallesinde bulunan ve 1149 parsel sayılı 6.450,00 metrekare yüzölçümündeki Hazine adına tapuda kayıtlı tarla vasıflı taşınmaz, 11.06.2018 tarihinde davalı ... adına 6292 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi İle Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun (6292 sayılı Kanun) uyarınca yapılan satış sonucunda tescil edilmiş, bilahare davalı ... tarafından 24.07.2018 tarihinde satış yoluyla davalı ... adına kayden intikal ettirilmiştir.
2. Davacı Hazine vekili dava dilekçesinde; 1149 parsel sayılı taşınmazın 6292 sayılı Kanun'un 12. maddesi uyarınca davalıya satıldığını ancak davalının hak sahibi olma koşullarını taşımadığından satış işleminin aynı Kanun ve 355 sayılı Milli Emlak Genel Tebliği'ne aykırı olduğunu belirterek, taşınmazın satış işleminin ve tapu kaydının aynı Kanun'un 11/4. maddesi uyarınca iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, davalıların taşınmazı amacına uygun kullandıklarını ve müvekkilinin iyi niyetli olarak taşınmazı satın aldığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 09.09.2021 tarihli ve ████████ Esas, ████████ Karar sayılı kararıyla "Davanın, Hazine adına kayıtlı iken 6292 sayılı Kanun'un 12. maddesi kapsamında, davalıya satış suretiyle devredilen taşınmazın, kanunun aradığı şartlara uyulmadan devredildiği ve davalının hak sahibi olma koşullarını taşımadığı iddiası ile tapu kaydının iptal edilerek Hazine adına kayıt ve tescili istemine ilişkin olduğu ancak davalının hak sahipliği koşullarını taşıdığı" gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin 09.09.2021 tarihli kararına karşı davacı Hazine vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin 07.11.2023 tarihli kararı ile "dava konusu taşınmazın davacı idare tarafından 6292 sayılı Kanun uyarınca dava dışı ...'a satışının gerçekleştiği, Mahkemece yapılan araştırma neticesinde dava konusu taşınmazın uzun süredir tarımsal amaçla kullanılan, ekilip biçilen tarım arazisi olduğu, davalının kanunun aradığı hak sahipliği şartlarını taşıdığı, yapılan iş ve işlemlerin Kanun'a uygun olduğu, ayrıca dava konusu taşınmazın davalı adına tesciline esas olan hukuki işlemin 6292 sayılı Kanun'un 12. maddesi uyarınca Hazinenin satış işlemine dayanan idari işlem olup, Hazinenin satış işlemi ortadan kaldırılmadıkça, başka bir ifade ile idari işlem niteliğindeki Hazinenin satış işlemi idarece geri alınmadıkça ya da idari yargıda iptal edilmedikçe davalı adına oluşan tapu kaydının yolsuz tescil olarak nitelendirilemeyeceği, bu nedenlerle İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu" gerekçesiyle davacı Hazine vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
Bölge Adliye Mahkemesinin 07.11.2023 tarihli kararının davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 19.03.2024 tarihli ve █████████ Esas, █████████ Karar sayılı ilamıyla "yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olmadığı belirtilerek, İlk Derece Mahkemesince öncelikle taşınmazın tapu kaydının beyanlar hanesindeki satış işleminin iptal edildiğini belirten şerhe ilişkin kaymakamlık kararının davalıya tebliğ edilip edilmediğinin araştırılması, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 165. maddesindeki "Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise Mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir. Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın çözümüne bağlı ise Mahkeme, ilgili tarafa görevli Mahkemeye veya idari makama başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli Mahkemeye veya idari makama başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir." şeklindeki düzenleme gereği kaymakamlık kararı tebliğ edilmemiş ise tebliğinin sağlanması ve idari yargı da dava açılma süresinin beklenilmesi, kaymakamlık kararı tebliğ edilmiş ise bu idari işleme karşı idari yargı da dava açılıp açılmadığının araştırılması ve idari yargı da dava açılmış ise davanın sonucu beklenmesi, belirtilen hususlar yerine getirildikten sonra başka bir ifadeyle idari işlemin geri alınma kararının veya bu kararının iptaline yönelik dava sürecinin kesinleşmesinden sonra tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 10 23... . maddesindeki iyi niyete ilişkin düzenlemelerin mevcut olup olmadığı da karar yerinde tartışılarak eldeki davada işin esasına yönelik bir karar verilmesi" gereğine değinilerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile "davalılara satış işleminin iptal edildiğine ilişkin kararın tebliğ edildiği ancak davalılar tarafından dava açılmadığı ve bu şekilde idari işlemin kesinleştiği, davalı ...'un davanın açıldığı tarihte kayıt maliki olmadığı ve davalı ...'un da iyi niyetli olmadığı" gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 1149 parsel sayılı taşınmazda davalı ... adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, davalı ...'a karşı açılan davanın ise pasif husumet ehliyeti yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde; İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna aykırı olduğunu ve müvekkiline satış işleminin iptaline yönelik tebliğ yapılmadığı gibi müvekkilinin iyi niyetli olduğunu belirterek, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Dosya içeriğine, bozmanın mahiyeti ve kapsamına göre taraflar arasındaki uyuşmazlık; 6292 sayılı Kanun kapsamında yapılan satış işlemi sonucunda davalı lehine doğan mülkiyet hakkının, davalının Kanun'da öngörülen hak sahipliği şartlarını taşımadığı iddiasına dayanılarak idare tarafından geri alınıp alınamayacağı ve bu kapsamda satış işlemine dayalı tapu kaydının iptal edilmesinin mümkün olup olmadığı; bu çerçevede 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin 10.09.2025 tarihli ve ████████ Esas, ████████ Karar sayılı iptal kararı (Resmî Gazete: 31.12.2025, Sayı: 33124) karşısında söz konusu iptal kararının somut uyuşmazlığa etkisinin ne olacağı; ayrıca davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan kanun hükmüne dayanılarak açılan davanın, temyiz aşaması sırasında verilen Anayasa Mahkemesinin iptal kararı nedeniyle reddi gerektiğinin kabulü hâlinde yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin hangi tarafa yükletileceği ya da taraflar üzerinde bırakılmasının gerekip gerekmediği hususlarına ilişkindir.
