Anahtar kelimeler: Saplanması Oynarken Öğle Demirinin Okuyan Kafasına İlkokulunda Asaleten Olayında Gebze
Danıştay 8. Daire Başkanlığı         █████████ E.  ,  █████████ K.
"İçtihat Metni"

T.C.

D A N I Ş T A Y
SEKİZİNCİ DAİRE
Esas No : █████████
Karar No : █████████
TEMYİZ İSTEMİNDE BULUNANLAR: 1- (DAVACILAR)
..., ... ve
...'a velayeten kendi adlarına asaleten ..., ...
VEKİLİ : Av. ...
2- (DAVALI)
... Bakanlığı
VEKİLİ : Av. ...
İSTEMİN KONUSU :... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... gün ve E:..., K:... sayılı kararının karşılıklı olarak, temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacılar tarafından, Kocaeli ili, Gebze ilçesi, ... İlkokulunda okuyan çocukları ...'ın 05.10.2017 tarihinde öğle arasında sınıfta oynarken, sıra demirinin kafasına saplanması sonucunda yaralanması olayında davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle maddi ve manevi tazminat talebiyle idareye yapılan 18.09.2018 tarihli başvurunun reddedilmesine ilişkin Kocaeli Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğünün... tarih ve... sayılı işlemin iptali ile kazazede ... için 1.000,00-TL maddi (miktar arttırım dilekçesi ile 479.891,76-TL), 500,000,00-TL manevi tazminat, anne ... için 1.000,00-TL maddi, 100,000,00-TL manevi tazminat, baba ... için 1.000,00-TL maddi, 100,000,00-TL manevi tazminat, kardeş ... için 50.000,00-TL manevi tazminat, kardeş ... için 50.000,00-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte taraflarına ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesince verilen... tarih ve E:..., K:... sayılı kararda; okul yönetiminin, nöbetçi öğretmenlerin ve diğer öğretmenlerin teneffüs ve/veya ders sırasında kendilerine emanet edilen öğrencilere herhangi bir zarar gelmesini engellemek görevi ve sorumluluğu bulunmasına rağmen sınıfta sıra demirinin kafasına saplanması sonucunda davacının oluşan zararında, kamu hizmeti sırasında hizmetin kötü işlemesi nedeniyle davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu, davalı idarenin tazmin sorumluluğunu gerektirecek nitelikte hizmet kusurunun bulunduğu sonuç ve kanaatine varıldığından; bilirkişi raporu ile ... için hesaplanan toplam 479.891,76-TL maddi tazminat tutarının, dava dilekçesinde belirtilen 1.000,00.-TL 'lik kısmı için davalı idareye başvurunun yapıldığı 18.09.2018 tarihinden, ıslah yolu ile artırılan 478.981,76-TL'lik kısmı için miktar arttırım dilekçesinin davalı idareye tebliğ (temerrüt) tarihi olan 03.02.2021 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine, davacı anne ve baba için talep edilen toplam 2.000,00-TL maddi tazminat istemlerinin ise bu hususa ilişkin olarak davacılar tarafından maddi zarar kalemlerine ilişkin tevsik edici bilgi ve belgelerin dosyaya sunulamadığı görüldüğünden, davacıların bu talebi yönünden davanın reddine, davacılara olay sebebiyle duydukları ve duyacakları acı ve ızdırabı kısmen de olsa karşılayabilmek amacıyla, olayın meydana geliş şekli, tarihi, kusurun niteliği, oranı ve davacıların sosyal durumu dikkate alınarak, takdiren davacı ... için 50.000,00-TL, anne ... için 25.000,00-TL baba ... için 25.000,00-TL, kardeş ... için 5.000,00-TL, kardeş ... için 5.000,00-TL manevi tazminatın, davalı idareye başvuru tarihi olan 18.09.2018 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesine, davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle maddi ve manevi tazminat talebiyle idareye yapılan 18.09.2018 tarihli başvurunun reddine ilişkin Kocaeli Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğünün... tarih ve ... sayılı işleminin iptali istemi yönünden ise, 2577 sayılı Kanun'un 13. maddesi kapsamında yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin, idari davaya konu olabilecek nitelikte bir işlem olmadığından maddi ve manevi tazminat talebiyle idareye yapılan başvurunun reddine ilişkin işleminin iptali isteminin incelenmeksizin reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: Küçüğün sınıf içerisinde koşarken dengesini kaybedip düştüğü ve bu sırada yaralanmanın meydana geldiği açık olup, idarenin bu zararın