Her ne kadar, İlk Derece Mahkemesince Dairemizin bozma ilamına uyularak ve bozma gerekleri yerine getirilerek karar verilmiş ise de, dosyada uygulanması gereken hukuk kuralının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması karşısında varılan sonuç mevcut hukuki duruma uygun düşmemektedir.
A) Uyuşmazlığın Hukuki Niteliği ve Taraf İddiaları
Eldeki dava, 6292 sayılı Kanun'un 12. maddesi uyarınca yapılan satış işlemi sonucunda davalı adına tescil edilen taşınmazın, davalının hak sahipliği şartlarını taşımadığı iddiasıyla satış işleminin ve tapu kaydının iptali ile yeniden Hazine adına tesciline karar verilmesi istemine ilişkindir. Dosya kapsamına göre dava konusu taşınmazın Hazine adına kayıtlı iken 6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemi sonucunda davalı adına tescil edildiği ve davacı idare tarafından davalının kanunda öngörülen hak sahipliği şartlarını taşımadığı ileri sürülerek, satış işleminin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
B) 6292 Sayılı Kanun'un Amacı, Kapsamı ve Sistematik Yapısı ile Satış Sürecinin Hukuki Niteliği
Uyuşmazlığın çözümü bakımından 6292 sayılı Kanun’un amacı, kapsamı ve sistematik yapısının ortaya konulması gerekmektedir. 6292 sayılı Kanun, özellikle orman sınırları dışına çıkarılan alanlar ile Hazineye ait bazı taşınmazların uzun yıllar boyunca fiilen kullanılması sonucu ortaya çıkan mülkiyet sorunlarını çözmeyi amaçlayan özel nitelikte düzenlemedir. Kanun'un gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere kanun koyucunun temel amacı, fiilî kullanım ile hukuki statü arasındaki uyumsuzluğu gidermek ve uzun yıllardır devam eden mülkiyet ihtilaflarını ortadan kaldırmaktır. Bu yönüyle 6292 sayılı Kanun yalnızca bir satış kanunu olmayıp geçmişten kaynaklanan mülkiyet sorunlarının tasfiyesine yönelik sosyal ve ekonomik yönü bulunan kapsamlı bir düzenleme niteliğindedir. Kanun ile özellikle orman sınırları dışına çıkarılan alanların ve Hazineye ait bazı taşınmazların fiilî kullanıcılarına devredilmesi suretiyle hem mülkiyet ihtilaflarının giderilmesi hem de taşınmazların ekonomik hayata kazandırılması amaçlanmıştır. Bu nedenle 6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemlerinin hukuki sonuçları değerlendirilirken Kanun'un amacı, kapsamı ve sistematiğinin birlikte dikkate alınması zorunludur.
6292 sayılı Kanun’un sistematiği incelendiğinde Kanun'un temel olarak iki ana satış mekanizması öngördüğü görülmektedir. Bunlardan ilki Kanun'un 6. maddesinde düzenlenen ve orman sınırları dışına çıkarılan 2/B alanlarının hak sahiplerine satışına ilişkin hükümlerdir. Anılan madde, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun (6831 sayılı Kanun) 2/B maddesi uyarınca orman sınırları dışına çıkarılan alanların değerlendirilmesine ilişkin hükümler içermektedir. Bilindiği üzere 6831 sayılı Kanun'un 2/B maddesi kapsamında bazı alanlar orman niteliğini kaybetmiş sayılarak orman sınırları dışına çıkarılabilmektedir. Bu şekilde orman sınırları dışına çıkarılan alanlar Hazine adına tescil edilmekte ve daha sonra bu alanların değerlendirilmesine ilişkin uygulamalar/işlemler 6292 sayılı Kanun çerçevesinde icra edilmektedir. Kanun'un 6. maddesi ile Hazine adına tescil edilen bu alanların hak sahiplerine satılması öngörülmüş ve bu suretle uzun süredir fiilen kullanılan taşınmazların kullanıcılarına devredilmesi amaçlanmıştır. Kanun'da öngörülen ikinci satış mekanizması ise Kanun'un 12. maddesinde düzenlenen Hazineye ait tarım arazilerinin belirli şartları taşıyan kiracı veya kullanıcılarına satışına ilişkin hükümlerdir. Anılan madde ile belediye ve mücavir alan sınırları dışında bulunan Hazineye ait tarım arazilerinin değerlendirilmesine ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Bu hüküm ile uzun yıllardır tarımsal faaliyet amacıyla kullanılan Hazine arazilerinin belirli şartları taşıyan kiracı veya kullanıcılarına doğrudan satılmasına imkân tanınmış ve fiilî kullanım durumunun hukuki statüye kavuşturulması amaçlanmıştır.
6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemlerinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yalnızca Kanun hükümleri ile değil, Kanun'un uygulanmasını göstermek üzere çıkarılan idari düzenlemelerle de ayrıntılı şekilde ortaya konulmuştur. Bu kapsamda yayımlanan Milli Emlak Genel Tebliğleri ile satış işlemlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esaslar belirlenmiş ve uygulamada ortaya çıkabilecek tereddütlerin giderilmesi amaçlanmıştır. Nitekim 355 sıra numaralı Milli Emlak Genel Tebliği ile Hazineye ait tarım arazilerinin satışına ilişkin hak sahipliği şartları, başvuru usulleri, satış bedelinin belirlenmesi ve satış işlemlerinin yürütülmesine ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Anılan Tebliğde özellikle hak sahipliğinin belirlenmesine ilişkin sürecin idarenin araştırma ve incelemesine dayandığı açıkça belirtilmiş ve taşınmazın kiracılık durumu, fiilî kullanım durumu ve paydaşlık ilişkilerinin idare tarafından araştırılması gerektiği düzenlenmiştir. Bunun yanında 345 sıra numaralı Milli Emlak Genel Tebliği ile 2/B alanlarının değerlendirilmesine ilişkin usul ve esaslar belirlenmiş ve bu alanların hak sahiplerine satışına ilişkin süreç ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu Tebliğde hak sahiplerinin belirlenmesinde kadastro tutanakları, tapu kayıtları, kullanım durumuna ilişkin tespitler ve idari incelemelerin esas alınacağı açıkça öngörülmüştür.
C) Satış Sürecinin İdari Niteliği, İdarenin Sorumluluğu ve Tapu Siciline Güven İlkesi
6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemlerinin hukuki niteliği ve bu süreçte idarenin rolü birlikte değerlendirildiğinde; söz konusu satışların yalnızca taraflar arasında kurulan bir sözleşmeden ibaret olmadığı, aksine idarenin yürüttüğü kapsamlı bir tespit ve değerlendirme sürecine dayandığı görülmektedir. Bu yönüyle söz konusu satış işlemlerinin, klasik anlamda özel hukuk sözleşmelerinden farklı olarak idari işlemlerle iç içe geçmiş karma nitelikli işlemler olduğu kabul edilmelidir. Taşınmazın satışa konu edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi, hak sahipliği durumunun tespiti, satış bedelinin belirlenmesi ve satış işleminin gerçekleştirilmesi gibi tüm aşamalar idarenin denetim ve değerlendirmesi altında yürütülmektedir. Bu kapsamda idarenin, yalnızca başvuruyu sonuçlandıran pasif bir konumda olmadığı, satışa konu taşınmazın hukuki statüsünü ve başvuran kişinin hak sahipliğini re'sen araştırmak ve denetlemekle yükümlü aktif bir konumda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu süreçte yalnızca hak sahipliği şartlarının değil, aynı zamanda taşınmazın hukuki niteliği itibarıyla Kanun kapsamında satışa konu edilip edilemeyeceğinin de idare tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla satış işleminin hukuka uygun şekilde tesis edilmesi bakımından sorumluluğun esas itibarıyla idareye ait olduğu açıktır.
Zira bu süreçte yapılabilecek hataların sonuçlarının iyi niyetli alıcılara yüklenmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri, idarenin kendi kusurlu işlem ve eylemlerinin sonuçlarını bireylere yükleyememesidir. Bu ilke, idarenin hukuka bağlılığını ve bireylerin devlete duyduğu güvenin korunmasını teminat altına alan anayasal bir ilke niteliğindedir. Nitekim hukuki güvenlik ilkesi, bireylerin mevcut ve gelecekteki hukuki durumlarını öngörebilmelerini ve idarenin işlemlerine güven duyabilmelerini gerektirmektedir. Bu çerçevede idarenin hatalı işlemlerinin sonuçlarının bireylere yüklenmesinin hukuki güvenlik ilkesi ile bağdaşmayacağı değerlendirilmelidir. Somut olayda da dava konusu taşınmazın satışına ilişkin işlemlerin idare tarafından yürütüldüğü ve taşınmazın davalıya satışının idarenin yaptığı değerlendirmeler sonucunda gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu durumda satış sürecinde yapılmış olabilecek hataların sonuçlarının davalıya yüklenip yüklenemeyeceğinin, yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim idarenin kendi kusurlu davranışlarının sonuçlarını bireylere yükleyemeyeceği ilkesi yalnızca idare hukukunda değil, aynı zamanda özel hukuk alanında da kabul edilen temel bir ilkedir. Bu ilkenin özel hukuk alanındaki yansıması, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılmaması yasağı çerçevesinde kendini göstermekte olup, bir kimsenin kendi kusuruna dayanarak hak elde edemeyeceğine ilişkin genel hukuk kuralı ile de örtüşmektedir. Öte yandan 6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemleri sonucunda taşınmazın alıcı adına tapu siciline tescil edilmesi ile birlikte alıcı lehine hukuken korunması gereken bir mülkiyet durumu ortaya çıkmaktadır. Tapu siciline yapılan tescil ile birlikte alıcı yalnızca fiilî kullanım durumuna değil, aynı zamanda hukuken korunması gereken bir aynî hakka sahip olmaktadır. Bu bağlamda tapu siciline yapılan tescilin, 4721 sayılı Kanun'un 1023. maddesi uyarınca iyi niyetli kişiler bakımından güvence sağladığı ve tapu siciline güven ilkesinin hukuk düzeninin temel taşlarından birini oluşturduğu kuşkusuzdur. Bu durum karşısında söz konusu satış işleminin hukuki sonuçlarının değerlendirilmesinde tapu siciline güven ilkesi ile mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin anayasal güvencelerin birlikte dikkate alınması gerekmektedir. Bu kapsamda idarenin kendi işlemiyle oluşturduğu bir mülkiyet durumuna sonradan müdahalesinin, mülkiyet hakkı ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde sınırlı biçimde yorumlanması gerektiği değerlendirilmektedir.
D) 6292 Sayılı Kanun’un 11/4. Maddesinin Uyuşmazlıkta Uygulanabilirliği ve Anayasa’ya Uygunluk Denetimi
Uyuşmazlığın çözümü bakımından 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan düzenlemenin kapsamı ve somut olaya uygulanabilirliği ile bu düzenlemenin Anayasa’ya uygunluğu birlikte değerlendirilmelidir. Anılan maddede; “Bu Kanun kapsamında kalan taşınmazlardan hak sahiplerine satılmaması, ilgililerine devredilmemesi veya iade edilmemesi gerektiği hâlde bu tasarruflara konu edilenlerden; satılanların satış bedeli kanuni faiziyle iade edilir, devir ve iade edilenler ise bedelsiz olarak geri alınır.” şeklinde düzenleme yer almaktadır. Davacı idare tarafından açılan davanın hukuki dayanağı esas itibarıyla bu düzenlemeye dayanmaktadır. Söz konusu hükmün uygulama alanının yalnızca hak sahipliği şartlarını taşımayan kişilere yapılan satışlarla sınırlı olmadığı, aynı zamanda taşınmazın hukuki niteliği itibarıyla Kanun kapsamında satışa konu edilmemesi gereken taşınmazların satılması hâllerinde de uygulamada dayanak olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle anılan hükmün Anayasa’ya uygunluğu hususunda verilen kararın eldeki uyuşmazlığın çözümüne etkisinin belirlenmesi zorunludur.