oluşumunda doğrudan etkisi bulunmamakla birlikte, öğrencinin okul idaresinin gözetim ve denetiminde bulunduğu süre zarfında meydana gelen olayda davalı idarenin kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca zararı tazmin sorumluluğu bulunduğuna karar verilerek, maddi tazminat istemi yönünden; İdare Mahkemesince hükme esas alınan 29.12.2020 havale tarihli ek bilirkişi raporunda; kaza tarihinde 7 yaşında olan küçüğün 11 yaşından itibaren gelir elde edeceği kanaati ile bu yaştan başlayarak zarar hesabı yapılmış ve mahkemece anılan bu rapor hükme esas alınarak maddi tazminat istemi hakkında karar verilmiş ise de; tazminat hukukunun genel ilkeleri ve yerleşik içtihatlar nazara alındığında küçüğün 18 yaşını bitireceği 2028 yılından itibaren asgari ücret düzeyinde gelir elde edebileceği gözönünde bulundurularak ve mevcut %23,2 maluliyet nazara alınarak maddi tazminatın yeniden belirlenmesi gerektiği, buna göre; bilirkişi raporunda yer alan oranlar ve oluşan maluliyet üzerinden, ilgilinin 18 yaşından itibaren gelir elde edebileceği nazara alınarak yapılan hesaplama neticesinde uğranılan maddi zararın 424.820,55 TL olduğu, söz konusu tutarın davalı idarece davacı küçük ...'a ödenmesi gerektiği, fazlaya dair 55.071,21 TL ve yine ... ve ... tarafından talep edilen 2.000,00 TL maddi tazminat isteminin ise reddi gerektiği, manevi tazminat yönünden ise; meydana gelen kaza neticesinde oluşan zarara karşılık Mahkemece hükmedilen manevi tazminatın; olayın oluş şekli, davacıların yaşadığı acı ve üzüntü, manevi tazminatın amaç ve niteliği dikkate alındığına yeterli ve hakkaniyete uygun olduğu gerekçesiyle davanın bu kısmı yönünden istinaf istemlerinin reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI :
Davalı Milli Eğitim Bakanlığı: Tazminata konu olayda hizmet kusurunun bulunmadığı, olaya müdahale ve sonrasındaki takip noktasında yapılması gerekenlerin eksiksiz bir şekilde yapıldığı, davacıların çocuklarının yaş grubuna giren küçüklerin cezai sorumlulukları bakımından kusur yeteneğine mutlak bir şekilde sahip olmadıkları kabul edilmekle birlikte işledikleri fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğinden ve davranışlarını hukukun gerekleri doğrultusunda yönlendirebilme yeteneğinden mutlak bir şekilde yoksun olduklarının düşünülemeyeceği, dolayısıyla somut olayda da davacıların çocuklarına kusur atfedilmesi gerektiği, diğer taraftan Mahkemece belirlenen tazminat miktarlarının yüksek olduğu ileri sürülmüştür.
Davacılar: Çocuklarının yaşanan olay sebebiyle kafatası ve yüz alın kısmından ağır bir şekilde yaralandığı ve hayati tehlike geçirdiği, uzun bir tedavi sürecinden geçtiği, sağlığı başta olmak üzere eğitim ve öğretim hayatı ile gelecekteki sosyal ve özel hayatının olumsuz etkilendiği, gelecek yaşamındaki başta evliliği ve meslek seçimi olmak üzere birçok yönden olay sebebiyle etkileneceği, hayatının tüm evrelerinde yaşamış olduğu bu tramvayı unutamayacağı, arkadaşlık ilişkilerinde yüzündeki sabit iz nedeniyle her zaman arka planda olacak olması ve seçeceği mesleklerin de yüzündeki iz sebebiyle kısıtlanacağı göz önüne alındığında, Mahkemece belirlenen tazminat tutarlarının yetersiz olduğu, maddi tazminat tutarının eksik belirlendiği, hükmedilen maddi ve manevi tazminat tutarlarına olay tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiği belirtilerek, istinaf kararının aleyhlerine olan kısımlarının bozulması gerektiği ileri sürülmüştür.
KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI : Davacılar tarafından savunma verilmemiş olup, davalı idare tarafından davacıların temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ ...'NUN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Sekizinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE:
MADDİ OLAY :
Kocaeli ili, Gebze ilçesi, ... İlkokulunda okuyan davacıların çocukları ... 05.10.2017 tarihinde öğle arasında sınıf içerisinde koşarken dengesini kaybetmesi sonucunda, sıralarda çanta asmak için kullanılan kanca şeklindeki demirin kafasına saplanması suretiyle kafatası ve yüz alın kısmından yaralanmıştır.
Yaşanan olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek maddi ve manevi tazminat istemiyle davalı idareye başvuruda bulunulmuştur. Başvurunun reddi üzerine davacılar tarafından maddi ve manevi tazminat istemiyle bakılmakta olan dava açılmıştır.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasamızın "Yargı yolu" başlıklı 125. maddesinin 7. fıkrasında; "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." hükmüne yer verilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde ise tam yargı davaları, idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun █████/1989 tarih ve █████ sayılı kararıyla kabul edilen ve ülkemiz tarafından █████/1990 tarihinde imzalanan, onaylanmasına ilişkin ...tarih ve ... sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile resmi Türkçe çevirisi de █████/1995 tarih ve 22184 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 4 Mayıs 1995 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 1. maddesinde; "Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.", 3. maddesinde; "1.Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir. 2. Taraf Devletler, çocuğun ana–babasının, vasilerinin ya da kendisinden hukuken sorumlu olan diğer kişilerin hak ve ödevlerini de gözönünde tutarak, esenliği için gerekli bakım ve korumayı sağlamayı üstlenirler ve bu amaçla tüm uygun yasal ve idari önlemleri alırlar. 3. Taraf Devletler, çocukların bakımı veya korunmasından sorumlu kurumların, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, sağlık, personel sayısı ve uygunluğu ve yönetimin yeterliliği açısından, yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarını taahhüt ederler." düzenlemesi bulunmaktadır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 2. maddesinde; "Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; ilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.
" hükmü, 56. maddesinde; "Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur." kuralı yer almaktadır.
6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun "Bedensel zarar" başlıklı 54. maddesinde, bedensel zararların; tedavi giderleri, kazanç kaybı, çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar olduğu; "Belirlenmesi" başlıklı 55. maddesinin 1. fıkrasında, destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararların, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağı, kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemelerin, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemeyeceği; zarar veya tazminattan indirilemeyeceği, hesaplanan tazminatın, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamayacağı veya azaltılamayacağı, bu Kanun hükümlerinin, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde ise, "Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir." kuralına yer verilmiştir.
Bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuz olup, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporun içeriğinin hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 282. maddesinde; "Hakim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir." hükmü yer aldığından; sunulan bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek yeterlikte olmaması veya taraflarca yapılan itirazları karşılamaması halinde bilirkişilerden ek rapor istenilebileceği veya yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılabileceği gibi verilen rapor dikkate alınmadan uyuşmazlığın çözümüne engel bir düzenlemenin bulunmadığı açıktır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Kararın sorumluluk yönünden incelenmesi:
İdare, kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup, idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri uyarınca tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin sorumluluğuna ilişkin kusursuz sorumluluk ilkesi, kusurlu yürütülen bir kamu hizmeti bulunmasa dahi ortaya çıkan özel ve olağan dışı zarar ile idarenin faaliyeti arasında neden sonuç ilişkisi (illiyet bağı) bulunması, diğer bir ifade ile zararın yürütülen kamu hizmetinin neden ve etkisi ile ortaya çıkması halinde söz konusu zarardan idarenin sorumlu tutulmasını öngörmektedir.
Hakkaniyet, nesafet, kamu külfetleri karşısında eşitlik, idareye güven, fırsat ve imkan eşitliği ilkeleriyle açıklanan kusursuz sorumluluk ilkesi hukuk devletinde vatandaşların idari işlem ve eylemler nedeniyle uğradıkları zararların tazmini bakımından kusura dayalı sorumluluk ilkesinin yeterli güvenceyi sağlamaması nedeniyle yargısal içtihatlarla geliştirilmiş ve bu ilke gereğince zarara sebep olma hali sorumluluk için gerekli ve yeterli görülmüştür. Dolayısıyla kusursuz sorumlulukta idari faaliyet ile uğranılan zarar arasında illiyet bağının kanıtlanması yeterlidir.
Kusursuz sorumluluk, genellikle risk ilkesi ve fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Risk ilkesi, idarenin yürüttüğü bazı faaliyetlerin, kullandığı eşyaların veya uyguladığı yöntemlerin bünyesinde yer alan riskin idarenin kusuru olmaksızın ortaya çıkması nedeniyle bireylerin uğramış olduğu zararın idarece karşılanmasını öngörür. Bu ilke uygulanırken kamusal faaliyetin, eşyanın ya da yöntemin bünyesinde barındırdığı riskin gerçekleşme olasılığının bireylerin öznel niteliklerine göre farklılaşacağı açıktır. Bazen yetişkin bireyler için risk barındırmayan bir kamusal faaliyet çocuklar için risk taşıyabilir ya da bir meslek erbabı için olağan ve sıradan sayılan kimi işlemler bu meslek dışında olanlar için tehlike barındırabilir. Bu nedenle risk ilkesinin somut olaylara uygulanmasında bir taraftan faaliyete, eşyaya ve yönteme öte yandan bu alandan etkilenen bireyin öznel durumuna bakmak gerekir.
Fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesinin temelinde ise, idarenin toplum yararına yürütmüş olduğu bayındırlık hizmetleri gibi bir faaliyet nedeniyle yine toplumdan bazı kişilerin uğramış olduğu özel ve olağan dışı zararların topluma paylaştırılması düşüncesi yatmaktadır. Bu ilke uygulanırken yürütülen kamu hizmetinin bünyesinde risk taşıması yani riskli kamusal faaliyet olarak nitelendirilmesi ön koşul olarak görülmez.
İlk ve orta dereceli okullarda okuyan küçüklerin eğitim hizmetinin yürütülmesi sırasında idareye doğrudan atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı halde gerek küçüğün kendi dikkatsizliği, gerek diğer öğrencilerin bilinçsiz ve çocukça davranmaları veyahut nedeni açıklanamayacak şekilde gördükleri zararlar bakımından hizmet kusuru ilkesinin uygulanması mümkün olmadığı gibi bünyesinde risk taşıyan kamusal faaliyet olmaması ve kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesinin uygulanmasına imkan verecek kamu hizmeti veya yatırım mahiyetinde bulunmaması nedeniyle bu alanda yeni bir yaklaşımın ortaya konulması zorunlu hale gelmiştir.
İlköğretim çağındaki çocuklar ebeveynleri tarafından okula bırakıldıklarında çocuk üzerindeki gözetim ve denetim yükümlülüğü ile çocuğun güvenliği ve eğitim hizmetinin güven içinde yürütülmesi yükümlülüğü ebeveynden okul idaresine geçmektedir. Diğer bir ifadeyle çocuk, kamu idaresine nesnel bir şekilde emanet bırakılmış olmaktadır. Çocuğun emanet edildiği zaman dilimi içerisinde göreceği zararlar, eğer hizmetin kusurlu işletilmesi sonucu meydana gelmemiş ise artık bir kusursuz sorumluluk ilkesi olarak emanet (güven) sorumluluğunu gündeme getirecek ve bu ilkeye göre tazminata hükmedilecektir. Bununla birlikte her somut olaya ve olayın meydana geliş şekline göre ebeveynlerin çocuğun himayesi, bakımı ve gözetimi, okula devamı gibi konulardaki yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda “müterafik kusur” değerlendirmesi yapılabileceği de tabidir.
Emanet kelimesi “Güvenmek, korku ve endişeden uzak olmak, güvenilir bir kimseye koruması için geçici olarak verilen şey” anlamına gelmektedir. Türk Dil Kurumu’na göre “emanet” kelimesinin sözlük anlamı ise; “birine, geri alınmak üzere, geçici olarak bırakılan, teslim alan kişice korunması gereken eşya, kimse vb.” olarak tanımlanmıştır.
Emanet sorumluluğu, emanet alan tarafın emanet aldığı şeyi veya kimseyi, bizzat emanetin veya emanet sahibinin çıkarını en iyi şekilde koruyacak şekilde hareket etmekle yükümlü olmasını anlatır. Emanet görevi, emanet alan kişinin yasal olarak gerekli olandan daha fazla bir etik standarda göre hareket etmesini gerektirir. Bu, koşullar ne olursa olsun, ahlaki olarak doğru olanı yapma zorunluluğudur. Özünde, emanet sorumluluğu kendisine güvenilerek emanet bırakılan kişilerin emanet aldıklarının çıkarlarını kendi kişisel çıkarlarının üstünde görmesidir. Öğrenci velisi öğrenciyi okula bırakmakla okul idaresinin eğitim ve öğretim görevini yerine getirirken küçüğün güven içinde olmasını umar ve bekler. Böylece küçük bir zarar görürse idare, kusurunun bulunmadığını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Zira okulda geçirilen zaman boyunca okul görevlileri veliler gibi davranmak, velilerin yaptığı gibi çocukların (güvenlik gibi) ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar.