Nitekim Dairemizce temyiz incelemesine konu edilen ve aynı dava sebebine dayanan tapu iptali ve tescil davasına ilişkin Dairemizin █████████ Esas sayılı dosyasında, 6292 sayılı Kanun kapsamında hak sahiplerine satılan taşınmazın geri alınmasına ilişkin uyuşmazlık incelenirken davanın hukuki dayanağını oluşturan 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan düzenlemenin Anayasa’ya uygunluğu değerlendirilmiş ve anılan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.
Bu bağlamda Dairemizce Anayasa Mahkemesine yapılan iptal başvurusunda anılan hüküm ile Hazine tarafından yapılan satışların herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın geri alınabilmesine imkân tanınması ve geri alma hâlinde yalnızca satış bedelinin kanuni faiziyle iade edilmesinin öngörülmesinin, mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiği; bunun yanında geri alma işleminin usulüne, kapsamına ve üçüncü kişilere etkilerine ilişkin hususların açık ve öngörülebilir biçimde düzenlenmemiş olmasının, hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri bakımından da Anayasa’ya aykırılık oluşturduğu ifade edilmiştir.
Öte yandan, iptali talep edilen madde içinde yer alan “…hak sahiplerine satılmaması…” ve “…satılanların satış bedeli kanuni faiziyle iade edilir…” ibarelerinin, eldeki uyuşmazlıkta davacı idarenin talebinin hukuki dayanağını oluşturan ve uygulanması gereken kurallara ilişkin olduğu açıktır. Bu itibarla söz konusu ibarelerin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi, uyuşmazlığın çözümü bakımından doğrudan belirleyici nitelik taşımaktadır. Bu çerçevede idarenin kendi idari işlemleri sonucunda kişilere devrettiği taşınmazlar üzerinde doğan mülkiyet hakkını herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın ve taşınmazın gerçek değeri karşılanmaksızın ortadan kaldırabilmesine imkân tanıyan söz konusu düzenlemenin mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeyi zedelediği; bu yönüyle Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi, 13. maddesinde düzenlenen ölçülülük ilkesi ve 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla, 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan “…hak sahiplerine satılmaması…” ve “…satılanların satış bedeli kanuni faiziyle iade edilir…” ibarelerinin iptali istemiyle Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmiştir.
E) Anayasa Mahkemesi İptal Kararı ve Düzenlemenin Normatif Sonuçları
6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan düzenlemeye ilişkin olarak yapılan somut norm denetimi başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının hukuki sonuçlarının ortaya konulması gerekmektedir.
Nitekim Dairemizce yapılan somut norm denetimi başvurusu ile Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesince yapılan başvurunun Anayasa Mahkemesince birleştirilerek incelenmesi sonucunda verilen 10.09.2025 tarihli ve ████████ Esas, ████████ Karar sayılı karar ile 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan “…hak sahiplerine satılmaması…” ve “…satılanların satış bedeli kanuni faiziyle iade edilir…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilerek iptaline karar verilmiştir.
Söz konusu iptal kararı ile, 6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemleri sonucunda taşınmazın idare tarafından geri alınmasına imkân tanıyan düzenlemenin ortadan kaldırıldığı açıktır. Başka bir ifadeyle, anılan hükümde öngörülen ve idareye satış işlemini sonradan ortadan kaldırma imkânı veren geri alma mekanizması anayasal denetim sonucunda hukuk sisteminden çıkarılmıştır. Bu durumda, davacı idarenin talebinin dayanağını oluşturan geri alma yetkisinin normatif temelinin ortadan kalktığı açıktır. Dolayısıyla söz konusu iptal kararı, eldeki uyuşmazlığın çözümüne doğrudan etkili olup davanın hukuki dayanağını ortadan kaldırmaktadır.
F) İptal Kararı Çerçevesinde Mülkiyet Hakkı, Ölçülülük ve Hukuki Güvenlik İlkeleri
Anayasa Mahkemesi kararında, söz konusu düzenlemenin mülkiyet hakkı üzerindeki etkileri ile ölçülülük ve hukuki güvenlik ilkeleri bakımından yapılan değerlendirmelerin, uyuşmazlığın çözümü bakımından belirleyici nitelik taşıdığı görülmektedir.
Anayasa Mahkemesi ilk olarak kararda, Hazine tarafından satışı yapılan ve sonrasında geri almaya konu edilen taşınmazlara ilişkin olarak ilgililerin hak sahipliğine ilişkin hususların, idarenin araştırma ve incelemelerinin sonucunda belirlendiğine vurgu yapmıştır.
Mahkeme ayrıca kurallarda taşınmazın satışının ardından idarece geri alınabilmesine ilişkin olarak herhangi bir süre öngörülmediğine dikkat çekerek kişilerin iyi niyetli olup olmadığı veya hatanın tümüyle idareden kaynaklanıp kaynaklanmadığı gözetilmeksizin geri alma işleminin herhangi bir süreyle sınırlanmamış olmasının, hak sahipliği ve satış işlemi bakımından tümüyle iyi niyetli olan malikin mülkiyet hakkını, mülkten yoksun bırakma biçiminde gerçekleşen müdahaleye her zaman açık hâle getirdiğini belirtmiştir. Kararda ayrıca taşınmazın geri alınmasına ilişkin olarak ödenecek bedelin-satış bedeline işletilecek yasal faizle birlikte ortaya çıkan meblağ olması durumunda-geri almaya ilişkin makul bir sürenin de öngörülmemesi nedeniyle malike orantısız bir külfet yüklenebileceğine, zira taşınmazın satışı ile geri alınması arasında uzun bir zaman diliminin geçmiş olması hâlinde, özellikle de enflasyonist bir ortamda satış bedelinin önemli ölçüde anlamsızlaşmasının söz konusu olabileceğine dikkat çekilmiştir.
Yine satış bedeli ve bu bedele işletilecek kanuni faiz karşılığında taşınmazın geri alınabileceğini düzenleyen kuralların, malikin taşınmazın değerini artırıcı nitelikteki işlemlerinin veya taşınmaz üzerinde inşa ettiği yapıların durumuna ilişkin bir düzenlemenin öngörülmemiş olması da anayasal yönden uygun görülmemiştir.