Uyuşmazlıkta, tazminat istemine konu olan olaya ilişkin olarak hizmet kusurunun bulunmadığı ve olayda müterafik kusurdan söz edilemeyeceği anlaşılmış olup; velisi tarafından, eğitim öğretim hizmetinin yürütülmesi için, öğrencinin okul idaresinin gözetim ve denetimine bırakıldığı, okul idaresine güven duyarak okula emanet edildiği ve bu güvenin korunmasının da hukuk devletinin gereği olduğu açıktır.
Bu durumda, okulda öğrencinin güvenliğinin idare tarafından sağlanması gerektiği, tazminata konu olay sebebiyle meydana gelen zararlardan idarenin kusursuz sorumluluk hali kapsamında emanet sorumluluğu ilkesi uyarınca sorumlu tutularak zararın tazmin edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Temyize konu kararın, maddi tazminata ilişkin kısmı yönünden yapılan inceleme;
Tazminata konu olay nedeniyle yaralanan davacıların çocukları olay tarihinde 7 yaşındadır. Yaralanma olayının █████/2017 tarihinde gerçekleştiği, davacı küçüğün olay tarihinde ilkokul öğrencisi olduğu ve sigortalı herhangi bir işte çalışmadığı, hukuken çalışabilecek durumda olmadığı dikkate alındığında, davacıların çocuklarının, çalışma gücü kaybı oranının olay tarihinde yürürlükte bulunan █████/2013 tarih ve 28603 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik uyarınca belirlenmesi gerekirken, davacı küçüğün çalışma gücü kaybı oranının █████/2008 tarih ve 27021 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği'nin E cetveline göre maluliyet oranının belirlendiği görülmektedir.
Bu durumda, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Ana Bilim Dalından alınan █████/2020 tarih ve ████████ sayılı iş gücü kaybının belirlenmesine ilişkin raporun, yanlış mevzuatın esas alınarak maluliyet oranının hatalı belirlenmesi sebebiyle hükme esas alınabilecek nitelikte olmadığından, dava konusu olay nedeniyle davacıların çocuklarında meydana gelen maluliyet oranının █████/2013 tarih ve 28603 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik esas alınması suretiyle yeniden belirlenmesi gerekmektedir.
Bu itibarla, Mahkemece, davacının uğradığı zarara karşılık ödenecek tazminatın tespiti amacıyla, aşağıda belirtilen açıklamalar doğrultusunda yeniden alınacak bilirkişi raporunda hiç bir tereddüte mahal bırakmayacak şekilde belirlenecek maluliyet oranı doğrultusunda maddi tazminat hesabına ilişkin de ek hesap bilirkişisi raporu düzenlenmesi maksadıyla yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerekmektedir.
1- Geçici iş göremezlik tazminatı yönünden;
Geçici iş göremezlik tazminatı, çalışma gücünün kullanılamaması nedeniyle çalışma gücünün %100 oranında kaybedildiğinin kabul edildiği "tedavi ve iyileşme süresi" ile sınırlı bir tazminat olup, bu süreçte olay öncesinde çalışılan kişinin işe devam edememesinden dolayı uğradığı kazanç kaybının giderilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda, olay/zarar tarihinde gelir getirici bir işte çalışmayan kişinin kazanç kaybı söz konusu olmayacağından geçici iş göremezlik zararı da doğmayacaktır.
2- Sürekli/kalıcı "çalışma gücü kaybı" ile "efor (güç) kaybı" tazminatı yönünden;
Çalışma gücü, zarar görenin iş gücünün, yani beden ve fikir gücünün, gelir getirici şekilde kullanılması demektir. Burada asıl önem arz eden, kazanç kaybı veya azalması değil, kazanma gücünün kaybı veya azalmasıdır. Bu kayıp ve azalmadan doğan olumsuz ekonomik sonuçlar zararı oluşturmaktadır (Eren, Fikret, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, B. 9, İstanbul 2006, s. 713).
Bu aşamada, Türk Borçlar Kanunu'nun 54. maddesinde bedensel zarar kalemlerinden biri olarak sayılan "çalışma gücü kaybı" ile yargısal içtihatlarla geliştirilen, benimsenen ve uygulanan çalışma gücü kaybının özel bir türü olan "efor (güç) kaybı" kavramları arasındaki farkı da ortaya koymak gerekmektedir. İki kavram arasındaki ayrımı netleştirmek için, efor kaybı tazminatının çıkış sebebine bakmakta fayda bulunmaktadır.
Buna göre, gelir getirici bir işte çalışma gücünden kısmen veya tamamen kalıcı olarak yoksun kalan kişilere çalışma gücü kaybı tazminatı ödenmesi gerektiği noktasında bir duraksama bulunmamaktadır. Ancak maddi bir zarar kalemi olan çalışma gücü kaybının, yalnızca "mal varlığında bir azalma ya da artış olanağından yoksun kalma" şartıyla tazmin edileceği anlayışının benimsenmesi sonucu kalıcı sakatlığa maruz kalmış olmalarına rağmen ev hanımları, emekliler, işsizler, yaşlılar ve 0-18 yaş arası küçüklerin, gelir getirici bir işte çalışmamalarına bağlı olarak mal varlığı zararına uğramadıkları gerekçesiyle bedensel zararları tazmin edilmemiştir. Oysa bu kişilerin, kalıcı sakatlık nedeniyle -mal varlığı zararı oluşmamış olsa dahi- günlük yaşamsal faaliyetlerini (yeme, içme, alışveriş yapma, tuvalet vb. zaruri ve yaşamsal ihtiyaçlarını giderme yönünden) eskisine ve emsallerine nazaran daha zor, bir başka ifadeyle daha fazla efor (güç) harcayarak yerine getirdikleri hayatın olağan akışına uygun bir gerçektir. Yine, kalıcı çalışma gücü kaybına uğrayan kişinin, gelir getirici bir işte çalışmaya devam etmesi ve gelirinde herhangi bir azalma olmaması halinde de, kişinin mevcut işini yapabilmesi için zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere/emsallerine göre bedensel güç kaybı oranında fazladan efor sarf etmek zorunda kalmasına rağmen, kişi, sırf mal varlığında -gelirinde- bir azalma olmaması nedeniyle çalışma gücü kaybı tazminatına müstehak kabul edilmemiştir. Aktarılan her iki durumda da, kalıcı sakatlığa uğrayan bu kişilerin, klasik anlamda bir "mal varlığı zararı" doğmamış olsa bile beden bütünlüğünün ihlalinden kaynaklanan "beden varlığı zararı"na uğramış olmaları gerçeği görmezden gelinerek, çalışma gücü kaybı tazminatı ödenmemiş, bu durum bir yandan bedensel olarak zarara uğrayan kişinin zararın sonuçlarına bizzat katlanmasına (zararın kişinin üzerinde bırakılmasına), diğer yandan bedensel zararın doğmasına neden olan taraftan zararın tazmin edilememesine, dolayısıyla hakkaniyete aykırı bir sonuca yol açmıştır.
İşte bu noktada ortaya çıkan "efor (güç) kaybı" kavramı, kalıcı iş gücü kaybına uğrayan kişinin, gelir getirici bir işte çalışmaya devam etmesine ve gelirinde herhangi bir azalma olmamasına rağmen mevcut işini yapabilmesi için zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere göre, bedensel güç kaybı oranında fazladan efor sarf etmek zorunda kalmasından veya kişinin gelir getirici bir işte çalışmamakla birlikte günlük yaşamını emsallerine göre daha fazla efor sarf ederek sürdürmesinden kaynaklanan zarar olarak tanımlanmış ve zararı, bir anlamda, bu "fazladan sarf edilen gücün" oluşturduğu anlayışı benimsenmiştir. Diğer bir anlatımla, kişinin mevcut zararını bizzat kendisinin "daha fazla güç" harcayarak gidermiş olması nedeniyle zarar verenin tazmin sorumluluğuna gidilmiştir.
Bu bağlamda, çalışma gücü kaybı, efor kaybını da içeren bir bedensel zarar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, efor kaybı, sürekli çalışma gücü kaybının özel ve istisnai bir görünümü olup, aynen çalışma gücü kaybı gibi maddi ve bedensel bir zarar kalemidir.
Özetlemek gerekirse, terminolojik olarak “efor kaybı” kavramı, sürekli kısmi iş göremezlik kaybına uğramış olup da,
a) gelir getirici bir işte çalışmayan (çalışma hayatına dahil bulunmayan) ev hanımları, emekliler, yaşlılar, işsizler ve 0-18 yaş arası küçükler ile
b) gelir getirici işte çalışmaya devam etmesine ve gelirinde bir azalma olmamasına rağmen mevcut işini eskiye ve emsallerine nazaran daha fazla güç sarf ederek yerine getirebilen kişiler ile sınırlı olarak kullanılmaktadır. (Esasen, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun E:███████-142, K:█████████ sayılı kararı da aynı yönde olup adli yargı uygulaması da bu şekildedir.)
Yukarıda belirtilen kişiler dışında, sürekli kısmi sakatlığa maruz kalanların uğradıkları bedensel zararın “çalışma gücü kaybı” adı altında tazmini gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, (kişinin gelir getirici bir işte çalışmamasına bağlı olarak bir gelirinin olmaması veya kişinin çalışmasına rağmen gelirinde bir azalma olmaması nedenleriyle) çalışma gücü kaybı tazminatı verilemeyen kişiler bakımından “efor kaybı" kavramı kullanılmaktadır.