Kararda son olarak dikkat çekilen husus geri alma usulüne dair belirsizliktir. Bu kapsamda Mahkeme "... kurallar kapsamında, hak sahiplerine satılmaması gerektiği hâlde satılan taşınmazların tekrar kamunun mülkiyetine nasıl geçirileceği ve tespit edilen bedelin hangi sürede ve nasıl ödeneceğine dair bir usul de öngörülmemiştir." tespitlerine yer vermiştir.
Mahkeme nihai olarak, iptal istemine konu kuralın "... taşınmazın satış bedelinin kanuni faiziyle birlikte ödenmesini öngörmek suretiyle hak sahibinin mülkünden uygun bir karşılık ödenmeksizin ve herhangi bir süreyle de sınırlı olmaksızın yoksun bırakılmasına imkân vermekte; esas itibarıyla idarenin işleyişi veya koordinasyon eksikliğinden kaynaklanan hatanın giderilmesine ilişkin külfetin-giderim usulüne ilişkin güvenceler öngörmeksizin-önemli bir kısmına hak sahibinin katlanmasına neden olmaktadır. Bu kapsamda kuralların, ulaşılmak istenen kamu yararı ile mülkiyet hakkına yönelik kişisel yarar arasında bulunması gereken makul dengenin hak sahibi aleyhine bozulmasına neden olduğu açıktır." değerlendirmesinde bulunmuştur.
G) Anayasal İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
Somut olay bakımından değerlendirildiğinde, davalı adına yapılan tescilin doğrudan doğruya idarenin gerçekleştirdiği satış işlemine dayandığı açıktır. Bu tespit karşısında, idarenin kendi işlemi ile oluşturduğu mülkiyet durumunu sonradan ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerinin, Anayasa Mahkemesi kararında ortaya konulan ilkeler çerçevesinde son derece sınırlı yorumlanması gerekmektedir.
İdarenin kendi hatalı işlemlerinin sonuçlarını bireylere yüklemesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacağı gibi mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin anayasal güvencelerle de örtüşmemektedir. Bu bağlamda, taşınmazın satışa konu edilmemesi gerektiği iddiasına dayanılarak, idarenin kendi işlemi ile oluşturduğu mülkiyet durumunun sonradan ortadan kaldırılması yönündeki taleplerin, mülkiyet hakkı ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi zorunludur.
Öte yandan, davacı idarenin talebinin dayanağını oluşturan 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan geri alma yetkisini düzenleyen hükümlerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması karşısında, söz konusu talebin hukuki dayanağının ortadan kalktığı açıktır. Bu durumda, davalı adına idarenin işlemiyle oluşan mülkiyet durumunun, hukuki dayanağı ortadan kalkmış bir düzenlemeye dayanılarak sonradan ortadan kaldırılması mümkün değildir.
Sonuç olarak, idarenin kendi işlemiyle oluşturduğu mülkiyet durumuna yönelen bu tür müdahalelerin, somut olay bakımından mülkiyet hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkeleri ile bağdaşmadığı açıktır.
H) İptal Kararının Uygulanması ve Zaman Bakımından Etkisi
Uyuşmazlığın çözümünde ayrıca hukuk kurallarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin ilkelerin de değerlendirilmesi gerekir. Hukuk düzenindeki genel kabule göre her dava kural olarak açıldığı tarihte yürürlükte bulunan hukuk kurallarına göre karara bağlanır. Bununla birlikte söz konusu ilke mutlak nitelikte değildir.
Bu kapsamda bir kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi hâlinde, Mahkemenin iptal kararının derdest davalarda uygulanması gerekmektedir.
Bunun yanı sıra kanun hükmünün iptaline karar verilmekle birlikte iptal kararının yürürlüğe girmesinin ertelendiği durumlarda iptaline karar verilen kanunun uygulanıp uygulanmayacağı ayrıca irdelenmelidir.
Bu çerçevede Mahkemece verilen iptal kararına konu kanun hükmünün içeriği ile iptal nedenlerinin göz önüne alınması suretiyle bir belirlemede bulunulmalıdır.
Eldeki davada Anayasa Mahkemesi tarafından iptal kararının yürürlüğünün dokuz ay süreyle ertelenmesine karar verilmiştir. Temyiz incelemesinin yapıldığı tarih itibarıyla bu süre henüz dolmamış; ayrıca kanun koyucu tarafından bu süreçte bir düzenleme de yapılmamıştır.
Bununla birlikte anılan Anayasa Mahkemesi kararı, eldeki davanın hukuki dayanağını oluşturan kanun hükmünün Anayasa'ya aykırı olduğunu tespit etmektedir. Bu noktada özellikle belirtilmelidir ki, iptal edilen ibareler yönünden Anayasa’ya aykırılık tespiti iptal kararının verildiği anda kesinlik kazanmakta olup, yürürlüğün ertelenmesine ilişkin süre söz konusu normun Anayasa'ya aykırı olduğu gerçeğini ortandan kaldırmamaktadır. İptal hükmünün yürürlüğünün ertelenmesi Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca yalnızca yasama organına ortaya çıkabilecek hukuki boşluğu giderecek yeni bir düzenleme yapabilmesi amacıyla tanınmış bir süredir. Bu nedenle yürürlüğün ertelenmesi kurumu, iptal edilen normun otomatik olarak uygulanmaya devam edilmesi gerektiği şeklinde yorumlanamaz. Dolayısıyla Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilen bir normun, iptal kararının yürürlüğe girmesinin ertelendiği dönem içinde dahi-iptal kararının gerekçesi de dikkate alınarak-yargı mercilerince uygulanmaması mümkündür.
Bu kapsamda Anayasa Mahkemesinin iptal edilen kanun hükmünün Anayasa'ya aykırı olduğu tespitinde bulunurken ortaya koyduğu gerekçelerden biri de kanunda hak sahiplerine satılmaması gerektiği hâlde satılan taşınmazların tekrar kamunun mülkiyetine nasıl geçirileceği ve tespit edilen bedelin hangi sürede ve nasıl ödeneceğine dair bir usulün öngörülmemesidir. Esasında kanundaki bu belirsizlik Dairemizin iptal başvurusunun da temel gerekçelerinden birisidir.