Örneğin, çalışan ve fakat kusurlu bir idari eylem sonucu kalıcı sakatlığa uğrayan ve bu sebeple çalışamayacak hale gelen kişiye, (taleple bağlı olarak) aktif dönemi bakımından sakatlığı oranında çalışma gücü kaybı tazminatı ile ayrıca bakıma muhtaç olması halinde bakıcı gideri ödenmesi, ancak efor kaybı tazminatı verilmemesi gerekmektedir. Zira, her iki kavram da (çalışma gücü ve efor) çalışma gücü kaybı zararına ilişkin bulunduğundan, aynı olayda ve aynı dönemde hem çalışma gücü kaybı hem de efor kaybı tazminatına hükmedilmesi mümkün bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, çalışma gücü kaybı tazminatı ödenebilecek hallerde kişiye ayrıca efor kaybı tazminatı verilememektedir.
İki bedensel zarar kalemindeki (çalışma gücü ve efor) bir başka fark ise, Dairemiz içtihatlarıyla geliştirilen, bu zararlar karşılığında ödenecek tazminatın hesaplanmasına esas tutarın belirlenmesi konusudur. Çalışma gücü kaybı tazminatı, kişinin aktif dönemdeki bedensel gücünü gelir getirici bir işte kısmen veya tamamen kullanamaması, dolayısıyla mal varlığında bedensel güç kaybı oranında azalma olması karşılığında ödendiğinden, beden gücü kaybının maddi/parasal karşılığı olan kalıcı sakatlık oranındaki "gerçek gelir" üzerinden (gerçek gelir x kalıcı sakatlık oranı formulü ile) hesaplanmaktadır. Efor kaybı tazminatı ise, gelir getirici bir işte çalışmayan ev hanımları, emekliler, yaşlılar, işsizler ve 0-18 yaş arası küçüklerin günlük yaşamsal faaliyetlerini emsallerine nazaran daha fazla güç sarf ederek yerine getirmeleri karşılığında ödendiğinden, bu faaliyetlerin maddi karşılığı olan, objektif ve eşit bir tutar niteliğindeki "net asgari ücret (AGİ hariç)" üzerinden, yine kalıcı sakatlık oranında hesap edilmektedir. Öte yandan, gelir getirici işte çalışmaya devam etmek ve gelirinde bir azalma olmamakla birlikte mevcut işini eskiye ve emsallerine nazaran daha fazla güç sarf ederek yapan kişilerin, bu fazladan sarf ettiği eforun maddi karşılığı olarak da kalıcı sakatlık oranındaki "net asgari ücret (AGİ dahil)" esas alınmaktadır. Bu halde, kişinin beden gücü kaybı oranında daha fazla güç sarf etmesi sayesinde çalışmaya devam etmesine, başka bir anlatımla fazladan sarf ettiği efor sayesinde gelir kaybına uğramamasına rağmen gerçek geliri üzerinden hesaplama yapılmamasının nedeni, aynı orandaki kalıcı sakatlık sonucu aynı veya benzer işleri yapan kişilerin alacağı efor kaybı tazminatının, gelirleri arasındaki fark nedeniyle farklılaşmasını önlemek, benzer durumda bulunanların, alacakları tazminat miktarı yönünden aynı hukuki sonuçlara muhatap olmalarını sağlamaktır. Yine, kalıcı sakatlık oranları aynı olmasına karşın, işinin niteliği gereği daha fazla efor sarf ederek çalışan kişinin gelirinin, iş ve çalışma koşulları gereği daha az efor sarf ederek çalışan kişiye nazaran düşük olması halinde oluşan hakkaniyete aykırı durumun bertarafı da amaçlanmaktadır.
a) Sürekli/kalıcı çalışma gücü kaybı yönünden;
Sürekli/kalıcı çalışma gücü kaybı (sürekli iş göremezlik) tazminatı, tedavi ve iyileşme (geçici iş göremezlik) sürecinin tamamlanmasını müteakip kişide tedavi ile geçmeyen, bir başka ifadeyle yaşamı süresince kalıcı ve sürekli hale gelen çalışma gücü kaybının tazminini amaçlamaktadır. Dolayısıyla sürekli çalışma gücü kaybı tazminatının başlangıç tarihi, geçici iş göremezlik süresinin sona erdiği tarihtir.