Dolayısıyla eldeki dava bakımından davanın hukuki dayanağını oluşturan kanun hükmüne ilişkin Anayasa Mahkemesi iptal kararı henüz yürürlüğe girmemiş olsa ve teknik anlamda söz konusu kural halen yürürlükte bulunsa da geri alma usulüne dair Anayasa'ya aykırılık teşkil edecek ölçüde belirsizlikler içerdiğinden davanın bu kanun hükmüne dayanılarak görülmeye devam edilmesinin mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. Bir başka anlatımla davanın hukuki dayanağını teşkil eden kanun hükmü içerik olarak Anayasa'ya aykırı olmanın yanında uygulanma yönünden de hukuk güvenliğini ihlal edecek seviyede belirsizdir. İptale ilişkin Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen 9 aylık süre içinde yeni bir kanuni düzenlemeye gidilip gidilmeyeceği, gidilse bile koşullarının neler olacağı, olası yeni düzenleme karşısında idarenin geri alma hususundaki takdirini kullanıp kullanmayacağını da şimdiden belirlemek mümkün değildir. Bu ölçüde belirsiz bir kanun hükmüne dayanılarak açılan ve eldeki davanın görülmeye devam edilmesi ve/veya bu kuraldan hareketle kabul edilmesi Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gözardı edilmesi sonucunu doğurur.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.02.2023 tarihli ve 2022/9-303 Esas, ███████ Karar sayılı kararında; "...23. Bilindiği üzere Anayasa'nın 153. maddesinin beşinci fıkrasına göre iptal kararları geriye yürümez. İptal kararlarının geriye yürümezliğine ilişkin hükmün temel amacı iptal edilen Kanun'a veya Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükmüne dayanılarak daha önce yapılan işlemlerin geçerliliklerinin korunmasını sağlamaktır. Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 tarihli ve ███████ Esas, ███████ Karar sayılı kararında da iptal kararlarının geriye yürümezliği “Türk Anayasal sisteminde, "Devlete güven" ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” şeklinde açıklanmıştır.
24. Bununla birlikte, bu ilkenin mutlak olarak kabul edilemeyeceği ortadadır. Zira yukarıda da değinildiği üzere somut norm denetiminde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse itiraz yoluna başvuran Mahkeme iptal kararını uygulamak zorunda olup bu durumda iptal kararı geriye yürüyecektir; aksinin kabulü hâlinde ise Mahkemeler açısından itiraz yoluna başvurulmasının bir anlamı olmayacaktır
....
26. Belirtmek gerekir ki, somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almış yargı ve idare kararları saklı kalmak şartıyla geriye yürüdüğünü kabul etmek gerekmektedir. İptal kararlarının geriye yürümemesi “hukuk güvenliğini sağlamak” amacı ile konmuş olduğuna göre, bu ilke yalnızca kesin hüküm hâllerinde ifade eder (Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), 23. Bası, İstanbul 2019, s. 264, 265;).
27. Yapılan bu açıklamalara göre somut norm denetimi yoluyla verilen Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır..." şeklinde ifade edilmiştir.
İptal edilen düzenleme ile idareye tanınan geri alma yetkisinin hangi usul ve esaslar çerçevesinde kullanılacağına ilişkin normatif çerçeveye dair bu açıklamalar gözetildiğinde, söz konusu müdahalenin hangi yöntemle gerçekleştirileceğine dair hukuki belirliliğin bulunmadığı açıktır. Bu durum karşısında, hem maddi hem de usuli dayanağı ortadan kalkmış bir müdahaleye dayanılarak yargı mercilerince karar verilmesi mümkün değildir. Bu çerçevede, iptal edilen ibarelere dayanılarak açılmış veya görülmekte olan davalarda, söz konusu ibarelerin artık hukuki geçerliliğini yitirdiği gözetilmeksizin değerlendirme yapılması mümkün değildir. Bu durumda, davacı idarenin talebinin dayanağını oluşturan hükmün anayasal denetim sonucunda uygulanabilirliğini yitirdiğinin kabulü gerekir. Bu nedenle eldeki davanın somut koşullarında-iptal kararı henüz yürürlüğe girmemiş olsa da-iptal edilen hukuki düzenlemeye dayanılarak hüküm kurulması mümkün değildir. Aksinin kabulü, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ile bağdaşmayacağı gibi, mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin anayasal güvencelerin de ihlali sonucunu doğuracaktır.
Bu sonuç, yalnızca hak sahipliği şartlarının bulunmadığı iddiasına dayanan uyuşmazlıklar bakımından değil, 6292 sayılı Kanun kapsamında satışa konu edilmemesi gereken taşınmazların satıldığı iddiasına dayanan uyuşmazlıklar bakımından da geçerlidir.
I) Kesin Hüküm ve Dava Sebebi Kapsamında Değerlendirme
Bu husus, aynı zamanda eldeki davada verilecek kararın kapsamı ve kesin hüküm etkisi bakımından da değerlendirilmelidir. 6100 sayılı Kanun'un 303. maddesi uyarınca bir kararın kesin hüküm teşkil edebilmesi için tarafların, dava konusunun ve dava sebebinin aynı olması gerekmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre dava sebebi, hukuki sebep olmayıp davacının davasını dayandırdığı maddi vakıalardan ibarettir. Nitekim HGK’nın 2010/1-602 Esas, ████████ Karar sayılı kararında açıkça “dava sebebi, hukuki sebep olmayıp vakıalardır” denilmek suretiyle bu husus ortaya konulmuştur. Bu nedenle öğretide ileri sürülen ve dava sebebinin hukuk kuralını da kapsadığı yönündeki görüşler, yargısal uygulamada benimsenmemektedir.
Bununla birlikte, somut olayın özelliği gereği bu ilkenin mutlak biçimde uygulanması mümkün değildir. Zira eldeki davada uyuşmazlık, belirli bir kanun hükmünün (6292 sayılı Kanun'un 11/4.maddesi) tanıdığı özel dava hakkına dayanmaktadır. Bu nedenle dava sebebi, yalnızca maddi vakıalarla sınırlı olmayıp, davanın açılabilmesini mümkün kılan normatif dayanak ile birlikte değerlendirilmelidir.
Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu kanun hükmünün iptal edilmesiyle birlikte, iptal nedenleri dikkate alındığında davacı Hazinenin bu hükme dayalı olarak dava açma imkânı ortadan kalkmaktadır. Başka bir ifadeyle, Hazinenin anılan maddeye dayanarak dava açma imkânı mevcut hukuki düzenleme itibarıyla artık bulunmamaktadır. Bu durumda Mahkemece verilecek ret kararının, uyuşmazlığın esasına ilişkin bir değerlendirmeden ziyade, davacının dava hakkının bulunmamasına dayandığının kabulü gerekir.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2025 tarihli ve 2024/1-402 Esas, ████████ Karar sayılı kararında da; “...Esasa ilişkin kararlar ise hâkimin uyuşmazlığın esasını inceleyerek verdiği kararlardır (HMK md. 294/1). Yani davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk açısından incelenerek esas bakımından kabul veya reddine ya da kısmen kabul ve kısmen reddine ilişkin kararlardır. Esasa ilişkin nihai karar ile taraflar arasındaki uyuşmazlık (esastan) sona erer ve hüküm kesinleşince (kesin hüküm ortaya çıkınca), artık o uyuşmazlık (dava konusu) hakkında, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak yeni bir dava açılamaz; açılırsa, kesin hükümden dolayı reddedilir (HMK md. 303) (Baki Kuru: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C: 3, s. 3005)...” şeklinde ifade edilmiştir. Bu açıklamalar karşısında, somut olayda olduğu gibi uyuşmazlığın esasına girilmeksizin verilen kararların maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmeyeceğinin kabulü gerekir.
Bu çerçevede, ilerleyen süreçte yasama organı tarafından benzer nitelikte yeni bir kanuni düzenleme yapılması ve davacıya yeniden dava açma yetkisi tanınması hâlinde, taraflar ve konu aynı olsa dahi bu davada verilen ret kararının kesin hüküm teşkil ettiğinden söz edilemez. Zira bu davada uyuşmazlık esastan çözümlenmemiş, yalnızca dava hakkının bulunmaması nedeniyle dava reddedilmiştir. Bu itibarla, normatif dayanağın ortadan kalkması, dava sebebinin hukuki zeminini değiştirmekte; bu nedenle sonraki davanın aynı maddi vakıalara dayanması tek başına dava sebebinin aynı olduğu sonucunu doğurmamaktadır. Bu kapsam, dava sebebinin hak sahipliği şartlarının bulunmaması iddiasına ya da taşınmazın hukuki niteliği itibarıyla satışa konu edilmemesi gerektiği iddiasına dayanmasına bakılmaksızın aynı şekilde değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, dava sebebini oluşturan maddi vakıalar aynı kalsa dahi, bu vakıalara dayalı talep hakkının kanuni dayanağının ortadan kalkması ve sonradan yeniden ihdas edilmesi yeni bir hukuki durum oluşturmakta; bu durum kesin hüküm engelinin uygulanmasına imkân vermemektedir.
İ) Usulî Kazanılmış Hak İlkesinin Uygulanabilirliği:
Öte yandan bozma ilamına uyulmuş olması nedeniyle usulî kazanılmış hak ilkesinin somut olay bakımından uygulanıp uygulanamayacağının da değerlendirilmesi gerekir. Usulî kazanılmış hak, bir davada Mahkemenin veya tarafların yaptığı bir usul işlemi sonucunda taraflardan biri lehine doğan ve daha sonraki yargılama aşamalarında gözetilmesi gereken hukuki durumu ifade eder. Bu ilke, yargılamanın istikrar içinde yürütülmesini sağlamak ve tarafların yargılamaya olan güvenini korumak amacıyla Yargıtay içtihatlarıyla geliştirilmiş temel usul ilkelerinden biridir. Bununla birlikte Yargıtay uygulamasında da vurgulandığı üzere usulî kazanılmış hak ilkesi mutlak nitelikte olmayıp bazı istisnalarının bulunduğu kabul edilmektedir. Bunlar arasında özellikle uygulanması gereken kanun hükmünün sonradan yürürlükten kaldırılması, yeni bir içtihadı birleştirme kararının verilmesi, kamu düzenine ilişkin bir hususun ortaya çıkması veya uygulanması gereken kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi gibi durumlar sayılmaktadır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.11.2025 tarihli ve ███████-735 Esas, ████████ Karar sayılı kararında; “7. Yargısal ve bilimsel içtihatlarda “usulî kazanılmış hak” ya da “usulî müktesep hak” olarak adlandırılan bu ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.02.1988 tarihli ve 1987/2-520 Esas, ███████ Karar sayılı kararında “Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince işlem yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisinin lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli kazanılmış hak denilmektedir...” şeklinde tanımlanmaktadır.
8. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen usuli kazanılmış hak olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (YİBK, 09.05.1960 tarihli ve ███████ Esas, 1960/9 Karar) ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usulî kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usulî kazanılmış hakka göre değil Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilmesi gerekmektedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. VI, s. 6340; ayrıca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 21.01.2004 tarihli ve ███████-44 Esas, ███████ Karar ile 20.12.2017 tarihli 2017/5-2575 Esas, █████████ Karar sayılı kararları).
9. Bu belirtilenlerin dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda da usulî kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, s. 4771 vd.)...”şeklinde ifade edilmiştir.
Bu açıklamalar karşısında, uygulanması gereken kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması hâlinde usulî kazanılmış haktan söz edilemeyeceği açıktır. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları kamu düzenine ilişkin olup Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlamakta; mahkemelerin iptal edilen bir kanun hükmüne dayanarak hüküm kurmaları hukuken mümkün bulunmamaktadır.
Somut olayda, davacı idarenin talebinin dayanağını oluşturan 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesinde yer alan düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olduğu gözetildiğinde, artık bu hükme dayanılarak taraflardan biri lehine usulî kazanılmış hak doğduğunun kabulü mümkün değildir. Bu sonuç, davanın hak sahipliği şartlarının bulunmadığı iddiasına veya taşınmazın satışa konu edilmemesi gerektiği iddiasına dayanmasına göre de değişmez.
Sonuç olarak, somut olayda Anayasa Mahkemesinin iptal kararı usulî kazanılmış hak ilkesinin istisnaları kapsamında olup, bozma ilamına uyulmuş olmasına dayanılarak taraflardan biri lehine usulî kazanılmış hak bulunduğunun kabulü mümkün değildir.