Uyuşmazlıkta, davacı küçüğün kalıcı çalışma gücü kaybı zararını, 18 yaşını ikmal ettiği tarihten 5510 sayılı Kanun'a göre içtihadi emeklilik yaşı olarak belirlenen 60 yaşını ikmal ettiği tarihe kadar geçen aktif dönem boyunca beden gücünde meydana gelen azalma oluşturmaktadır.
Bu itibarla, davacı küçüğün aktif dönemdeki çalışma gücü kaybı tazminatı, (davacı küçüğün gelecekteki gerçek geliri tespit edilemeyeceğinden asgari ücret esas alınmak suretiyle) davacı küçüğün kalıcı sakatlık oranı ile asgari geçim indirimi (AGİ) dahil net asgari ücretin (2022 yılına kadar AGİ dahil, 2022 yılından sonra AGİ hariç olmak üzere) çarpımı sonucu hesaplanmalı, gelecek yılların asgari ücretleri, bilirkişi raporunun düzenlendiği tarihte bilinen net asgari ücret miktarı her yıl %10 artırılarak ve %10 iskontoya (progresif rant yöntemine) tabi tutularak belirlenmeli ve bu şekilde hesaplanan toplam zarar miktarı tutarının tazminata hükmedilmelidir.
b) Efor (güç) kaybı yönünden;
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, kural olarak, 18 yaşından küçükken kalıcı sakatlığa uğrayan kişinin, gelir getirici herhangi bir faaliyette bulunmadığı olay/zarar tarihi ile 18 yaş arası dönemde ve 5510 sayılı Kanun'a göre içtihadi emeklilik yaşı olarak belirlenen 60 yaşını ikmal ettiği tarihten TRH 2010 Ulusal Mortalite Tablosuna göre belirlenen muhtemel yaşam süresinin sonuna kadar geçen pasif dönemde efor kaybı zararı doğmaktadır. Bu çerçevede kişinin efor kaybı tazminatının,
- olay/zarar tarihinden 18 yaşını ikmal ettiği tarihe kadar olan dönem için -bir çalışmanın karşılığı olmaması/günlük yaşamsal faaliyetlerin karşılığı olması nedeniyle- AGİ hariç net asgari ücrete sakatlık oranının uygulanması,
- 5510 sayılı Kanun'a göre içtihadi emeklilik yaşı olarak belirlenen 60 yaşını ikmal ettiği tarihten TRH 2010 Ulusal Mortalite Tablosuna göre belirlenen muhtemel yaşam süresinin sonuna kadar geçen pasif dönem için de -yine bir çalışmanın karşılığı olmaması/günlük yaşamsal faaliyetlerin karşılığı olması nedeniyle- AGİ hariç net asgari ücrete sakatlık oranının uygulanması, suretiyle hesaplanması gerekmektedir.
Bu durumda Mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda davacı küçük için öncelikle yeniden alınacak maluliyet bilirkişi raporunda maluliyet oranının belirlenmesi üzerine maddi zararının alınacak ek hesap bilirkişi raporuyla hesaplanması neticesinde maddi tazminat istemi hakkında yeniden bir karar verilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, davacıların maddi tazminat istemlerinin yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesini teminen kararın maddi tazminata ilişkin kısmının tümüyle bozulması uygun görülmüştür.
Temyize konu kararın, manevi tazminata ilişkin kısmı yönünden yapılan inceleme;
Dava konusu olayda davalı idarenin yukarıda belirtilen kusursuz sorumluluğundan kaynaklı uğranılan manevi zararın, davacı küçüğün yeniden saptanacak maluliyet durumu da dikkate alınarak olayın meydana geliş şekli, idarenin sorumluluk sebebi gözetilerek hakkaniyetli, manevi tatmin sağlayacak, makul bir tutarın ödenmesine karar verilmek suretiyle giderilmesi gerekmekte olup bu haliyle manevi tazminatın amaç ve niteliği dikkate alındığında, manevi tazminat miktarının Mahkemece yeniden belirlenmesi gerektiğinden kararın manevi tazminata ilişkin kısmının da bozulması gerektiği sonucuna varılmıştır.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. 2577 sayılı Kanun'un 49. maddesine uygun bulunan temyiz istemlerinin kabulüne,
2. ... Bölge İdare Mahkemesi ...İdari Dava Dairesinin ...gün ve E:..., K:... sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın yukarıda belirtilen Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesine gönderilmesine,
4. Kesin olarak █████/2025 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Tamamını görebilmek için üye olmanız gerekli :/ Tamamını görebilmek için üye ol!
Üye olmak için tıkla!