J) Yargılama Giderleri ve Vekâlet Ücretine İlişkin Değerlendirme
Yukarıda açıklanan hukuki değerlendirmeler ışığında uyuşmazlığın esası hakkında varılan sonuç gözetilerek yargılama giderleri ile vekâlet ücretine ilişkin hususların da ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere yargılama giderleri ve vekâlet ücretine ilişkin hükümler 6100 sayılı Kanun’da düzenlenmiş olup kural olarak davada haksız çıkan tarafın yargılama giderlerini karşılaması esastır. Bununla birlikte bazı durumlarda davanın reddedilmiş veya kabul edilmiş olması taraflardan birinin sorumluluğunu gerektirdiği anlamına gelmeyebilir. Özellikle davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan bir kanun hükmüne dayanılarak açılan davalarda söz konusu hükmün daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi hâlinde ortaya çıkan sonucun taraflara izafe edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir.
Somut olayda davacı Hazine davayı açtığı tarihte yürürlükte bulunan 6292 sayılı Kanun’un 11/4. maddesine dayanarak dava açmıştır. Anılan düzenleme dava tarihinde yürürlükte bulunmakta olup davacı idarenin dava açmakta hukuka aykırı bir davranışından söz edilemez. Öte yandan davalı taraf da taşınmazı yürürlükte bulunan mevzuata uygun biçimde satın almış ve tapuda kendi adına tescil edilmesi sonucunda mülkiyet hakkı kazanmıştır. Bu nedenle davalı tarafın da davanın açılmasına sebebiyet verdiği söylenemez.
Bu durumda davanın sonucunun Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararı nedeniyle değişmiş olması taraflardan herhangi birinin davranışına bağlanamaz ve taraflara izafe edilemez. Bu itibarla somut olayda taraflardan birinin klasik anlamda haklı, diğerinin ise haksız olduğundan söz edilmesi de mümkün değildir. Zira ulaşılan sonuç, tarafların yargılama sürecindeki davranışlarından değil, uygulanması gereken kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi suretiyle ortaya çıkan normatif değişiklikten kaynaklanmaktadır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.05.2011 tarihli ve 2011/1-331 Esas, ████████ Karar sayılı kararında da; “...Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesinde ‘Hakim re'sen Türk Kanunları mucibince hüküm verir....’ şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının bu gibi kesin hüküm halini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. İptal kararının Resmi Gazete'de yayınlandığı tarihten sonra, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 76. maddesi uyarınca, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü bulunan Mahkemelerin ve giderek Yargıtay'ın, iptal kararı ile yürürlükten kalkan bir kanun maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkisi bulunmadığından, davanın açıldığı tarihteki mevzuat ve içtihatlara uygun olarak açılan davanın, anılan iptal hükmü nedeniyle reddi halinde, tarafların sorumluluğu bulunmadığından, davada haksız çıkan taraf olarak nitelendirilip vekâlet ücretiyle sorumluluklarına hükmetme olanağının bulunmadığı yönü de gözetilmelidir.
Diğer taraftan, dava devam ederken çıkan kanun nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde haklılık haksızlık söz konusu edilemez. Kanun; eldeki davalara da bu kanun hükmünün uygulanacağını hüküm altına almakla geriye dönük uygulamayı kabul etmiştir. Bu durumlarda dava tarihi itibarıyla ve geriye dönük uygulama nedeniyle davanın açıldığı tarihte hak düşürücü sürenin dolmuş olacağı kabul edildiğinden artık haklılık ve haksızlığın araştırılması söz konusu olamaz.” şeklinde ifade edilmiştir.
Bu içtihat da göstermektedir ki, yargılama sonucunun tarafların davranışlarına değil, sonradan ortaya çıkan normatif değişikliğe dayanması hâlinde, taraflar aleyhine yargılama gideri ve vekâlet ücretine hükmedilmesi mümkün değildir. Bu değerlendirme, davanın hak sahipliği şartlarının bulunmadığı iddiasına veya taşınmazın hukuki niteliği itibarıyla satışa konu edilmemesi gerektiği iddiasına dayanmasına göre değişmez.
Bu nedenle, somut olayda yargılama giderlerinin taraflardan birine yükletilmesini gerektirir bir durum bulunmadığından, taraflar lehine veya aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmemesi ve yapılan yargılama giderlerinin taraflar üzerinde bırakılması gerekir.
K) Sonuç ve Hukuki Değerlendirme
Açıklanan tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde; somut olayda davalı adına yapılan tescilin doğrudan doğruya idarenin gerçekleştirdiği satış işlemine dayandığı ve davalının taşınmaz üzerinde hukuken korunması gereken bir mülkiyet hakkına sahip olduğu tartışmasızdır. Davacı Hazinenin talebinin dayanağını oluşturan kanun hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş bulunması ve idarenin kendi işlemleri sonucunda ortaya çıkan hukuki durumun sonuçlarını bireylere yükleyemeyeceği yönündeki hukuk devleti ilkesi birlikte gözetildiğinde, davalı adına oluşan mülkiyet durumuna hukuki belirlilikten yoksun olan bir kanun hükmüne dayanılarak müdahale edilmesi mümkün değildir.
Öte yandan, 6292 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen satış işlemlerinin idarenin yürüttüğü tespit ve değerlendirme sürecine dayanması, tapu siciline güven ilkesinin korunması gerekliliği ve mülkiyet hakkının Anayasa’nın 35. maddesi ile güvence altına alınmış olması karşısında, ulaşılan sonucun hukuk düzeninin temel ilkeleriyle de uyumlu olduğu açıktır.
Bu sonuç, yalnızca hak sahipliği şartlarına ilişkin uyuşmazlıklarla sınırlı olmayıp, taşınmazın hukuki niteliği itibarıyla satışa konu edilmemesi gerektiği iddiasına dayanan tüm benzer uyuşmazlıklar bakımından da geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile usul ve kanuna aykırı olan İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VII. KARAR
Yukarıda açıklanan nedenlerle; davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin harcın istek halinde temyiz edenlere iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
12.03.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Tamamını görebilmek için üye olmanız gerekli :/ Tamamını görebilmek için üye ol!
Üye olmak için tıkla!